Gecenin zifiri karanlığı, yerini hayatımın en puslu sabahına bırakmıştı. Arkadaşlarımla geçirdiğim o neşeli tatilden geriye, ruhu çekilmiş bir ceset gibi İstanbul’daki evimizin kapısına vardım. Anahtarı kilide sokarken ellerim öyle titriyordu ki, sanki o kapıyı açtığımda çocukluğumun geçtiği o huzurlu evle değil de, bir uçurumla karşılaşacaktım.
İçeri girdiğim an ağır bir yas havası karşıladı beni. Annem koltukta büzülmüş, göz pınarları kurumuş haldeydi; babam ise yılların yükü omuzlarına bir gecede binmiş gibi çökmüş duruyordu. Beni görünce ikisi de ayağa kalktı.
"Kızım..." dedi babam, sesi bir fısıltıdan farksızdı. Annem hıçkırıklara boğularak yanıma geldi, ellerimi tutup yüzümü sevdi. "Her şey için özür dileriz kızım, seni bu karanlığın içine çekmek istemezdik ama... ama abin..." dedi ve kelimeler boğazına dizildi.
Babam derin bir nefes alarak beni karşısına oturttu. "Evin, durum sandığımızdan da vahim. Abini ve kaçırdığı kızı Mardin girişinde yakalamışlar. Haznedaroğlu aşireti silahları çekmiş... Kan davası çıkmasın, abin sağ kalsın diye tek bir yol bıraktılar önümüze. Ya abin ölecek, ya sen berdel kurbanı olacaksın. Senden bunu istemek bir baba için ölümden beter ama abinin yaşaması senin elinde evinim..."
O an dünya başıma yıkıldı. Az önce kalbimi bir otel masasında bırakan adamın acısını çekerken, şimdi tüm geleceğimin, hayallerimin ve benliğimin bir kurban gibi sunulacağını duymak... Hıçkırıklarım odayı doldururken annemin dizlerine kapandım. "Neden?" diye haykırdım sessizce, "Neden biz kaçtığımız o hayata geri dönüyoruz?"
Babam gözlerini kaçırarak ayağa kalktı. Gözyaşlarını içine akıttığı her halinden belliydi. "Ağlamak için vaktimiz yok kızım. Mardin’deki çalışanlara haber verdim, konak hazırlanıyor. Yıllar önce terk ettiğimiz o topraklara, baba ocağına döneceğiz. Hazırlan, bir saate yola çıkıyoruz. Kaderimiz bizi geri çağırdı."
Odamda bavulumu toplarken her bir kıyafetimin üzerine bir damla yaş düştü. İstanbul’daki özgür hayatımı, diplomamı, hayallerimi bu bavula sığdıramazdım. Ben sadece bir canı kurtarmak için kendi ruhunu ölüme götüren bir genç kız olarak o yola çıkıyordum. Mardin’in tozlu yolları beni bekliyordu, ama o yolların sonunda beni bekleyen asıl sürprizden, o "Ateş"ten henüz haberim yoktu.
İstanbul’dan çıkarken bindiğimiz o araba, sanki beni geçmişin karanlık bir tüneline sokmuştu. Yol boyunca camdan dışarıyı izlerken, özgürlüğümün elimden kayıp gidişini seyrettim. Mardin’in o sarımtırak, tozlu toprağına ayak bastığımızda havada asılı duran o sert töre kokusunu hemen tanıdım. Babam Şeref Ağa, omuzları dik ama gözleri kederli bir şekilde bizi yıllar önce terk ettiğimiz konağımıza getirdi.
Konak, sanki bizi bekliyormuş gibi devasa kapılarını açtı. İçerisi insan kaynıyordu; aşiretin ileri gelenleri, akrabalar ve o gergin bekleyiş... Babam, konağın başköşesinde kurulan divana oturdu. Karşısında Haznedaroğlu aşiretinin büyükleri ve her iki tarafın sözü geçenleri vardı.
