Defne'den...
Aybars ve Ozan bizi eve bırakıp gittiler.
Ozan’ı biraz kalbi kırık gönderdik ama olsun… Melis’imin kıymetini bilir.
Eve çıktığımızda sanki günlerce yolculuk yapmış gibi yorgunduk. Resmen koltukların üzerine yığılmıştık.
Melis dudaklarını büzerek,
“Ayy sevgilim üzüldü ama…” dedi.
Göz devirdim.
“Yaaa senin sevgilini sevsinler! Hemen de ‘sevgilim’ de ‘sevgilim’…” dedim takılarak.
Melis koltuktaki kırlenti kaptığı gibi bana fırlattı.
“Çekemiyorsun!” dedi.
Gülüştük.
Odaya gidecek takatim bile yoktu.
Biraz daha olduğum yerde kaldım.
Sonra ağır adımlarla odama geçtim.
Duş aldım.
Vakit daha erkendi ama kendimi çok yorgun hissediyordum.
Yatağa uzandığımda gözlerimi tavana diktim.
Son iki günde olanları düşündüm…
Ama en çok da Aybars’ı.
Sarılışımız…
Yüzüğü parmağıma takışı…
Dans ederken “Bana aitsin” iması.
Her fırsatta elimi tutması…
Hepsi aklıma geldikçe içimde tarif edemediğim hisler uyanıyordu.
O gecenin sabahında Melis odama gelmişti.
Şişen gözlerimi görünce ağladığımı hemen anlamıştı.
“Defne… ne oldu?” diye sorduğunda yemekte olanları anlatmıştım.
Melis' in bi an durup;
“Yanlışlık var,”
“Aybars abim sana âşık olduğunu söyleyecekti.” demesiyle
Kalbim hızlanmıştı.
Sonra Ozan’ı aramıştı.
Ozan’ın anlattıkları beni daha da şaşırtmıştı!
“ Defne’nin çok tedirgin olduğunu anladım. Ailevi sorunlarını halletmeden gönül işine girmeyeceğini düşündüm. O yüzden söyleyemedim demiş.”
Beni düşünmesi… güzel bir şeydi.
Ama o kanıya nereden varmıştı? bilemedim.
Belki de tedirginliğim, geçmişim, suskunluğum…
Onun geri adım atmasına sebep olmuştu.
Bilmiyorum.
Ama bildiğim tek bir şey vardı artık:
Bana âşıktı.
Bunu öğrenmek… içimde tatlı bir sıcaklık bıraktı.
Madem bana âşık…
O zaman birazcık damarına basmaktan zarar gelmez diye düşünüyorum. Hem belki dili çözülür...
Aklıma geldikçe yüzümü gülümseten düşüncelerle uyumuşum.
Gece ne gördüğümü hatırlamadığım, saçma sapan rüyalar gördüm.
Sanki bir şeyler karışmıştı ama ne olduğunu anlayamıyordum.
Sabah alarmın sesiyle uyandım.
Kalkıp kahvaltı hazırladım.
Mutfakta oyalanmak iyi geliyordu.
Sonra Melis’in odasına gidip perdeyi araladım.
“Hanımefendi, bir haftalık istirahatiniz bitmiştir,” dedim ciddi bir sesle.
“Hayata dönme vakti.”
Melis yastığı kafasına çekti.
“Defne sus…” dedi mırıldanarak.
Gülümsedim.
Evet… bir haftalık istirahatten sonra artık dönme vaktiydi.
Nihayet Melis’i de uyandırıp masaya getirebilmiştim.
Kahvaltıyı yarı uykulu, yarı söylenerek yaptı ama en azından kalkmıştı.
Sonra hazırlanıp hastaneye geçtik.
Erken gelmiştik; Melis birden koluma girdi.
“Sabah kahvesi içelim mi?” dedi.
Cevap vermeme bile fırsat vermeden, kolumdan tuttuğu gibi beni kantine çekiştirdi.
Kantine girdiğimizde Hakan hocayla karşılaştık.
“Oo kızlar, günaydın,” dedi gülümseyerek.
Sonra bana döndü.
“Tekrar geçmiş olsun Defne, nasıl oldun?” diye sordu.
“İyiyim hocam, sağ olun. Biraz dinlendim, toparladım,” dedim.
Hakan hocayla ayaküstü sohbetten sonra kahvelerimizi alıp boş bir masaya oturduk.
Tam bardağı dudaklarıma götürmüştüm ki Melis birden,
“Ayy sana söylemeyi unuttum,” dedi.
“Ozan’la Aybars abim acil bir iş için yurt dışına çıkmışlar. Birkaç gün olmayacaklarmış.”
Elim bir an havada kaldı.
