16

4577 Words
İkinci katın koridorunda misafirlerin kullanacağı bir tuvalet vardı. Minik alanine içine bir klozet, lavabo ve sürgü kapılı bir küvet yerleştirilmişti. Süpürge sesi kesildiğinde beynine henüz kan gitmeye başlayan Asya tutmayan dizlerine rağmen masanın kenarından destek alarak ayaklandı. Gözyaşlarını uzun saçlarını yüzüne getirerek sakladı. Her şeye rağmen bir dedikoduya izin veremezdi. Başka hiçbir şey düşünemeden üst kata adeta tıslaya tıslaya tırmandı. Banyoya girdi ve küveti açtı. Sıcak su dolarken o da üzerini çıkardı. Küvet henüz silme bir doluluktayken içine oturdu. Ellerini alt bacaklarına doladı. Başını dizlerine yaslamadan tekrar hıçkırıklara boğuldu. Aklında tek soru vardı. Şimdi ne yapacaktı? Kimi kime şikayet edecekti? Kayınbabası olacak adama mı saldıracaktı? Cezasını çekmişti. Gerçi son yıllarını da cezaevinde geçirmemek için bir tanıdık ayarlayıp hapisten çıkmayı başarmıştı ama neticede içeride yatmıştı. Onun kaybolan beş yılı, yüz tane can ile eşdeğer miydi? Ailesini getirdi gözleri önüne. Annesinin esmer teni, gamzeli yanakları, gülen yüzü... Babasının siyah bakışları, sert mizacına rağmen yumuşak kalbi... Kardeşinin yeni yeni keşfettiği yaramaz davranışlar... Ağladı. Daha da çok ağladı. Sanki her gözyaşında bir anısı gizliydi. Ve onlar yanağına değdikçe aklına biniyorlardı. Kendininki üç kişilik kayıptı. Geriye kalan dokuz yüz doksan yedi kişinin hesabı ne olacaktı? Anne, baba ve kardeşinin canlarının beş yıllık rahat bir hapis hayatıyla karşılaştırma yapamazdı. Açıkçası, Süleyman Gündoğan ölse bile tüm kini soğumazdı. Timuçin... Zorlanan sesle, "Ah, Timuçin..." dedi. Babası her konuda suçun tahsisini yapan bir adamdı. Peki Timuçin kimdi? Gecelere akan bir Playboy'dan fazlası mı vardı yani onda? Belki öldürmüştü babası gibi o da. Acımamıştı insanlara. Zehirlemişti çocukları. Minik bedenlere kahpe kurşunların girmesine neden olmuştu. Birçok insanın gelecek umuduyla çıktığı yolda kamyon arkalarında nefessizlikten ölmesine neden olmuştu! "Aman-aman Allah'ım! Ben-ben ne yapacağım!" Başını duvara yasladı. Küvete akan suyu ve kahırla akan yaşlarının sesini dinledi... Genç adam, şirkette babasını atlatıp arabasına bindiği gibi evin yolunu tuttu. Dün gece duyduklarıyla neye uğradığını şaşırmıştı. Asya'nın ailesi depremde ölmüştü ve babasının olayla ilgisini o anda merak etmişti. Bu bilgiden sonra kadınla sohbet etmesi hayli güçleşmişti. Asya onun uykusunun geldiğini düşünerek ikisinin de yatması gerektiğini söylemişti. Anında kabul etti ve odasına gider gitmez adamlarından birini aradı. Söylenecek tek şey vardı ve Timuçin'de onu dile getirdi. "Asya Doğan'ın her şeyini bul! Ama her şeyini!" Ve bekledi. Korku damarlarında dolaşıyordu. Babası, sevdiği kadının katili olamazdı. Olmamalıydı! Her şeyi söylerdi de bunu açıklayamazdı. Ben O adamın oğluyum diyemezdi. Seni yarım bırakan, çocukluğunun ve gençliğinin sallantıda geçmesine neden olan; geleceğini meçhul duruma sokan O adamın oğluyum... Nefesi daraldı. Üzerindeki tişörtün yakasını çekiştirdi. Üçüncü kez eli boğazına gidince tişörtü çıkarıp bir köşeye fırlattı. Açık olan pencereler yetmiyordu. Balkona çıktı ve bir sigara yaktı. Çektiği bir fırtı üflemeden sigarayı ağzına sokuyordu. Ölecekti. Meraktan ve Asya'yı bir daha hayatında görememe ihtimalinden geberecekti! Yarım saat içinde telefonu çaldı. Ve Timuçin duydukları karşısında sandalyeye çöktü. Tek cümle... Hayatını bitiren, onu mahveden, o denli ilk kez vicdan azabıyla yakan tek cümle... "Asya Hanım'ın depremde yıkılan evin sahibi babanız efendim..." Sabaha kadar gözünü kırpmadı. Çaresizlik soluk borusundan içeriye girmiş, adeta orasını yakmıştı. Durduğu yerde sabitçe kalamıyor, attığı her adım, döndüğü her yan, başını her eğişi rahatlatacakmış gibiydi. Ama beklediği gibi olmadı. Tasa denen olgu, tüm gece santim santim onu yedi. Ve önce yüreğinden başladı. Asya'nın bulunduğu köşeden... Eve girdiğinde hizmetçilere sormadan direkt olarak salona baktı. Kadınını göremeyince tüm evi tek bir isimle aradı. "Asya?" Onu bulamayınca telaşlanarak mutfağa indi. Aşçılardan birine, "Asya Hanım nerede?" diye sordu. Henüz on altı yaşındaki aşçının kızıl saçlı ve çilli kızı utanarak, "Üst kattaki misafir banyosunda görmüştüm." Dedi. Tek bir an bile beklemeden koşturdu. Üçer beşer merdivenleri çıktı. Nefesini