Sessizlik o kadar ağırdı ki, kendi nefesimi bile duyamıyordum. Babam Şeref Ağa, gür ama titrek bir sesle söze başladı:
"Yıllar önce bu topraklardan huzur için gittim. Ama kader oğlumu yine buraya, bu davanın ortasına sürükledi. Kan dökülmesin, analar ağlamasın diye..." Babamın gözleri bir an bana kaydı, kalbinin sızladığını hissettim. "Berdel şartını kabul ediyorum. Kızım Evin Aşkın, Haznedaroğlu aşiretine gelin gidecek; buna karşılık oğlumun ve kaçırdığı kızın canı bağışlanacak."
Karşı tarafın büyüklerinden onay geldiğinde, babam hemen şartını sundu: "Şimdi, hemen... Oğlumu ve gelinim olacak kızı getirin. Gözümün önünde sağ salim olduklarını göreceğim. Ardından burada, bu konakta dini nikahları kıyılacak."
Kısa bir süre sonra abim ve kaçırdığı o genç kız, bitkin ve korkmuş bir halde avluya getirildiler. Abimin beni gördüğündeki o pişmanlık dolu bakışını asla unutamayacaktım; benim hayatımı yakarak kendi hayatını kurtardığını biliyordu. İmam çağrıldı, dualar okundu. Şahitlerin huzurunda abim ve kaçırdığı kızın dini nikahı kıyıldı.
Ben ise bir köşede, sanki kendi cenaze törenimi izler gibiydim. Abim artık güvendeydi, nikahı kıyılmıştı; ama benim için geri dönüşü olmayan o yol az önce açılmıştı. Şimdi sıra bana gelmişti. Hiç görmediğim, celladım olacağını sandığım o "Cihan Ağa" ile yapılacak söz kesme töreni için odama çıkarılmam istendi.
Abimin nikahı kıyılmış, onun hayatı kurtulmuştu ama benimki yeni başlıyordu. Ayaklarım geri geri gitse de odama çıktım. Mardin’in o taş duvarları üzerime yıkılıyor gibiydi. Pencereden dışarıya, o kurak topraklara bakarken babam Şeref Ağa içeri girdi. Bakışları yere eğikti, o eski kudretli duruşundan eser kalmamıştı.
"Kızım," dedi yanıma yaklaşarak. "Birazdan Haznedaroğlu aşiretinin büyükleri ve büyük oğulları Cihan Haznedaroğlu buraya gelecek. Seni isteyecekler ve hemen ardından yüzükleriniz takılacak. Sözleneceksin."
Cihan Haznedaroğlu... Adını her duyduğumda içimde bir yerler kopuyordu. Hiç görmediğim, muhtemelen törenin sertliğiyle yoğrulmuş, acımasız bir ağaya kurban veriliyordum. Babam, alnımdan öpüp hiçbir şey söyleyemeden odadan çıktığında, kapıda abimi gördüm.
Abim, içeri girmeye cesaret edemez gibi eşikte duruyordu. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Yanıma gelip diz çöktü, ellerimi tuttu. "Evin... Özür dilerim," diye hıçkırdı. "Benim sevdam senin sonun oldu. Affet beni kardeşim, senin hayatını çaldım. Keşke beni öldürselerdi de seni bu ateşe atmasaydım."
Onun bu perişan hali içimi daha çok yaktı. Gözyaşlarım yastığıma değil, abimin ellerine damlıyordu. Onu omuzlarından tutup kaldırdım. Sesim, bir vedanın ağırlığını taşıyordu.
"Ağlama abi," dedim, hıçkırıklarımın arasından. "Belki de benim kaderim buydu. İstanbul’un o ışıklı sokaklarından çıkıp Mardin’in bu taş konaklarına hapsolmak varmış yazımda. Sen ve sevdiğin kadın artık güvendesiniz ya, bu bana yeter. Bu benim kaderimmiş, kaçış yok."
Abim, yüzüme bakamadan odadan çıktığında aynadaki aksime baktım. Bir hafta önce otelde Ateş’in kollarında dans eden o mutlu kızdan geriye hiçbir şey kalmamıştı. Şimdi sadece bir berdel kurbanıydım. Birazdan aşağı inecek, tanımadığım o adamın kahvesine tuz koyacak ve hayatımı ellerine teslim edecektim.