“Öyle mi?” dedim olabildiğince sakin.
İçimden geçen küçük bi kırgınlık olmuştu.
Kahveden küçük bir yudum aldım.
Sıcaklığı boğazımı yaktı ama belli etmedim.
“Yoğundur,” diye mırıldandım.
Ama içimden geçirdiğim;
“Hiç değilse gitmeden bir mesaj atabilirdi…” oldu.
Biraz daha oturduk.
Tam kalkacaktık ki kantine Sanem Hanım girdi.
Uzaktan hafif bir baş selamı verdi.
Ne tam bir gülümseme, ne de soğuk...
Ben de aynı şekilde başımla karşılık verdim.
Sonra topuk sesleri kantinde yankılanarak asansörlere doğru yürüdü.
Melis arkasından bakıp fısıldadı,
“Bu kadın her yere böyle süzülerek mi giriyor?”
İstemsizce güldüm.
“Güzel kadın ama…” dedim.
Melis omuz silkti.
“Hımm…” dedi.
“Selvi boylum, dudağı botokslum, allığına kurban olduğum… acaba makyajsız hali nasıldır?”
Kahvemi neredeyse püskürtüyordum.
“Melis!” dedim gülerek.
“Ne var ya?” dedi gayet ciddi bir yüzle.
“Bilimsel merak. Sabah 06.30 testi yapılsın istiyorum.”
Başımı iki yana salladım.
“Sen var ya…” dedim.
“Çok fenasın.”
“Biliyorum bebeğim,” dedi göz kırparak.
“Fenayım… başa belayım.”
Bir diva edasıyla ayağa kalktı. Çantasını omzuna taktı, saçlarını savurur gibi yaptı.
“Hadi gidelim. Sabah sabah enerjimi tükettin,” dedi.
Ve hiçbir şey olmamış gibi arkasını dönüp acile doğru yürümeye başladı.
“Melis!” diye seslendim.
Dönmedi.
“Ayy beni bıraktı…” diye söylendim kendi kendime...
Gün içinde acil yoğundu.
Koşuşturmayı özlemişim.
Sedye sesleri, telaşlı adımlar…
Hepsi tanıdıktı.
Ama gözüm sürekli telefonun ekranındaydı.
Belki mesaj atar diye.
Belki “Günaydın” der diye.
Belki sadece bir nokta bile olsa…
Ama gelen giden yoktu.
En son dayanamadım, ben mesaj attım.
Ekrana baktım.
Saatler geçti.
Cevap yok.
İçimde bir sıkıntı oluştu bildiğin düğüm gibi.
Dün akşam çok iyi ayrıldık aslında
“Bir şey mi oldu?” diye düşünmeden edemedim.
Bulduğum ilk boşlukta Melis’in yanına gittim.
Onun da yüzü düşüktü. Normalde sabah enerjisiyle ortalığı inletti … ama bu sefer sessizdi.
“Ne oldu?” dedim.
Omuzları hafif çöktü.
“Sevgilimle sadece sabah mesajlaştık… Yoğun olacağız dedi. Mesaj attım cevap yok. Arıyorum açmıyor. İçimde bir sıkıntı var…”
Bir an durdum.
En azından sadece Aybars değil…
Ozan’dan da ses seda yoktu.
Demek ki gerçekten yoğundular.
Melis’e döndüm.
Yüzüme sahte de olsa bir gülümseme kondurdum.
“Takılma kuzum yaa… Demek ki gerçekten çok yoğundurlar.”
Sonra odama geçtim.
Koca gün geçti.
Ne arayan var… ne soran.Melis'de benden önce eve geçmişti zaten.
Hastaneden çıkıp eve geldiğimde bir haftalık izinden sonra ilk günün yorgunluğu omuzlarıma çökmüştü. Ayakkabılarımı kapının önünde çıkarıp içeri doğru birkaç adım attım ama sanki sadece bedenim gelmişti eve… aklım hâlâ telefondaydı.
Melis mutfaktan seslendi.
“Defneee geldin mi?”
“Geldim…” dedim yorgun bir nefesle.
Çantamı bırakıp yanına geçtim.
“Eee… Ozan’dan haber var mı?”
Melis dudak büktü ama en azından biraz daha sakindi.
“Toplantıdan toplantıya geçiyoruz, o yüzden arayamıyorum yazmış." dedi
En azından oda iyi bir haber...
Can sıkıntısıyla Halilcan’ı aradım.
Telefon kapalı.
“Offf!” diye koltuğa bıraktım kendimi.
Bugün herkes ya yoğun ya da ulaşılamaz.
Acaba biz geldikten sonra birşeyler oldumu? diyede merak ediyordum...
Ozan'dan
Klinikte durum yine aynıydı.