tutarak ilerlemesi bedenini zorladı. Neyse ki birkaç merdivenden kazasız kurtuldu. Banyo kapısını tıkladı. "Sevgilim ben geldim." İçeriden hiç ses gelmiyordu. "İyi misin?" Aceleyle bir kez daha vurdu. "Asya? Orada mısın?" Banyo kapısını açar açmaz gördüğü manzarayla şaştı kaldı. Genç kadın sularını taşıra taşıra akan çeşmenin tam karşısında küvetin içinde uyuyordu. Banyo sırıksıklam olmuştu. Kapı girişindeki mermer koruyucunun yüksekliği, suyun dışarı çıkışını engellemişti. "Asya!" deyip uzun bacaklarını iki kez ileri sürdü ve suyun içindeki kadını tek hamlede kucağına aldı. Kadının gözkapakları titreyerek açıldı. "Ne oldu?" "Küvette uyumuşsun! Gel haydi, seni odama götüreyim." Eşyalarını orada bırakarak bir havlu kapıp üzerini örttü. Genç kadını yatağına yatırıp hemen bir battaniye kaptı. Hava çok sıcaktı; fakat soğuk suyun içinde ne kadar kaldığını bilmiyor ve hasta olmasından endişe duyuyordu. Kadının yanına uzanıp bir dirseğinde yükseldi. Elleri saçlarında sordu. "Neden orada uyudun? Sıcacık yatakta uyumak varken..." Gözlerinde bir cevap arıyordu. Asya ıslak kirpiklerinin arasındaki koyu gölgeleriyle ona bakıyordu. Kadının bu hareketine çok bozulmuştu. "Bir sorun mu oldu ben yokken?" Dönüş noktası... Ya şimdi her şeyi dile getirecek ya da dilini dolayıp sonsuza dek susacaktı. Hayır! Asya sonsuza dek susamazdı. Aile demek, hayat demekti. Nasıl onları unutup bu adamla beraber olurdu? Ailesini öldürmemişti belki; ama O adamın kanını taşıyordu. Dürüst bir kadın her şeyi suratlarına çarpar ve def olur giderdi. Timuçin'i unutur ve hayatını toparlamaya çalışırdı. Enkaz altından çıkan ve hiçbir şeyi olmayan kadın ise beklemeyi tercih ederdi. Kaybedecek bir tek canı kaldıysa hele, birtakım oyunlara bile girebilirdi. Ama Asya bunu yapmayacaktı. Bekleyecekti. Timuçin'i izleyecekti. Kimi kandırıyordu ki? İntikam mı alacaktı? Bir yerlerden silah vurup Süleyman Bey'i mi öldürecekti? Alnının çatısından ya da kalbinden vurabilirdi. Ve hapse düşerdi. Herkes için temelli bir bitişti. Gücü yetmezdi. Bu insanlarla uğraşmaya gücü yetmezdi. O Timuçin'e çok aşıktı ve ardını dönüp gidemeyecek kadar da çaresizdi. Timuçin onun için bir kalpti. Damarlarındaki kan onda temizleniyordu, kirlenmesi gerekirken! Çünkü o kötü bir adamdı. Biraz bencillik yaptı. Ailesinde özürler dileyerek, bir süre öğrendiklerini kendine saklamayı seçti. Zorla gülümsemeye çalışarak, "Hayır... Sadece biraz tembellik yaptım." Dedi. "Yoksa seni evde tek bıraktığım için mi bozuldun?" "Aslında biraz öyle. İzmir'i gezdirmedin bana." Doğal olmaya çalışsa da, sesindeki küçük bir tını onu ele veriyordu. Genç adam buna takılmamaya özen gösterdi. "Pekala küçük hanım. Haklısın, bugün yemeği dışarda yiyeceğiz. Öncelikle," deyip battaniyenin adltından kadının üzerine uzandı. Yaşadığı ikilemlerle derin bir iç çekti ve gözlerini kapattı. Bunu farklı yorumlayan genç adam dudaklarına yapıştı. Tutkulu öpücüklere daha fazla karşı gelemedi. Ertesi gün Sedef Hanım ve Süleyman Bey'in gülücükleriyle evden çıktılar. Süleyman Bey'le ne zaman konuşsa ya da ne zaman ona kızım diye seslense suratına tükürmek istiyordu! Ve vurmak. Avuçiçlerini acıdan cayır cayır yakacak kadar şiddetle vurmak! O adamdan nefret ediyordu! Bir gün daha kalabilirlerdi; fakat Asya istemedi. Tek bir saniye bile o adamın evinde kalamazdı. Kim bilir kaç canın üzerine kurulmuştu o bina? Kaç kahroluşu, kaç isyanı bastırmıştı? O yüzden Timuçin'e prensip olarak uzun süre tatil yapamayacağını, evlenmeden bunun mümkün olmadığını anlattı. Yol boyunca çok az kelime kullandı. Üzerine gelmeyen adama da ister istemez minnet duydu. Asya evine geldiğinde valizini bir köşeye fırlattı. Yatağının üzerine oturup ellerini saçına götürdü. İnanamıyordu. Aşık olduğu erkeğin ailesinin katili olduğuna inanamıyordu. Gözlerinden akan iki damla yaşa karşı gelemedi... Her zamankinden daha zorlu günler bekliyordu anlaşılan onu... Bir hafta kadar sonra genç kadının kapısı çalındı. Timuçin yavaşça içeri girdi. Kadının kanepeye oturuşunu izledi. "Neler olduğunu söyleyecek misin artık bana? Geldiğimizden beri bir tuhaflık var. Soğuksun Asya... Soğuk!" Hızlı adımlarla kadının karşısına dikildi. Şöyle bir ona baktı, mavi gözlerindeki merak onu öldürüyor gibiydi. İçini çekti. "Sadece kafamı dinlemek istiyorum demiştim. Bilmiyorum. Bazı şeyleri henüz