Odama kapandığımda gözyaşlarım yastığımı ıslatırken annem kapıyı araladı. Sesi titriyordu ama çaresizdi. "Kızım, üzgünsün biliyorum ama abin için... Gel kahveleri yap. Herkes aşağıda senin elinden kahve içmeyi bekliyor," dedi.
Ruhumun çekildiğini hissetsem de yavaşça yataktan kalktım. Omuzlarımda dünyanın yüküyle mutfağa indim. Konak çalışanlarının acıyan bakışları altında cezveyi ateşe sürdüm. Elim otomatik olarak tuzluğa gitti; içimdeki öfkeyi ve bu evliliği asla istemediğimi anlamasını istiyordum. Damadın fincanını bolca tuzla doldurdum; bu kahve ona sadece acı verecekti, tıpkı benim şu an hissettiğim gibi.
Tepsiyi elime aldığımda ellerimin titremesini durduramıyordum. Salona girdiğimde başım öne eğikti. Tek bir yüze bile bakmadan, bir robot gibi herkese kahvesini dağıttım. En son sıra ona, celladım sandığım adama geldi.
Tepsiyi sertçe ona doğru uzattım ve "Buyurun," derken başımı ilk kez kaldırdım. Gördüğüm çehreyle dünyam başıma yıkıldı, nefesim boğazımda düğümlendi. Karşımda oturan, o keskin bakışların sahibi Cihan Ağa değil, kalbimi bir hafta önce o masada bırakıp giden adamdı.
Dudaklarımdan sadece tek bir kelime döküldü:
"Ateş?"
Salonda ölümcül bir sessizlik oldu. Kimse bu ismi neden fısıldadığımı anlamamıştı ama Cihan Ağa —yani Ateş— hiçbir şaşkınlık belirtisi göstermedi. Sanki karşısına çıkacağımı, o kahveyi benim getireceğimi zaten biliyormuş gibi derin bir nefes aldı. Gözlerimin içine bakarak, o tepeleme tuz doldurduğum fincana elini uzattı.
Parmakları fincanın sapına değerken gözlerini gözlerimden bir an bile ayırmadı. Kahveden büyük bir yudum aldı. Yüzünde en ufak bir tiksinti belirmedi, aksine o acı ve tuzlu kahveyi sanki ruhuma dokunur gibi yavaşça içti. Fincanı tabağına bıraktığında, dudaklarında o tanıdık, gizemli tebessüm belirdi.
"Ellerine sağlık Evin Aşkın," dedi, sesindeki o otoriter ama benim için hala 'Ateş' olan tınıyla. "Tuzun da, acın da başım üstüne."
Olduğum yere çivilenmiştim. Kulaklarım uğulduyor, dünya etrafımda yavaş çekimde dönüyordu. Kalbimi bir otel masasında bırakan adam, şimdi babamın konağında, benim kaderimi elinde tutan "Cihan Ağa" olarak karşımdaydı. O ise, içtiği o zehir gibi tuzlu kahveye rağmen tek bir mimik bile oynatmadan, zafer kazanmış bir komutan edasıyla bana bakıyordu.
Ben bu şokun içinde boğulurken, odanın başköşesinde oturan, ak sakalı ve gümüş kakmalı bastonuyla heybetli bir duruş sergileyen Haznedaroğlu aşiretinin reisi Nasuh Ağa söze girdi. Sesi, taş duvarlarda yankılanan bir hüküm gibiydi.
"Şeref Ağa," dedi babama dönerek. "Sebebi ziyaretimiz malum. Gençler bir hata işlemiş, töre önümüze bir yol koymuş. Kan dökülmesin, bu iki büyük aşiret birbirine hısım olsun diye; kızın Evin Aşkın'ı, oğlumuz Cihan Ateş'e Allah’ın emri, peygamberin kavliyle istiyoruz."
Babamın dudaklarından dökülen "Verdik gitti," sözü, özgürlüğüme atılan son kilitti. Salonda bir hareketlenme oldu, gümüş bir tepsi içinde birbirine kırmızı kurdeleyle bağlı iki altın yüzük getirildi. Nasuh Ağa ayağa kalktı, dualar eşliğinde yüzükleri parmaklarımıza geçirdi. Kurdele kesildiğinde, parmağımdaki o metalin soğukluğu tenimi dondurdu.