Abim hâlâ uyutuluyor.
Doktor “iyi merak etmeyin ” diyor.
“Vücudu toparlasın diye uyutuyoruz ” diyor.
Haklı… iyi olsun da uyusun, ama beklemek
insanın içini kemiriyor.
Camın arkasından baktım.
Solgun yüzü, makinelerin ritmik sesi...
Her şey kontrol altında gibi.
Telefon gün boyu susmadı.
İhale soranlar…
“Otele geleceğiz, neredesin?” diyenler…
Toplantı isteyenler…
Hesap soranlar…
Ama masadakilerden ses yoktu.
Dün aynı masada omuz omuza oturan adamlar bugün ortada yok.
Çünkü herkes kendi canının derdine düştü.
Amcamın “Hayalet”i…
Nasıl biriyse artık…
Aylarca ilmek ilmek kurduğumuz düzeni bir günde darmadağın etti.
Ne tehdit var ortada, ne açık bir hamle…
Ama herkes korkuyor.
🌼PAPATYAM🌼
Ekranda adını görmek bile içimi yumuşattı.
Ama açamadım.
Sesim…
Sesim beni ele verir.
“İyi misin?” dese, o iki kelimede çözülürüm diye korktum.
Sevdiceğimi merakta bırakmak istemiyorum.
Geceye doğru ararım dedim kendi kendime.
Sesimden bir şey anlarsa “yoruldum” derim.
“Toplantı uzadı” derim.
Yalan değil… ama eksik.
Amcamla odada bekliyorduk. Odanın içi sessizdi ama telefon hiç susmuyordu.
Asiye abla arayıp duruyordu. Abimin durumunu soruyor, sesi titremesin diye kendini zor tutuyordu.
Asiye abla… Bizim her şeyimizi bilirdi. Bu karanlık dünyamızı, geçmişimizi. Ama bugüne kadar tek kelime etmemişti kimseye. Ne yargıladı, ne sorguladı. Sadece yanımızda durdu.
Tam o sırada kapı çaldı. Doktor elinde dosyayla içeri girdi. Yüzündeki ifade bu sefer daha sakindi.
“Değerleri stabil,” dedi. “Organlarında kalıcı bir hasar görünmüyor. Böyle devam ederse sabah karşı sedasyonu kesip uyanmasını bekleyeceğiz.”dedi.
Bir an konuşmadım.
Sonra içimde bir şey çözüldü.
Dün geceden beri ilk defa derin nefes alabildim. Sanki ciğerlerime saatlerdir girmeyen hava şimdi dolmuştu. Omuzlarımdaki yük bir nebze hafiflemişti.
Amcam gözlerini kapatıp başını eğdi.
“Şükür…” dedi sadece.
Nasıl bu kadar sakin kalabilğinide ayrıca çözemedim. Gözünü bile kırpmadan bekledi.
Amcamın telefonu yine çaldı.
Ekrana baktı. İsmi görünce yüzündeki kaslar gerildi.
Hayalet.
Açtığında tek bir cümle kurdu:
“Güvenli bir yere al… onu bana bırak.”
Kapattı.
“Ne oluyor amca?” dedim.
Gözlerini benden kaçırmadan cevap verdi.
“Abine kurşun sıkan Halit’miş.”
Bir an beynim durdu.
“Halit mi?..”
Masada en çok konuşan, en çok gülen, en çok sadakat nutku atan Halit.
Amcam devam etti.
“O da elimizde.”
İçimde bir şey koptu. Öfke mi, rahatlama mı bilmiyorum. Yumruğumu sıktım.
“Amca, ben—”
Sözümü kesti.
“Hayır.”
Tek kelime. Net.
“Bu saatten sonra sen hastaneden çıkmıyorsun. Abin uyanacak. Yanında sen olacaksın. Diğerini ben halledeceğim.” dedi ve gitti.
Cihan Karaca' dan...
Dünyanın düzeninde iyilikte vardır, kötülükte …
Sadakat de bu düzenin parçasıdır, ihanet de.
Ama kötülüğü en güvendiğin adamdan görmek…
İşte o, insanın içindeki merhameti kemirir.
On yedi yıl önce Nergis’imi toprağa verdiğimde…
Mezarının başında yemin etmiştim.
“Bir daha elime silah almayacağım.”
O narin kadın…
Ne çok yalvarmıştı bana.
“Bırak bu işleri” demişti her seferinde.
Ben ne demiştim?
“Girince çıkamazsın.”
Kendimi haklı sanıyordum.
Aklım başıma geldi ama Nergisim gittikten sonra...
Tamamen bırakamadım.
Ama çevremdekiler bıraktığımı sandı.
Gölgeden yönettim, görünmedim.