düşünemedim." Onun alevlenen bakışlarına daha fazla tahammül edemedi. Ayaklanıp mutfağa gitti. Hem bakarsa her şeyi haykırmaktan çekiniyordu. Bildiklerini bir süre saklayacağını söylese de yapamamıştı. Bir hafta kendini yemiş, Timuçin dahil herkesten uzakta kalmış, eve gelir gelmez kanepesinin üzerine oturup ağlamıştı. "Neyi düşünemedin! Niyetin nedir? Her şey çok güzelken ne oldu? Ailemin de sana karşı olumsuz bir davranışını görmedim." Son cümleyi söylerken sinirden sesi titremeye başlamıştı. "Ben ailenle ilgili bir sorunumuz oldu demedim zaten Timuçin! Lafları istediğin yöne çekmekten vazgeç." Ocaktaki yemeğin tadına baktı, biraz tuz attı ve kapattı. Arkasını döndüğünde, adamın ona bakışlarını görmek içini yaktı. Timuçin kızgındı, öfkeliydi; ama korkuyordu. Terk edilmekten, bırakılıp gitmekten ölesiye korkuyordu... Bunu bakışlarında görmek Asya'ya büyük bir uçurumdan yuvarlanıyormuş hissi vermişti. Aklındaki şüpheler olmasa onu koynuna almıştı bile. Peki ya babası? O adamın kara suratına nasıl bakabilirdi artık? Bir haftadır içi içini kemirirken, ömür boyu nasıl içinde muhafaza ederdi? Günler sonra adama saldıracağını biliyordu. Timuçin... En azından O iyi olabilirdi. Bir yaşam kuracak kadar pak mıydı gerisinde bıraktıkları? Her acısını yüreklice karşılayıp, kimselere eziyet etmemiş bu güzel ruhlu kadına bir hayat verebilir miydi? Enkaz altında unuttuğu mutluluğu verebilir miydi? Artık hep mutlu olacaksın, sözünü tereddüt etmeden dile getirmeyi başarabilir miydi? Timuçin Gündoğan, şeytan ruhlu babasının ondan kopardıklarını fazlasıyla iade edip her şeyi unutturacak kadar güçlü müydü? Güç, diye düşündü. Para ve silahlardan oluşmuyordu. Bunlar çoğu şeyi halledebilirdi. Peki ya manevi hisler? Asya'ya kaç milyon vermeleri gerekirdi gördüklerini unutması için? Kaç para ederdi onun ailesinin yaşamı, kalan ömürleri, yaşanamamış güleç anıları? Söyleyin kaç paraydı bir can! Beni ikna et Timuçin... Beni ikna et ve seni her zaman seveyim... Evlenme teklifini tüm kalbimle kabul ettim. Bu kararımdan pişmanlık duymama neden olma. Beni tekrar öldürme Timuçin. Hani benim ailem sendin? Benden ailemi alma Timuçin... Yalnızca gözlerine bakabildi. Bunların hiçbirini söyleyemedi. "Kafam çok karışık..." Genç adamın gözlerinde yaşlar birikti. "Bana olan sevgin bu kadar çabuk mu bitti?" "Seni seviyorum." deyip yaklaştı ve ellerini tuttu. "Seni o kadar çok seviyorum ki... Anlayamazsın..." "O halde sorun ne? Sorunumuzu birlikte çözelim lütfen..." "Yapamam... Bu benimle ilgili..." diyerek yalan söyledi. Tutunduğu tek dal Timuçin'in masum olmasıydı. Bunun aksini duymaya henüz hazır değildi. Genç adam öfkeyle ellerini çekti ve salona yürüdü. Yumruklarını sıkıp ona döndü. "Beni oyalamaktan vazgeç! Ya seviyorsundur ya da sevmiyorsundur!" Ona yaklaşan kadına bir adım attı. Asya durdu. "Seversin istersin, sevmezsen istemezsin!" Bir adım daha attı. "Aşkı çok iyi bilmem; ama bir kez aşık oldum ve biraz anlıyorum!" "İstemiyorum demedim. Sadece kafam karışık dedim. Seni oyaladığım falan yok!" "Belli olmadığı!" deyip kükredi. "Günlerdir sana dokunmama izin vermiyorsun! İşyerinde kaçıyorsun, evde de yorgunum diye bahaneler edip beni uzaklaştırıyorsun! Sana yalvarmaktan bitap düştüm! Ben, Timuçin Gündoğan, günün her anında sana ne olduğunu anlatman için yalvardı!" "Timuçin sakin ol, lütfen..." Dehşetle adamı susturmaya çalışıyordu. duymasından çok, söylediklerinin gerçekliği altında eziliyordu. Ona bunları yaşatmak istemiyordu. Yapamazdı... Katil... Katil olma ihtimali... Nefes alamıyordu... Kulaklarının uğuldadığını hissediyordu... Başının döndüğünü... Timuçin'in söylediği şeyler ona yarım yamalak ulaşıyordu... Eli midesine gitti... Kusacaktı... Bu kadar stres... Bu kadar acı... Kabusları... Aşkı... Kusacaktı... Kusamadı... Etraftaki eşyalar dönmeye başladı. Sevdiği adam karşısına geçmiş, ona sesleniyordu. "Asya... İyi misin!" Gözleri kararıp olduğu yere yığıldı. Keskin bir ilaç kokusu burnunu yaktı. Yavaşça aralanan gözkapakları parlak florasanlarla karşılaştı. Yüzünü buruşturdu. Karanlığa alışan bakışlar parlak ışıkla buluşunca olmadığı kadar kısılırdı. Zonklayan başı onu rahatsız etti. Elini yavaşça başına götürmeye çalıştı; ama hareket edemiyordu. Sinirlerinin hissetmediğini sanarak büyük bir korkuyla sağına döndü. Timuçin sıkı sıkı tutmuş ona