Tam her şey bitti, herkes tebrik için ayağa kalktı derken Cihan Ateş, ceketinin iç cebinden kadife siyah bir kutu çıkardı. Bana doğru bir adım attı. Aramızdaki mesafe kapandığında, burnuma yine o sahil yürüyüşümüzdeki odunsu koku doldu. Kalbim, ona olan öfkemle duyduğum o engel olamadığım çekim arasında sıkışıp kalmıştı.
Kutuyu yavaşça açtı. İçinde, üzerinde ince işçilikle işlenmiş bir anka kuşu figürü olan, pırlantalarla bezeli antika bir madalyon duruyordu. Elini kaldırıp madalyonu kutudan aldı. Salondakilerin hayran dolu bakışları altında, bana biraz daha yaklaşarak fısıldadı:
"Ateşin içinde küllerinden doğanlara yakışır bu..." dedi, sadece benim duyabileceğim bir ses tonuyla. "Sen benim küllerimden doğan Aşkın'ımsın Evin. Bu, bu topraklardaki yeni hayatının ilk hediyesi."
Madalyonu boynuma takarken elleri ensemdeki saçlarıma hafifçe değdi. O an bir titreme geçti vücudumdan. Herkes bizi alkışlarken, ben boynumda Cihan Ateş'in mührüyle, geri dönüşü olmayan bir yolun başlangıcında öylece duruyordum.
Söz kesilmiş, kurdele kesilmiş ve kaderim bir makas darbesiyle ikiye bölünmüştü. Salondaki o ağır hava, yerini tebriklere ve zılgıt seslerine bırakırken ben hala gördüğüm yüzün etkisinden çıkamamıştım. Cihan Ateş, elimi bırakmadan beni büyüklerin yanına yönlendirdi.
Birlikte sırayla el öpmeye başladık. Önce Nasuh Ağa’nın o sert, nasırlı eline uzandım; ardından babam Şeref Ağa’nın titreyen elini öptüm. Babamın gözlerindeki suçluluk duygusunu görmek, yüreğimdeki sızıyı daha da katmerledi. Her el öpüşümde, her "Hayırlı olsun" deyişlerinde, İstanbul’daki Aşkın’dan bir parça daha kopup gidiyordu. Cihan’ın eli her an belimde ya da elimdeydi; sanki oradaki herkese "Bu kadın artık benim korumam altında" mesajını veriyordu. Dokunuşu hala yakıcıydı ama bu sefer o sıcaklık, içimdeki soğuk bir nefretle karışıyordu.
Haznedaroğlu aşireti, törenin bitimiyle birlikte yavaş yavaş toparlanmaya başladı. Cihan Ateş, gitmeden hemen önce tam karşımda durdu. Gözlerinin içine öyle bir baktım ki, orada hem o otel odasındaki terk edilmişliğin hesabını hem de bu berdelin öfkesini görsün istedim. O ise hiçbir pişmanlık göstermeden, sadece sahiplenici bir bakışla beni süzdü.
Onlar konaktan ayrılıp arabaların motor sesleri uzaklaştığında, avluda bir başıma kalmış gibi hissettim. Kalabalık dağılmış, ışıklar sönmeye başlamıştı. Odama çıktığımda, aynadaki yabancıya baktım. Boynumdaki o pırlanta madalyon, bir mücevherden çok bir prangayı andırıyordu.
Hala inanamıyordum... O sahilde dudaklarımı öpen, beni bir masada hiç açıklamadan bırakan "Ateş", aslında abimin hayatı karşılığında satıldığım "Cihan Ağa"nın ta kendisiydi. İçimde devasa bir fırtına kopuyordu; bir yanım ona karşı hala o önlenemez çekimi duyarken, diğer yanım beni bu töreye kurban ettiği için ondan nefret ediyordu. O gece yatağıma uzandığımda, tavanı izleyerek sabahı bekledim. Artık ne kaçacak bir yerim vardı ne de sığınacak bir limanım. Ben, kendi celladına aşık olmaktan korkan, ama o celladın eline bir kurban gibi bırakılmış Evin Aşkın’dım.