Ve evet…
Bu zamana kadarda iyi geldik.
Sokaktan aldığımız, elinden tuttuğumuz,
Makam verdiğimiz, isim verdiğimiz çok adam oldu.
Halit de onlardan biriydi.
Ve bugün karşıma oğluma kurşun sıkan adam olarak geldi.
Arabama bindiğim gibi Hayalet’in attığı konuma sürdüm.
Halit…
Ellerı bağlı şekilde sandalyede oturuyordu.
Hayalet sözümü dinlemişti.
Bir fiske bile vurmamış.
Beni görünce yüzüne umut yerleşti.
“Abi…” dedi.
Sesindeki titrek sevinci duydum. Beni onu kurtarmaya gelmiş sanıyordu.
Hiç bozuntuya vermedim.
Karşısına geçtim.
Ceketimi çıkardım, sandalyenin arkasına astım.
“Anlat,” dedim sakin bir sesle.
“Noluyor?”
Derin bir nefes aldı.
Halit konuşmaya başladı.
Sanki masanın düzenini bilmiyormuşum gibi… en başından.
“Abi bir adam var… adı Gece. İn midir, cin midir bilmez kimse. Yüzünü gören yok. Toplantılara ya online katılır ya da teke tek görüşecekse karanlık bir yerde buluşur…”
Kaşımı hafif kaldırdım.
“Eee?” dedim. “Devam et.”
Yutkundu.
“Yurt dışından biri gelmiş. Kim olduğunu bilmiyorum abi… ama masadakilere daha fazla kazanç sunmuş. Büyük para. Çok büyük.”
Sessiz kaldım.
“Bu durum Gece’nin kulağına gidince hemen tedbir almış. O yabancının bazı işlerini bozmuş. Büyük kayba uğramış adam. Sonra bize ulaştılar…”
“Bize?” derken ?
Başını eğdi.
“Masadakilere. Elden yüklü para gönderildi. ‘O adamı ortadan kaldırın, daha fazlası olacak’ dendi.”
Gözlerimi kısmadan sordum:
“Ortadan kaldırılacak adam… kimdi?”
O işte abi Gece...
“Sonra?” dedim.
Halit gözlerini kaçırmadan devam etti.
“Sonrası abi… sevkiyat gelecek diye plan yaptık.”
“Kimler var işin içinde?”
“Ben… Mustafa, Erdoğan, Salih ve Özcan. Yabancıyla ilk irtibata geçen de Özcan’dı.”
İsimleri tek tek zihnime kazıdım.
“Dikkat çekmek için sürekli görüştük. En sonunda eski depolara çekmeye karar verdik.”
“Geleceğini nasıl bildiniz?” dedim.
Başını kaldırdı.
“Kontrol hastası abi. Her işte uzaktan da olsa izlediğini biliyorduk. Haberi alır almaz geleceğini tahmin ettik. Geniş araziye gizlenip bekledik. Depoları uzaktan gören en karanlık noktaya geldi.”
İçimdeki öfke ağır ağır yükseliyordu.
“Sonra?”
“Çatıştık abi. Benim silahımdan çıkan kurşunla vurulmuş…”
Bir an durdu.
“Sonra ne oldu bilmiyorum. İnşallah ölmüştür.”
Güldüm.
Öyle bir güldüm ki, içerideki tek ampul bile titredi sanki.
Komik gerçekten.
Benim elimden tutup masaya oturttuğum adam…
Benim oğluma kurşun sıkıyor.
Bir de karşıma geçip “inşallah ölmüştür” diyor.
Gülüşüm yavaşça kesildi.
Eğildim. Göz göze geldik.
Ölmedi, Halit,” dedim soğukkanlı ama içimde bir fırtına koparak.
“Ama sen ihanetinin bedelini canınla ödeyeceksin.”
Gözleri büyüdü, titredi.
“Aman abi, sen ne diyorsun?” diye panikle.
Hiç tereddüt etmeden Hayalet’e işaret ettim.
“Bunu da diğerleri gibi yok et,” dedim.
Halit kafasını çevirip arkamdan bakarken hâlâ “Sen nasıl…” dedi.
Ama sesi kayboldu.
Arkamda bağırışlarını duymuyordum artık.
Sadece sessizlik
Sonra…
En son duyduğum şey boynunun kırılma sesi oldu.
Ama bana her şey müstehak…
Kim bilir yaptığım işlerde kaç kişinin canını yaktım, kaç ailenin dağılmasına sebep oldum.
Zamanla en sevdiğimi kaybettim…
Ve şimdi…
Evlat kaybetme korkusuyla karşı karşıyayım.
Aslında her şey ilahi adaletin bir parçası..
Ne ekersen onu biçersin...