bakıyordu. Uyandığını görünce eline öpücükler kondurdu. "Sevgilim... İyisin, değil mi?" "Bana ne oldu Timuçin? Başım çatlayacak gibi..." "Biliyorum tatlım, düşünce başını çarptın. Tansiyonla alakalı olabilirmiş." Genç kadın boşta kalan eliyle başını ovaladı. "Doktor kan testi yaptırmamızı söyledi. Senin uyanmanı bekledim." Yarı baygın gözlerle odayı inceliyordu. Bembeyaz duvarları, yatağı, sağ yanında Timuçin'in oturduğu sandalye, tam karşısında bir televizyon ve genişçe bir kanepe vardı. Özel bir hastanede olduklarını anladı. Nişanlısı parasına kıymıştı anlaşılan! "Zorunda mıyız?" "Doktor gerekli gördü. Daha önce bayıldın mı?" "Hatırlamıyorum." "Tamam ben hemşireyi çağırayım." Diye kalkmıştı ki Asya seslendi. "Hayır... İstemiyorum." "Bu senin sağlığın." "Hayır dedim!" Öfke dolu irisleri ona yönelmişti. Ne olduğunu umursamıyordu. En son neler yaşadığını hatırlamıştı. Timuçin'e olmadığı kadar kızgın, Süleyman Bey'den ise ölümüne nefret ediyordu! Başını digger yana çevirdi. "Öğlenden beridir bir şey yemedim. Üstüne bir de tartıştık..." Sessiz bir nefesle onu uyaran ciğerlerini rahatlattı. "Eve gitmek istiyorum." Genç adam çaresiz mavi gözlerini onun karalıklarına çekti. Acaba bir şeyler mi öğrenmişti? Babasının suçunu ona mı yükleyecekti? Cezasını o mu çekecekti? Çok insanın eceli olmuş, birçoğunun da hakkını zevki sefa içinde yemişti. Bazı zamanlar ölümünün ani olacağına, hatta cesedinin bir çöplükte bulunacağını düşünürdü. Ve bunun aksini yaşamak için herhangi bir çaba göstermezdi. Ama artık aşıktı. Evlenmek istediği bir kadın vardı ve onunla el ele yaşlanmak istiyordu. Mümkün olacak mı bilemiyordu. Onca günahının hesabını vermemişti de babasının yıllar önce yaptığı pisliğin hesabı ondan sorulacaktı, öyle mi? Ne yalandı dünya! İnsanları kandırıyor, minik olan umutlarını da acımadan tüketiyordu. İhtiyacı yoktu gülen yüzlerdeki neşeye. Gerek duymuyordu kahkahalı dudaklara. Ama bunu umursamadan, doymak bilmeyen bir yaratık gibi yiyordu. Kötü insanlar da yardım ediyor, diye düşündü. Ve maalesef kendisi de kötü bir adamdı. Asya gibilerin yaşam ışığını kendi karanlığına gömüyordu. Ölmek istemiyordu. Öldürmeyi de bırakmıştı. Gamzeli yanaklara, küçük dudaklara, hokka burna öpücükler kondurmayı; ellerinin necasete bulaşmasını değil, Asya'nın yumuşak teninde dolaşmasını; ciğerlerinin kan kokusu yerine Asya'yı almasını istiyordu. Ve dünya, adaleti görmezden gelmezse, babasının suçlarıyla yargılanmamayı diliyordu. Eve geldiklerinde Timuçin onunla beraber yatağa uzandı. Eski hali kalmamıştı. Bir iki ay önce Marmaris'e adım atan o havai adamdan eser yoktu. Değişen mevsimlere ayak uyduran bir ağaç gibi eğilmişti. Olgunluk denebilirdi. Acılara kısa süreli telaffuz etmek bile bunu sağlardı. Görünen o ki, az ya da çok fark etmez, Timuçin bir acıyı hayatına buyur etmişti. İkisine de bunu yapmamalıydı. Yavaşça doğruldu ve ayaklarını tüylü halıya bastı. "Neden kalktın?" Soru soran adama dönmedi. Odanın ortasına ilerleyip gözlerini adama dikti. Bazı insanlar için hakkını savunmak zordu. Yüreklerinin büyüklüğü insanları üzmeye elverişli yaratılmamıştı. Kırılan kalplerinin intikamını almak zordu. Ne söyleyeceklerini bilemezdi böyle insanlar. Konuştukça öfkelenirler ve alakasız sözcüklerle kendilerini aptal durumuna düşürdüklerine inanırlardı. Sonra da içlerinde büyük bir pişmanlıkla, Ona neden öyle söyledim, diye kendilerini yerlerdi. İyi olurdu böyle bir insanlar. Sevmeyi de bilirdi. Kırmamayı da dilerdi. Ama hakkını savunamazdı. Uyanıklar içinde bir adım geriden ilerlerdi. O yüzden başını eğdi Asya. Gözlerine bakmak onu utandırdı. Sonuna kadar savaşmak, keskin bıçağını daha da bilemek en büyük arzusuydu ama başaramamaktan ödü kopuyordu. "Seninle konuşmam gerekiyor." Genç adam yatağa oturdu. Ondan ayrılmak istediğini söyleyecekti. Gözlerinden okumuştu. Birçok soru soracaktı ve onun inkar etmesini, öyle olmadığına dair yeminlere boğmasını diliyordu. "Evet," demekle yetindi. Kaçmakla bir yere varamayacaktı. "Ben çevremden seninle ilgili bir şeyler duydum. Bunları çok düşündüm. Yani..." Sustu. Dile getiremiyordu. Bunları en yumuşakça söylemenin yolu yoktu. Katil misin? Uyuşturucu mu satıyorsun? Sorularına acımasızlık ekleyemiyordu. Onun sıkkınlığını izledi Timuçin. Başı hafifçe sağına dönüktü. Mavilikleri olağandışı halde sakindi. Dudakları hem açılmamasına mühürlü hem de basitçe ayrılacakmış gibiydi. Ağzını araladı. "Ben sana yardım edeyim." dedi. Genç kadının titrek kirpikleriyle karşılaştı. "Tam olarak sana ne anlattıklarını bilmiyorum ama şimdi söyleyeceklerimi es geçmediklerinden eminim." Kalktı. Omuzları dimdikti. Güçlü bir yapısı vardı. Göğsü kurşun geçirmeze benziyordu. Sadece tek şeyde yaralanacağı açıktı. Eğer konuşmaya devam ederse Asya'nın delici bakışları orada büyük oyuklara sebep olacaktı. Susması ise, sol yanındaki yarasına kırbaçlar atacaktı! "Ben bir mafyanın oğluyum." Asya'nın ağzı açıldı. "Birçok işini yaptım. Evet, uyuşturucu sattım. Silah sattım. İnsanları kendi iradeleriymiş gibi görünse de, ben onları kaçırdım. Ve ben-" "Sus." dedi Asya kesikçe. Birkaç adımla yaklaştı genç adam ona. Heybeti odayı sarmak üzereydi. Nereden güç aldığını bilmiyordu. Onu kaybetmeme uğruna konuşuyordu. Kaçacak yeri kalmamıştı. En azından bunu biliyordu. İkisini de perişan etmenin manası yoktu. "Susamam sevgilim. Bundan öncekileri bilmen sana ne kazandıracak bilmiyorum, ama aklındakileri açıklığa kavuşturma zamanı geldi. Ben bir katilim Asya. İnsanları öldürdüm. Kötü veyahut iyi hiç düşünmedim. Bunun ayrımına varamayacak kadar kördüm." Sesi kalınlaştı. Gerilim artıyordu. "Tek bildiğim silahımı belimden çekip adamların kafasına kurşunları sıralamaktı!" Kadın bağırdı. "Sus! Konuşma! Duymak istemiyorum!" Timuçin'in gözleri ayrıldı. Acının da bir sınırı vardı. Günlerdir içine vuran ekşimsi his nefrete dönüşmüştü. Kadını kollarından yakaladı. "Susmuyorum!" diye sarstı. "Sen beni tanımıyorsun ki. Benimle evlenmeyi kabul ederken ne biliyordun? Sadece adımı! Ben buyum Asya. Katilim. Senden öncesi için yargılayacaksan beni yargıla!" Kadının ellerini kavradı. "Ellerini tutmadan çok önce bıraktım bu işleri. Sana aşkımı itiraf etmeden önce... Söyle Asya. Beni bırakacak mısın? Geçenler, gelecek olanları karartacak mı?" Genç kadının omuzları ağlamaktan sarsılmaya başladı. "Ben bir katile mi aşık oldum?" Timuçin'in duruşu kararlıydı. "Evet." "Ben-ben bilmiyorum..." "Beni seviyorsan böyle kabul etmelisin." "Bir daha yapmayacağını nereden bileceğim?" "Aşk bir risk Asya. Bunu göremedin mi?" Genç kadın konuşmayınca saçlarını okşadı. "Güven bana bir tanem. Bir daha olmayacak. Senden öncesi için açıklama yapamam. En azından babam yüzünden olduğunu bil." Kadının suratı tiksintiyle kasıldı. "O adam benim ailemi öldürdü." Timuçin'in yüzü bembeyaz kesildi. "Demek öğrendin." Bedenindeki tüm temasları çekip pencere kenarına gitti. Nefret, onun hareketlerine yön veriyordu. "Evet, her şeyi öğrendim! Ben ailemi kaybettim ama baban cezasını bile çekmedi." Savunulacak bir şeyinin olmadığını bilerek konuştu. "Beş yıl içeride yattı." Asya histerik bir kahkaha attı. "Gerçekten mi ya? Bunu yaptı yani! Vicdanı nasıl da temizlenmiştir!" Bir kahkaha daha attı. "Şimdi nasıl rahatladım anlatamam. Ailemin kanı yerde kalmadı. Ve ben onun oğluyla evlenebilirim." Alkış tutmaya başladı. "Çok akıllıyım!" Genç adam şok içindeydi. Asya tanıdığından emindi. Asla böyle davranmayacağını bilirdi. Normal zamanda... Durumlar hayli traji bir öyküye dönmüştü. "Babam bir hata yaptı-" "Hata mı?" Belinden ikiye katlandı. Japon halkı gibi selam verecek sanılırdı. Ama onun bedeninin bükülüş sebebi delirmesiydi. Çığlık çığlığa bağırdı. "Ne hatası be, ne hatası! Baban cebine iki kuruş fazla para girsin diye kimseyi umursamadı! Ben yıllarca anasız babasız kaldım. Destekçim olacak bir kardeşim bile olmadı!" Hıçkırdı. "Her şey çok farklı olabilirdi. Ben ailemle mutlu kalabilirdim. Şimdiye kadar bir yuva kurup çocuk sahibi olabilirdim. Ama baban her şeyi mahvetti. Kardeşim-" Hüngür hüngür ağlamaya başladı. "En azından o yaşasaydı. Sırtımı yaslardım. Otuz yaşındayım. Yirmi yıldır tek başımayım. Neler çektim anlatamam. Her zorluğa tek başıma katlandım. Her gece kabuslarla boğuştum. Rüyalarımda defalarca bina altında kalıp kurtarıldım. Annemle babamın ezilmiş yüzlerini gösterdiler bana. Elleri-" Boğazı düğümlendi. "Taşların arasında kardeşimin minik ellerini görmüştüm. Unutamam ki... Nasıl unuturum? Sen aile kaybetmenin hissini bilemezsin. Hele de aynı kazada kurtulan sadece sen isen... Bu bir hediye mi ya da lanet mi çoğu zaman kavrayamazsın." Yumrukları karnının üzerinde birleşti. "O, bu, şu ne fark eder! Ailem yoktu benim, ailem!" "Asya... Yapma bir tanem..." Böğürdü. "Bana bir tanem deme! Def ol git." "Kendinde değilsin. Mantıklı konuşmuyorsun." "Senin benimle ne işin olur zaten? Ben senin gibi adamın yanında köylü gibi kalırım." "Asya!" "Git Timuçin." Parmağındaki tek taşı çıkardı ve ağlaya ağlaya adama yaklaşıp avcunun içine bıraktı. "Daha fazla zorlama. Bitti." Timuçin Gündoğan'ın çenesi kilitlendi. Neredeydi hazır cevaplığı, kendine güveni, istediğimi alırım havaları, neredeydi? Gitmişti. Asya sırtını dönerken ondan tüm huylarını çekip koparmıştı. Kapıya çevirdi yüzünü. Kalmak için çıldırsa da yapamadı. Ruhu parçalanıp kalbinin içinde ufalanınca, ne yapması gerektiğini düşünemedi. Ve öylece çekip gitti... *********** Asya müdüründen ricada bulunarak birkaç günlük izin kullanmaya karar verdi. Timuçin olmadan yaşamak ve ailesinin katiliyle karşılaşmak onu fena halde yıpratmıştı. Selçuk Bey, "Kızım İzmir gezintisi iyi geçmedi mi?" diye sorduğunda sadece, "Hayır, geçti. Sadece çok yoruldum, sanırım hasta olacağım." Diyebilmişti. Her ne kadar Timuçin'i sonsuza dek hayatından çıkarmayı planlasa da henüz buna hazır değildi. İnsanlara ikisi hakkında yalan söylüyordu. Ayrıldıklarını gizliyordu. Genç adamın da gururuna yenik düşerek bunu saklayacağını tahmin ediyordu. Ne zaman çöktüğü yerden kalkardı, bilemiyordu. Ama yapmalıydı. Hem işi hem de kendisi için... Gerçi ayrılık onu işinden eder miydi bunu düşünmeden edemiyordu. Timuçin her ne kadar katil ve hovarda bir insan olsa da prensip sahibiydi. Asya'yı işten atacağını sanmıyordu. Peki Asya? Ailesini toz bulutlarının içine bırakan insanların ekmeğini yemeğe devam mı edecekti? "İşi bırakmalıyım," Mırıldandı ve büzüştüğü koltuğunun arkalığına yaslandı. Kahvaltıdan sonra oraya oturmuş ve kalkmak istememişti. Evinin kirasını ödemek, ihtiyaçlarını karşılamak ve karnını doyurmak için bir işe ihtiyacı vardı. Nerede çalışabileceğini kafasından listelerken Timuçin'in hayaliyle burun buruna geldi. Mavi gözlerindeki ışık, dalgalı saçlarındaki pırıltı ve sert ağzı unutulacak gibi değildi. Ve Asya gözyaşlarına boğulduğunda, olmadığı kadar çaresizdi. &&& Odasının balkonuna çıkmış, tranzanlara ellerini dayamış, henüz ısıtmayan sabah güneşine çıplak üstüyle çıkmıştı. Soğuk kalbi ısınmış ve atmaya başlamıştı. Dünden beridir kalbinin atışı yavaşlamıştı. Tamamen durmasın diye de çıplak göğsüyle güneşin altına geçmişti. Nafile, dedi içinden. İşe yaramıyordu. Asya'ya ait olan şey, onsuz çalışmıyordu. Başı yavaşça eğildi. Pılını pırtını toplayıp gitmeliydi. Ne yapıyordu ki Marmaris'te? Öldürmek için yeltendiği adama bir şey yapamamış, bir de üzerine utanmadan hayat dersi almıştı. Barın temeli atılmış, herkes arı gibi çalışıyordu. Sezon bitmeden inşaat biter ve üzerine haftalarca iş bile yapardı. İzmir'de ailesi ve işi vardı. Arkadaşları, kendine kurduğu renkli geceleri... Gitmeliydi. Ama yapamıyordu. Birkaç kilometre uzağındaki kadını bırakamıyordu. Adamı derinden sarsan çılgın geceler veyahut şaşırtıcı anlar yaşamamışlardı. Öylece, nefes alır gibi aşık olmuştu. Basit değil, diye savundu kendini. Nefessiz durulabilir miydi? Kaç dakika soluksuz yaşanırdı? Birkaç saniye, birkaç dakika, işinin ehliyse belki de bir saat... Timuçin işinin ehli de olsa, yaşamayı seviyordu ve bir saatten fazlasını arzu ediyordu. Affedecekti. Başka şansı yoktu. İkisinin de tek ihtiyacı buydu. Asya, Timuçin'in kirli geçmişini affedecek ve babasının kötülüğünü görmezden gelecekti. Ya babasını istemezse? Başı biraz daha eğildi. Üst dudağını düşünceli şekilde alttaki dudağının içine kıvırdı. Birkaç saniye sürmüştü. Karar açıktı. Timuçin Gündoğan tek adım atamayacak kadar aşık olmuştu ve gerekirse ailesini silmeye hazırdı. Sadece birkaç gün bekleyecekti. Asya'nın öfkesi dinecekti ve onu sevdiğini hatırladığında kapısını çalacaktı. Sadece birkaç gün... &&& Asya ise aynı saatlerde mide bulantısıyla oturduğu koltuğa uzanmıştı. Sabah yediklerini çıkarmamak için kendiyle verdiği savaşı kaybetmek üzereydi. Stres ve acı bedenini sarıp sarmaladıkça, o da güçten düşüyordu. Kendini bir nebze toparladığında kapısı çalındı. Heyecanla doğruldu ve midesinin düğümünü çözmeye çabaladı. Timuçin ona yalvarmak için geldiyse ne yapacaktı? Birkaç kelimeden fazlasını kaldıramazdı. Yüreği yumuşamaya başlamışken ve kafası henüz bu denli karışıkken onu göremezdi! Bir zaman sonra onu sevmeyi bıraktığında, acıları dinmese de, birkaç cümlelik sohbete katlanabileceğine inanıyordu. Ama şimdi? Olmaz! Kapı tekrar vuruldu. Elleri midesinde krampına baskı uyguluyordu. Çok geçmeden dışarıdan gelen sesle elinde olmadan rahatladı. "Asya, benim Ali. Tekim ve senin evde olduğunu biliyorum." Onu da çekmeye takaati yoktu. Hele perişan halini görmesini hiç istemiyordu. Ben demiştim, havalarına tahammül edemezdi. O yüzden sessizce gitmesini bekledi. Ve elbette şaşırmadı. Ali ısrarla tekrar kapısına vurdu. "Asya, lütfen kapıyı aç. Seni bunaltmayacağım, söz veriyorum. Sadece konuşmak istiyorum." Bir nefes arası verdi. "Seni özledim. Lütfen..." Yalvarır tonundaki sesine karşı koymakta güçlük çekti. Her zaman ne demişti? Ali benim arkadaşım. Belki fırtınalı günler dinerdi. Belki ona güzel haberler getirmişti. Bundan sonra dostça yaşayacaklarına inandırmak için gelmişti. Yavaş adımlarla kapıya ilerledi. Bulantısı ara ara yokluyordu ama kusacak kadar değildi. Kilitleri çevirip kapıyı araladığında Ali'nin özlem dolu bakışları ve gülümseyişiyle karşılaştı. "Merhaba," derken samimiydi. "Hoş geldin," dedikten sonra kenara çekildi. Asya'nın acılar içinde kıvrandığı koltuğa sakince oturdu. Keramet koltukta değil, insandadır. Her acı, kendi insanını ilgilendirir. Genç kadın bunları düşünerek başka bir berjele yerleşti. Geçmemişti işte. Timuçin Gündoğan'ın kara bulutları andıran o varlığı hala içinde duruyordu. Ali tüm bunlardan habersizce sordu. "Nasılsın?" Asya yalan söyledi. "Bildiğin gibi..." Hiç öyle değildi. Ali, Asya'nın bu halini hiç bilmiyordu. "Bugün otele gelmeyince seni merak ettim. İzmir'den döner dönmez işe başlayacağını sanıyordum. Yoksa büyük patron izin vermedi mi?" "Onunla alakası yok." Derken boğazına bir yumru oturmuştu. Keşke onunla alakası olsaydı. Bugün de benimsin Asya, deseydi o sert ve sıcak nefesiyle... Ve hep benim kalacaksın. Ali etrafına göz gezdirdi. "Kavga mı ettiniz?" "Benimle ne hakkında konuşmaya gelmiştin?" "İkimiz hakkında." "Öyleyse seni dinliyorum." "Zaten konuşuyorum." Genç adam ayaklandı ve Asya'nın yanındaki üçlü koltuğun bir köşesine oturdu. "Kavga mı ettiniz?" Konuyu nereye getireceğini merak etmişti. "Hayır. Bunu nereden çıkardın?" "Gözlerinden. Şişmişler ve neredeyse ışığı sönmüş." Asya cevap vermedi. "İnkar etme kavga etmişsiniz." "İlişki sadece bizi ilgilendirir." "İlişki çatlaklar vermeye başladı, değil mi?" Asya yine cevap vermedi. "Sana söylemiştim Asya. O adamla sen olamazsınız. Aranızda farklar var." Sabırsız bir nefes aldı. "En başa dönmeyeceğim Ali. Kararlarımın sonucunu ben çekerim." "Destek olmak benim görevim. Çünkü ben senin arkadaşınım." Ve gülümsedi. Asya sakinleşince konuştu. "Desteğin için teşekkür ederim ama şimdilik her şey normal seyrinde ilerliyor." Genç adam onu inceledi. Şişen gözkapaklarını, tepesinde özensizce yapılan at kuyruğunu, dağılmış pijamalarını... "İzmir'den döner dönmez bu hale gelmen normal değil. Seni üzüyor, değil mi?" Kadın bağırdı. "Ah Ali, ah! Buraya neden geldin söyleyecek misin?" "Söylüyorum ya!" "Of yeter artık!" Ayaklandı. Kolları iki yanına savruldu. "Timuçin'le uğraşmaktan vazgeç artık! İkimize odaklan, tamam mı? O bizim aramızdaki bir engel değil, bunu kabullen!" Ali de fırladı ve sesi hiç ağırdan alır gibi çıkmıyordu. "O bizim aramızda Asya! Onu seviyorsun farkındayım, ama bak seni ilk fırsatta üzdü! Üstelik evlenme kararı aldınız ve ailesiyle tanışmadan gelir gelmez perişan hale düştün!" "Bunun Timuçin'le alakası yok!" "Hadi canım, ben de öyle anlamıştım. Hemen gidip büyük patronın ayaklarına kapanıp af dilemeliyim!" "Yeter!" diye döğürdü. "Beni çileden çıkarma Ali. Az önce arkadaş olduğumuzu söylüyordun. Şimdiyse bana alalen saldırıyorsun!" Ali'nin yumrukları avuç içlerini yaktı. Titremeye başladı. İçinde fokurdayan şey bir çırpıda ağzından çıkıverdi. "Ben sana aşığım! Bugün arkadaşın olurum, yarın sevgilin! İzin verirsen de kocan!" Asya altan alacak gibi değildi. O kadar yıpranmıştı ki, kibarlık yapamayacak kadar çıldırmıştı. "Ama ben seni sevmiyorum bunu anla artık! Daha ne kadar göstermeliyim!" İki adımla adama yaklaştı. "Ben seni sevmiyorum Ali! Ve asla sevmeyeceğim! Yıllar geçti, yıllar. Hala anlamamakta ısrar ediyorsun ya! Bunun kimseyle ilgisi yok. Ne Timuçin ne de bir başkası. Bu tam anlamıyla bana ait. Ben seni sevmiyorum ve hiç kimse bunu değiştiremeyecek." Ali bir anda başını sağa sola sallamaya başladı ve söylediği tek şey, "Hayır. Olamaz. Sevebilirsin." Oldu. "Gözlerime bak. Son kez söylüyorum. Ben Asya Doğan, Ali Yılmaz'ı sevmiyorum. Ve ölene kadar da sevmeyeceğim!" Ali resmen böğürdü. "Hayır! Seveceksin! Yıllarca bekledim!" Kollarını kadına uzatınca, Asya ürkerek geriye çekildi. "Git buradan Ali. Ve bunu aklından asla çıkarma. Seni sevmiyorum." Genç adam titreyen elleriyle onu yakalamaya çalıştı. Sesi, ürkek bir çocuk gibiydi. "Böyle konuşma lütfen..." Genç kadın kendini daha fazla tutamadı ve dış kapıyı açtı. Başı dimdik, Ali'nin ona zarar vereceğini düşünemeden, acımasızca adamı kovdu. Genç adam öldüğünü sandı. Artık her şey bitmişti. Konuşulanlar açıktı. Asya, onu asla sevmeyecekti. Yıllardır değer verdiği tek varlık sırtını dönmüştü. Başaramadı. Mutluluğu, sahiplenmeyi ve gerçekten gönülden gülüp, güzel evlatları dünyaya getirmeyi başaramadı. Kapıdan çıkarken son kez kadına baktı. Darmadağınık haliyle bile, onun için dünyadaki en güzel varlıktı. Sorgusuzca onu kabullenebilirdi. Kısıtlamaz, onunla olduğu için her an minnettini sunardı. Ama olmayacaktı. Artık sona gelmişti. İlk görüşte aşık olduğu o güzel esmer kız, büyüyüp bir kadın olduğunda da onu sevmeyi reddetti. Beklemek zor değildi. Ali bunun için doğduğunu düşünüyordu. Saçlarına kırlar düşüne dek tek bir kadının yolunu gözlemeye hazırdı. Ama görmüştü. Asya'nın bir türlü ısınamayan gözleri, sonunda birer buz kalıbına dönüşmüştü. Ellerinde birer baston olduğunu hayal etti arabasına binerken. Ve Ali hala aşkını haykırıyordu. Asya ise, ona çoktan veda etmişti. Kollarını direksiyona dayayıp bağıra bağıra ağladı. &&& Aradan üç gün geçti. Ne acılar terk etmişti bedenleri sonsuza değin ne de mutluluk minik bir tık sesiyle çalmıştı kapılarını. Timuçin hem işleriyle ilgileniyor hem de gözünü otelin kapısından ayırmıyordu. Asya'nın geleceği günü iple çekiyordu ve O gelene kadar da orada bekleyeceğini düşünüyordu. Onun pürüzsüz esmer tenini görmeli, "Ben geldim Timuçin," diyen sesini duymalıydı. Umut dolu anların hemen sonunda bir karamsarlık taş gibi düşüp kalbini eziyordu. Ya hiç gelmezse? Ya onu affetmeyecek kadar kararlıysa? O zaman ne yapacaktı? Kalbime gömerim o zaman... Bir şarkı sözüydü. Koltuğuna yayılmış, bir elinde sigarasını tüttürürken ne kadar dirayetli bir söz olduğunu düşünüyordu. Gömmek ve gitmek... Ölse de orada olduğunu bilmek... Timuçin'e göre, bir bitişi andırıyordu. Anılar hep orada kalacak ve başka aşkları buyur edecekti. Kırk kere dile getirdiğindendi belki de, ama Asya olmadan yapamazdı. Günler geçtikçe onsuzluğun verdiği acımsı tad dilinde bir tortuya sebep oluyordu. İyiye giden tek şey vardı, o da Timuçin'in vicdanıydı. Kötülükten uzak kalması gerektiğini uyaran sağ yönü güçleniyordu. Genç adam bunu bir artı olarak saymıyordu. Beni kandıramazsın hayat. Ben ne ile mutlu olacağımı biliyorum. Bulduğu ilk banka yıkılırcasına oturmuştu. Eteğinin sol yanı hafifçe sıyrılmış, saçları önüne düşmüş, elleri ceketinin ucunu sıkı sıkıya kavramıştı. Kirpiklerindeki ıslaklık, kuruyamadan bir yeni yaşla tazeleniyordu. Yüzüne gelen bir gülücük hemen yerini korkuya bırakıyordu. Heyecanla telefonuna sarılıyor hemen sonra kahrolarak çantasına fırlatıyordu. Ellerini yüzüne kapadığında on beş dakikadır hastanenin önündeydi. Ağlıyordu. Günlerdir azalan bedeninin artacağını öğrenmişti. Evet, Asya hamileydi! Avuçları karnına indi. Bir can... Bir can taşıyordu. Timuçin'den bir parça karnının içinde savunmasızca duruyordu. Bebeğine kıymak aklının ucundan bile geçmedi. Otuz yıldır yaşamı için savaşıyordu. Görünmeyen bir şeye amaçsızca kol sallamak gibiydi aslında. Ama şimdi somut bir şeye sahipti. O, bebeği için savaşabilirdi. Asya Doğan, artık yalnız değildi. Bir anne olmanın gereklerini öğrenecek ve ona bahşedilen bu hediyeye şükretmesini bilecekti. Savaşı iki kişilikti. Ve onu kimselere vermeyecekti. Ağaçların ardına gizlenmiş bir beden duygusal iniş çıkışlar yaşayan bu kadını izliyordu. Orada ne yaptığını anlaması için uzun araştırmalara gerek yoktu. Kadın ağlayarak ellerini karnına götürüp okşadığında her şeyi anladı. Yüzü kireç gibi oldu. Başı titreyerek sağ aşağıya düştü. Gözleri ise, ölümü çağırırcasına dehşetle bakıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD