Derin Uyku...

3759 Words
Defne' den Büyük çınar ağaçlarının olduğu bir ormanın kenarındayım. Biraz ilerimde annem var. İkimizin de elinde küçük sepetler… Bir an duruyorum. Burayı biliyorum. Annemle böğürtlen toplamaya geldiğimiz orman burası. İçine girmeye korkardım. Çünkü ilerledikçe ağaçların dalları gökyüzünü örter, güneş neredeyse tamamen kaybolurdu. Ormanın çevresi böğürtlen dikenleri ve yabani otlarla sarılıydı; içeri girmek zaten mümkün değildi. Derken annemin sesi geliyor arkamdan: “Bak kızım, önünde bir sürü var. Onları da topla.” Bir tane… bir tane daha… Topladıkça dallar ve dikenler sanki önümde açılıyor. Ama annemin o eski uyarısı çınlıyor kulağımda: “İçeri girme.” Etrafıma baktığımda artık çıkış görünmüyor. Kalın gövdeli, göğe uzanan ağaçlar… Aralarında ancak tek kişinin geçebileceği dar patikalar. Geriye dönüyorum; dalların arasından parça parça süzülen güneş ışığını ve annemin uzakta kalan siluetini görüyorum. “Beni burada bırakma, anne!” diye bağırıyorum. Sesim ormanda yankılanıyor, bana geri dönüyor. Sonra annemin sesi… “Korkma kızım,” diyor. “Unutma, en büyük mutluluk insanın canını en çok acıtan yerden sonra gelir. Işık karanlığın içinden doğar. Gün, zifiri bir gecenin sabrını ödüllendirir. Ben sana inanıyorum. Sen içine düştüğün karanlığı aydınlığa çevireceksin.” “Anne ne demek istiyorsun?” “Gel, çıkmama yardım et… yolu bulamıyorum.” Bir anlığına arkasını dönüyor. Hayır… yanlış görüyorum. Annem beni burada tek başıma bırakmaz. “Anne, gitme!” Ama ışıkta kayboluyor. Geriye sadece sesi kalıyor: “Sen yolunu bulacaksın…” Ağlamaktan bulanıklaşan gözlerimi siliyorum. Çıkışı arıyorum. Ama her gün ışığına yaklaştığımda, dallar sanki inadına daha da büyüyor; geçmeme izin vermiyor. Patika yoldan içeri girmeye çalışıyorum. Mutlaka başka bir çıkış vardır, diyorum kendi kendime. İlerledikçe yüksek dalların arasından süzülen büyük kuşlar görüyorum. Daha önce hiç görmedim onları. Çıkardıkları sesler kulağımı tırmalıyor. Rüzgârla birbirine vuran dalların sesi ayrı bir ürkütücü. İçeri girdikçe orman daha da kararıyor. Baktığım her yer aynı gibi. Garip bir his var içimde; sanki buradan daha önce geçmişim. Arkamdan birinin yürüdüğünü hissediyorum. Bana uzak. Siyah bir varlık. Pelerin gibi bir şeyle sarılı, yüzü görünmüyor. Korkuyorum. Koşmaya çalışıyorum ama ayağıma dikenler batıyor. Ayakkabılarımın bile yok olduğunu fark ediyorum. Yine de durmuyorum, var gücümle yürümeye devam ediyorum. Geriye baktığımda siyah varlığın da yavaşladığını görüyorum. Aramızdaki mesafe hiç değişmiyor. Derken önümde bir anda bir ışık hüzmesi beliriyor. Ona doğru gitmeye başlıyorum. Tam o anda arkamdan bir ses yükseliyor: “Gitme oraya!” Ne kadar bağırırsa bağırsın, ben acıya aldırmadan koşuyorum. Ayaklarım yara bere içinde ama nasıl hâlâ koşabildiğime kendim de inanamıyorum. Yaklaştıkça ışık büyüyor… ve bir anda devasa bir ateşe dönüşüyor. Sıcaklığı bütün bedenimde hissediyorum. Tamam, diyorum. Her şey buraya kadarmış. Kollarımı açıyorum. Ateşin beni içine çekmesini beklerken biri tutup geriye çekiyor beni. Siyah varlık arkamdan öyle bir sarılıyor ki nefes alamıyorum. Kulağıma eğilip fısıldıyor: “Gördüğün her ışığa gitme. Bazıları seni yakar.” Sonra beni bırakıyor. Hiçbir şey söylemeden… Karanlığın içinde kaybolup gidiyor.Arkasından gitmeye çalışıyorum. Adımlarımı hızlandırıyorum ama karanlık yol bulmak çok zor. Tam yaklaştım diye düşünürken sesi yine duyuluyor, bu kez daha sakin, ama daha derin: “Ben geceyim,” diyor. “Hep karanlığım. Yolunu bende bulamazsın." Duruyorum. Ses kesiliyor. Orman nefesini tutmuş gibi. Hiç ses yok... O an annemin sesi düşüyor aklıma. Ne demişti: “Unutma, en büyük mutluluk insanın canını en çok acıtan yerden sonra gelir. Işık karanlığın içinden doğar. Gün, zifiri bir gecenin sabrını ödüllendirir. Ben sana inanıyorum. Sen içine düştüğün karanlığı aydınlığa çevireceksin.” Sözler içimde yankılanıyor. Derin bir nefes alıyorum. Ve karanlığa doğru var gücümle bağırıyorum: “Yolumu seninle bulacağım. Göster kendini.” Sessizlik bir süre daha devam ediyor. Öyle bir sessizlik ki, kuşların bile sesi kesiliyor. Orman tamamen susuyor. Sonra koca gövdeli ağaçlar kenara çekiliyor sanki. Ağır ağır… yol verir gibi. Arkalarında onu görüyorum. Siyah varlığı. Bu kez çok büyük. Neredeyse ormanın yarısı kadar. Yine yüzü yok. Gövdesi karanlıktan yapılmış gibi. Ormanın içinden yankılanan sesiyle konuşuyor; sesi her yerden geliyor gibi... “Yolunu benimle bulacaksan, önce karanlığımdan geçeceksin.” Sonra üzerinden kopardığı siyah örtüyü üzerime atıyor. Bir anda hiçbir şey göremiyorum. Işık yok. Yol yok. Ben yokmuşum gibi. Karanlık her şeyi yutuyor. Ve tam o anda bir ses duyuyorum. Adımı söylüyor:"Defne… uyan güzelim" Kendine geliyor çok şükür diyen başka bir ses oda tanıdık ama tam algılayamıyorum. Bir iki denemeyle yavaşca açabildim gözlerimi etrafıma baktığımda hastane odasındayım Melis ve Asiye abla başımda. "Çok şükür kızım açtın o mavilerini" dedi Asiye abla ben hala neler olduğunu ve nerde olduğumu anlamaya çalışıyorum. Melis geri geldiğinde "bizimkilere haber verdim" dedi. "Bizimkiler kim?" diye geçti aklımdan. Kurumuş boğazım ve catallaşmış sesimle sadece "su " diyebildim... Melis tam su iciriyordu ki, kapı çaldı. İçeriye önce Cihan baba girdi, ardından Ozan ve Aybars. Cihan baba derin bir nefes alıp, “Çok şükür kızım, sonunda uyandın,” dedi. Ozan her zamanki gibi biraz müzipti: “İyi uyudun ha, maviş?” Ama Aybars… Hiçbir şey söylemedi. Sadece öylece bana baktı. Birşeyler olmuş ama hayırlısı..... Aybars' tan Defne’nin evimdeki varlığı bile kalbimin ritmini değiştiriyor. Bu kız içime öyle sessizce işlemiş ki… Ben hangi ara bu kadar kapıldım? diye düşündüm. Bir de Ozan’ın anlattıkları var. Defne’yi ikna etmem gerekiyor. Hafta sonu Samsun’a birlikte gitmeyi kabul ettirmeliyim. Bu mesele orada hallolacak. Gün zaten yeterince yorucu. Aklım bir yandan da Ozan’da kaldı. Bugün sesi kötü geliyordu ama söyletemedim. Dur bı arayayım şunu; İkinci çalışta açtı telefonu; “Efendim abi.” Sesi daha iyi geliyor. “Ozan,” dedim , “oğlum sesin kötüydü bugün, bir şey demedin. Merak ettim.” “Abi,” dedi, “zamanında yediğim hurmalar biraz tırmalıyor.” Az çok anlıyorum konuyu. “Ne yaptın peki" diye sorduğumda.. “Papatyalar imdadıma yetişti abi ,” dedi Sonra ekledi “Abi eve gelmeyeceğim, hastanedeyim. Senin odadayım.” diyip telefonu kapattı. İt herif… resmen yüzüme kapatı. Süründürsün oğlum Melis seni, acırsamda benim yüzüme tükürsünler... Duşumu alıp yatağıma uzandım. Tam uykuya dalmak üzereydim ki kapının önünden Asiye ablanın sesini duydum: “Aybars oğlum, müsait misin?” Kalkıp kapıyı açtım. “Hayırdır abla, bu saatte?” dedim. Telaşla anlatmaya başladı: “Defne kızın odasına su bırakmaya gittim. Seslendim, duymadı. Kapıyı açıp içeri girdiğimde kızcağız yatakta yanıyordu resmen. Seslendim, yine duymadı… sayıklıyordu.”Apar topar Defne’nin yanına koştum. Babam da seslere uyanmış, peşimden geldi. Odaya girdiğimizde manzara gerçekten korkutucuydu. Defne yatakta kan ter içinde ateşten yanıyor aynı anda sayıklıyor ama söyledikleri anlaşılmıyordu. Defne’nin yüzüne biraz su serpiştirdim ama banamısın demedi. Babama dönüp, “ Baba hemen ambulansı ara,” dedim. Odaya koşup telefonumu aldım, Ozan’ı aradım. Açtığında, “Abim, çok mu özledin beni?” dedi. “Zevzekliğin lüzumu yok,” dedim. “Ambulansla Defne’yi getiriyoruz. Melis’e söylersin.” Cevap vermesine fırsat bırakmadan telefonu kapattım.Ambulans geldiğinde sedyeyi hızla içeri aldılar. Defne’nin bilinci kapalıydı. Tepki vermiyordu. Ateşi hâlâ çok yüksekti. Biri hemen tansiyonunu ölçtü, diğeri ateşine baktı. “Yüksek,” dedi kısa ve net bir sesle. “Çok yüksek.” Koluna damar yolu açtılar. Serum bağlandı. Ateş düşürücü ilaç hazırladılar. Alnına ve boynuna soğuk uygulama yaptılar. Bir yandan da sürekli sesleniyorlardı: “Defne… duyabiliyor musun?” “Tepki yok.” Oksijen maskesini yüzüne yerleştirdiler. Nefesi vardı ama yüzeyseldi. Ambulans hareket ettiğinde içerideki hava daha da ağırlaştı. “Bilinç kapalı, ateşli,” dedi sağlıkçı telsizden. Defne kıpırdamıyordu. Sadece dudakları aralanıyor, anlaşılmayan kelimeler dökülüyordu. Sayıklıyordu ama gözleri açılmıyordu. Sirene karışan tek şey, monitörden gelen hızlı kalp atışlarıydı. Hastaneye geldiğimizde acil zaten kalabalıktı. Durumu fark edip diğer acil hekimini de haberdar etmişlerdi. Defne’yi doğrudan müdahale odasına aldılar. Bir süre sonra Hakan hoca geldi. Hızlı adımlarla yatağın yanına geçti. Defne’ye baktı, sonra ambulanstan gelen teknikerden kısa kısa bilgi aldı. Anlatılanları dinlerken başını salladı. “Tamam,” dedi net bir sesle. “Soğuk kompresle başlıyoruz.” Hemşirelere döndü. “Ateşi düşürmemiz lazım. Damar yolu açık kalsın, takipte olun.”diyip yanımıza geldiğinde, yol boyunca Defne müdahaleye hiç tepki vermemiş halen dahada vermiyor. “Ben nöroloji doktorunuza haber verdim, geliyor şimdi,” dedi. Sonra tekrar Defne’nin yanına geçti. Nöroloji uzmanımız Asilhan hoca da geldiğinde, uzunca bir süre Defne’nin yanında kaldılar. Melis arada gelip durumu öğreniyor, sonra tekrar kendi hastasına dönüyordu. Bir yandan acilde başka vakalar vardı; trafik kazası, ciddi durumlar… Ortam oldukça yoğundu. Ozan ve ben bekleme alanında oturuyorduk. Ozan endişeyle, “Abi, noldu kıza birden bire?” diye sordu. "İnan hiç bir şey anlamadım" diye cevap verdim. Kalbim hâlâ yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Bir süre bekledikten sonra Hakan hoca ve Asilhan hoca bekleme alanına geldiler. Gözlerimiz onların üzerindeydi; ikisi de ciddi bir ifadeyle yaklaştı. Hakan hoca başladı: “Defne’nin bilinci kapalıydı, ateşi çok yüksekti. Ambulans içinde ve acilde hızlı müdahale yaptık. Şu an stabil ama hâlâ bilinç tamamen açık değil.” Asilhan hoca ekledi: “Yol boyunca ve acilde yapılan müdahalelere tepki vermedi. Şu an nörolojik olarak tetkiklerini yapıyoruz. Hayati bir bulgu yok, ama uyanması biraz zaman alabilir.” Hakan hoca başını salladı: “Travma ve yüksek stres etkisi büyük. Psikiyatri ile koordinasyon içinde olacağız. Birazdan da odaya alırız malum burası fazla kalabalık geçmiş olsun hepimize" diyip diğer vakalara geçtiler.. Ozan ve ben sessizce dinledik. Ozan bana döndü. “Abi, o lavuk kızın travmasını mı tetikledi? Ben tam olarak anlamadım,” dedi. Başımı salladım, gözlerimi bekleme alanındaki boşluğa diktim. “Galiba " diyebildim " yaşadığı şeyler birikti ve vücudu artık tepki veriyor,” dedim sessizce. Sonra sinirin damarlarımdan ateş gibi geçtiğini hissettim. Hemen Kemal’i aradım. “O iti öyle bir hâle getir ki, değil Defne’nin adını kendi adını bile hatırlamasın !” dedim ve telefonu kapattım.O esnada Defne’yi odaya çıkarmak için asansöre doğru götürüyorlardı. Biz de peşlerinden gittik. Odaya yatırdılar Defne’yi. Ateşi hâlâ yüksekti, ama en azından titremiyordu. Sayıklamaları durmuştu.Tekrar koridora çıktığımızda Melis yeniden geldi. Oda bir anda, “Neden böyle oldu?” diye sordu. Ozan derin bir nefes aldı. “Anlatacağım, ama bak, panikleme tamam mı?” dedi. Sonra akşam üzeri yaşananları anlatmaya başladı. Melis’in üzülüp ağlamasını beklerken, yüzündeki sinir bariz şekilde görünüyordu. Ozan’ın anlattıkları bittiğinde Melis olduğu yerde dönmeye başladı "Bi düşmediler kızın yakasından amına koyayım, ecdatlarını siktiklerim,ama var ya hep o orospu yengesinin başının altından çıkmıştır, o rötarlı piç onun akrabasıydı, onların var ya onların tabutunu taşıyan cemaati sikeceksin" Ozan şaşkınlıkla "niye ki ?" diye sorduğunda artık gülmemek için zor tutuyordum kendimi ama Melis'ten cevap gecikmedi " kalsınlar ortada diye" ekledi. Cevap veremedik, gülsek gülemedik öyle bir duruma soktu bizi. Melis sonra Defne’nin yanına girdiğinde, ben de Ozan’ın omzuna elimi vurdum: "rötarlı piç ne demek kardeşim?" diye sordum "Valla bilmiyorum, duymadığım şeyleri duydum az önce ama repertuar geniş hissediyorum" dedi. Sonra gözlerini bana dikti. “Abi, ben çok yükseldim bu kıza yaa!” dedi, "şiir gibi dökülmedimi dudaklarından" dediğinde, “Allah belanı vermiş kardeşim,” diyerek odaya geçtim. Ama Ozan’ın yüzünde hâlâ anlatılmaz bir ifade takılıydı ve çok komikti. Defne hâlâ tepkisiz; boylu boyunca yatıyordu. Sonra Ozan, Melis’e döndü: “Melis, sana bir şey soracağım,” dedi. Melis’in meraklı bakışları Ozan’ı buldu, ama Ozan “Burada değil, dışarı çıkalım,” dedi. Hep birlikte koridora çıktık. Ozan sordu: “Defne’yle ilgili her şeyi bilir misin?” Melis cevapladı: “Çoğu şeyi bilirim. N’oldu ki?” Ozan devam etti: “Defne’nin bir kuzeni varmış"… Ben kumar oynayan kuzenini soracak sandım ama bilmediğim başka bir konudan girdi. "Defneyle birbirlerine aşıklarmış varmı öyle bişey?" Melis hemen “Aşk falan değil yani, Defne aşık değildi. Hatta aşk bile yok, sadece yakıştırmaydı. Akrabalarından anlaştığı tek kişiydi sonra yakıştırmalar olunca o boş boğaz yengesi evlendiricem sizi falan demiş bi kaç kere Defne de duyunca mesafe koydu araya." "Hmm Defne ile ters bi durumu yok yani" " Yok hatta buraya gelmesine bile o yardım etmiş." “Adı ne kuzeninin?” “Halilcan. Hatta arada bir arar, bir eksiği veya ihtiyacı var mı diye sorar. Yada orda bı dalgalanma olursa arayıp haber verir tedbirli ol diye" "Anladım" dedi ozan ama mevzuyu dinlerken kalbim sıkıştı resmen Defne'nin başka birine aşık olma ihtimali delirmisti beni.. Sonra Asilhan hoca tekrar geldi, yanımıza Melis’le birlikte girdi ve Defne’nin yanına yöneldiler. Ben hemen Ozan’ın yakasına yapıştım: “O it, başka neler anlattı ve sen bana neden söylemedin?” dedim. Ozan derin bir nefes aldı: “Abi, konu hassastı. Yüz yüze konuşuruz diye düşündüm. Başka anlattığı bir şey yok. Aşığı olan kuzeniyle kaçtı ve o geceden sonra da kayıptı.”dedi Yukarıda senin odanda kalırken, Defne’nin tüm kayıtlarına baktım. Hatta güvenlik kameralarına bile; havaalanına bırakıp geri dönmüş, uçağa binmesini bile beklememiş. Telefon mesajlarına bakınca ise sadece normal kuzen konuşmaları vardı; hiçbir anormal şey yoktu. Ozan anlatırken aynı anda, biri boğazımı sıkıyormuş gibi hissediyordum; nefes alamıyordum. bazı parçalar yerine oturuyordu ama öte yandan, hâlâ boğazımı sıkıyor gibi bir baskı vardı; içimde hem korku hem de öfke karışmıştı. Ozan'a dönüp bütün hazırlıkları yap Defne uyanıpta kendini toparlarsa hafta sonunu hep beraber Samsun' da geçiricez" dedim. Şaşkınlıkla " Hep beraber derken abi" diye sorduğunda "sen ,ben ,Defne ,Melis" dedim ama önceliğimiz Defne'nin uyanmasıydı. Babamı arayıp son durumdan haberdar ettim. Artık sabah olmak üzereydi. Asilhan hoca, “Ne zaman uyanacağı belli olmaz,” deyince odama geçtim. Biraz uyusam iyi olurdu; yorgunluk her yerimi sarmıştı. Odamda ki koltuğa uzandım gözlerimi kapattım, ama zihnim hâlâ Defne’deydi. Defne’nin o tepkisiz hâli sürekli aklımda dönüyordu.“Ah be güzelim… Ne kadar üstüne geldiler de kapattın kendini,” diye geçirdim içimden. Ama kendime söz; Ne olursa olsun, izin verdiği sürece hep yanında olucak , asla yalnız bırakmayacaktım. Ne kadar uyuduğumu hatırlamıyorum. Uykumun içinde biri saçlarımla oynuyordu. Kendime geldiğimde başımda Sanem’i görmek, isteyeceğim en son şey bile değildi. “N’apıyorsun sen?” dediğimde, hiç bozuntuya vermeden yanıma sokulmaya çalıştı. Bir an sinirlerim gerildi. Hızla ayağa kalkıp, “Kendine gel Sanem, burası işyeri!” dememe rağmen, omuz silkip, “N’olmuş, çok tatlı uyuyordun,” demesi iyice gerdi beni. Masamın başına geçip yerime oturdum: “Sanem, bak yerini bil. Ben patronum, sen de çalışan. Bu çizgiden geçmeye kalkma,” dedim. Ama ben dedim ben işittim, sanki duvara konuşuyormuşum gibi, gayet rahat bir tavırla karşıma oturup , bacak bacak üstüne attı. “Acildeki doktorun senin evinde ne işi vardı?” diye sordu. Artık kendime hâkim olamıyordum. Elimi masaya vurdum yüksek sesle bağırdım: “Haddini bil Sanem! Benim evimi, benim misafirimi sorgulamak sana mı kaldı?” Sanem irkilerek ayağa kalktı: “Şey… sadece merak ettim…” diye geveledi, lafı hâlâ ağzında. “Artık bir şey anlatma,” diye bağırdım tekrardan. Ozan o sırada içeri girdi: “Sanem, lütfen dışarı çıkarmısın,” diyip onu odadan çıkarttı. Ozan'a dönüp, “Defne’nin yattığı odanın önünde bizim adamlardan biri beklesin. Soran olursa, Defne’nin akrabası olduğunu söylesin. Bu manyağım işine, belli olmaz.” Ozan başını sallayıp: “Tamam,” dedi ve çıktı hemen. Hâlâ elim ayağım titriyor sinirlerime hakim olamıyordum. Kendimi toparladım ve önce Melis’i aradım. Çok sinirliydim bu şekilde yanına geçip kızıda tedirgin etmek istemedim. Melis telefonu açtı: “Buyrun, Aybars bey,” dedi. “Melis, yanında biri yokken bana ‘abi’ diyebilirsin,” dedim. Sonra Defne’yi sordum: “Ateşi düştü ama hâlâ uyuyor. dedi " Bi’ şey olursa, saat kaç olursa olsun ara beni,” dedim. “Tamam abi,” diyip telefonu kapattı. Vay be… Ozan kardeşimdi, şimdi bir de kız kardeşim oldu. Güzel şeyler de oluyor , diye geçirdim içimden.İşleri yoluna koyunca eve geçtim ve babamı gördüm. Hemen Defne’yi sordu. Durumunu anlattım. Babam bir an durup, "kapıya neden adam koyma gereği duydun" diye sordu. Başımı önüme eğip, Sanem’i anlattım: Zordu benim için. Bir anlık bir hevesin, sonrasında başıma bela olacağını bilemezdim. Önceden yaptıklarını da göz önünde bulundurdum . "Tedbir iyidir baba" diyip geçiştirmeye çalıştım. ama babamın "olduğu gibi anlat yardımım olsun diyince yüzümü kızartıp güç bela anlattım.. Babam sessizce beni dinleyip başını salladı " bugün işlerim var onları halledeceğim, ama yarın hastanede olacağım Sanem i bana bırak" dedi.Ulan otuzüç yaşında adamım hayatımda bu kadar utandığımı hatırlamıyorum. ~~~~~ Defne’nin hastanedeki ikinci günü.. Durumunda tek değişme, ateşinin artık yükselmemesi ve sayıklamalarının durmasıydı. Ama hâlâ boylu boyunca hareketsiz yatıyordu. Asilhan hoca normal olduğunu söyledi. “Ne zaman uyanır?” diye sorduğumda ise, “Böyle vakalarda, belki birkaç günde, belki birkaç haftada,” cevabını almak zor geldi bir an. İçimden bir sıkıntı geçti. Her an gözlerim Defne’nin üzerinde, nefesini, küçük tepkilerini arıyordum. Diğer işleri halledip günü akşama getirdim. Defne’nin başında kalabilmesi için Melis’e rapor yazdırmıştım. Kız hem acilde hem Defne’nin yanında perişan olmasın diye… Diğer işler rutin halinde ilerliyordu. Bugün Sanem’i hiç görmedim. Hazırlaması gereken sunumu bile asistanıyla bana yollamıştı. Bu günde akşam oldu ama Defnem hala uyuyor... ~~~~~ Defne’nin hastanedeki üçüncü günü. Durumunda bir değişme yok. Ara ara dudaklarından dökülen sayıklamalar dışında hiçbir tepki vermiyor. Ama bu kez söyledikleri daha net. “Anne…” “…karanlık…” O kelimeler içime oturdu. Yatağının başında eğilip fısıldadım: “Sen uyan güzelim… Seni o karanlıkta bırakanların güneşlerini batırıcam . Sen yeter ki uyan.” Telefonum çaldığında odadan çıktım; arayan babamdı. Hastaneye gelmişti. İşlerini bitiremediği için dün gelememiş bugün geldiğinde ise, dediği gibi önce Sanem’in odasına gitmiş. Yarım saat sonra da benim odama geldi. Söyledikleri çok ağırdı. Babam ilk defa benimle bu kadar sert, bu kadar açık konuşuyordu. Her kelimesi omuzlarıma yük gibi bindi. O an, yer yarılsa da içine girsem diye etrafıma bakındım.... Cihan Karaca' dan Yıllar sonra ilk defa karşıma iki tane gerçekten insan evladı çıktı. Öyle süslü cümlelerle, yapmacık gülüşlerle kendini pazarlayanlardan değillerdi. Defne, sessiz ama derin; Yüreğinin güzelliği yüzüne yansımış, koştururken bile kimseyi incitmeyen, yük almaktan kaçmayan bı kız. Melis... Hayat onada erken yük bindirmiş ama neşesinden bişey eksiltememiş Gülünce gözlerinin içi gülümsüyor İkisi de sevecen, ağırbaşlı, pırlanta gibi kızlar. İnsanın evini, ailesini gönül rahatlığıyla emanet edeceği evlatlar. Hayalimdeki gelin adayları tam olarak bu kızları. Defne’nin hastalandığını öğrendiğinde Aybars’ın yüzündeki korku ve endişeyi görünce, “Tamam,” dedim içimden, “Bu çocuk bu kıza tutulmuş.” Ozan desen zaten Melis’e açıldı. Kurban olduğum, gönlüme göre veriyor. Gece Defneyi ambulansla hastaneye götürdüklerinde, “Aybars, dayanamazsın, tansiyonun çıkar,” diye tutturmuş beni evde kalmaya ikna etmişti.. Ee… Cihan Karaca, yaşlandın artık. Sabaha karşı Aybars arayıp durumu haber verince derin bir nefes alıp yattım. Geç yatmama rağmen erken uyandım. Uzun zamandır, şu babaları hariç it oğlu itlerin neler çevirdiğini sorgulamamıştım. Birkaç telefon konuşmasından sonra öğreniyorum ki; daha dün bir, bugün iki… O küçük fino, kızın güvenini sarsmış. Kendini affettirmeyi başarmış o ayrı bı mesele ... Derken öteki itten haber geliyor; kızın odasının önüne adam koymuş. Demek ki var bir sıkıntı.Bunların siniriyle salonda oturuyordum ki Aybars geldi. “Defne nasıl oğlum?” diye sordum. “Aşırı stresten dolayı vücut tepkiye girmiş,” dedi. “Birkaç gün uyuyabilirmiş.” Kısa bir sessizlik oldu. Sonra sordum: “Kapısına neden adam koydun?” Başını öne eğdi. “Başını eğme,” dedim. “Olduğu gibi anlat ki yardımım olsun.” “Baba…” dedi güç bela.Anlatmak zorundaydı çünkü biliyordu anlatmazsa ve başkasından öğrenirsem sonrası kötü olurdu... “Hastanedeki Sanem’le bir gecelik bir şey yaşadık. Sonrasında saplantılı gibi üzerime kaldı. Daha önce de bana ilgisi olan bazı çalışanlara karşı mobbing uyguladığı kulağıma gelmişti. Ama babasından ötürü hastaneden göndermedim; gözümün önünde dursun diye. Şimdi de Defne’ye olan ilgimden şüpheleniyor. Ben de tedbir almak istedim.” diyebildi .Sessizce dinledim ama içimde kasırgalar kopuyor, tayfunlar savruluyordu. Sonra " bugün işlerim var onları halledeceğim, ama yarın hastanede olacağım Sanem i bana bırak" dedim.Aybars gittikten sonra, en güvendiğim adamım Ubeyde' yi aradım. “Sanem hakkında her şeyi bul, bana gel,” dedim. Gün boyunca diğer işlerle uğraştım. Sorsalar her şeyi Aybars’a bıraktığımı söylerdim. Ama bu ara masadaki işlerle uğraşacak durumu yoktu; mecburen devreye ben girecektim gene.Sonra diğer sevkiyat işlerini de tek tek tamamladım. Akşam olmak üzereyken Ubeyde aradı. Telefonu açtığımda söyledikleri pek iç açıcı değildi. Bu gece yapılacak sevkiyat için masa sevkiyatı durdurmuş ve görüşme talep ediyormuş. dedi “Tamam, bütün tedbirleri alın. Görüşmeye ben katılacağım,” dedim. Ardından, “Diğer işi de unutma,” diye hatırlattım ve telefonu kapattım. İçimden bir sıkıntı geçti; bu hiç iyi olmamıştı.Ertesi gün ilk iş, yine Defne’nin durumunu öğrenmek oldu. Sonrasında Alınan tedbirler doğrultusunda toplantıya online katıldım. Bizim yüzümüz görünmezdi; alınan önlemler, başka birinin konumumuzu ya da IP adresimizi bulamayıp kim olduğumuzu anlamasınlar diye alınan küçük çaplı önlemlerdi. Uzunca süren bir toplantıdan sonra sevkiyatın pürüzleri giderildi. Sonrasında Ubeyde ile diğer meseleyi konuşmaya başladık. Ubeyde’nin söylediğine göre, sevkiyatlarda pürüzü çıkaran kişi bu Sanem denen kadının babasıymış. Kızda bizde çalışıyor gibi görünüyor ama asıl işi babasının işlerini yürütmek. “Hmm demek Aybars bu yüzden gözünün önünde tutmaya çalışıyor.” Babası, aklınca her sevkiyatta sıkıntı çıkarıp bizim kim olduğumuzu açığa çıkarmayı planlıyormuş. Kızı da güçlü, koca adaylarının arasına Aybars beyi koymuş … artık hangisine kendisini yamarsa babasına damat diye yandaş yapacak.. “Başka?” diye sordum. Önüme bir kaç samimi fotoğraf ve bir liste bıraktı; baya kalabalıktı. “Halı sahaya çıksak, yedeklerle birlikte dört takım kurulur,” diye düşündüm. “Bunlar ne?” diye sordum. Ubeyde cevapladı: “Babası’nın çevresindeki güçlü damat adayları.” dedi."Tövbe estafirullah"dedim "hayırlı evlat, düşman başına verme Yarabbi.... " Ertesi gün ilk işim hastaneye gitmek oldu. Yönetim katına çıkar çıkmaz, Sanem denen kadının odasına yöneldim. Asistanıyla birlikte bir sunumun üzerinde çalışıyorlardı. Asistanına çıkmasını işaret ettim; itiraz etmeden odadan çıktı. Kapı kapandığında odada yalnızdık. Sanem, kısa bir şaşkınlığın ardından profesyonel bir ifadeyle konuştu: “Hoş geldiniz Cihan Bey, size nasıl yardımcı olabilirim?” Sanki hiçbir şey olmamış gibi… Vakit kaybetmedim. Elimdeki fotoğrafları ve listeyi masanın üzerine bıraktım. Yüzündeki ifade bir anda çözüldü. Şaşkınlığını gizleyemedi. “Bu… bu ne demek Cihan Bey?” dedi. Sandalyeye yaslandım, sesimi yükseltmeden ama her kelimeyi tartarak konuştum: “Bak kızım,” dedim. “Kızım diyorum, lafın gelişi. Senin gibi bir kadını değil gelin, evimin yakınına süs eşyası olarak bile yaklaştırmam.” Masadaki kâğıtlara baktı, sonra tekrar bana. Devam ettim: “Şimdi… bu fotoğrafları listedeki diğer sevgililerine de göndermemi istemiyorsan, Aybars’tan uzak duracaksın. Yoksa foyan ortaya çıktığında, baban bile seni kurtaramaz.” Balık gibi ağzını açtı kapadı, ama tek bir kelime bile çıkmadı ağzından Yerimden kalktım, kapıya yöneldim. Tam odadan çıkacakken durup arkamı döndüm. “En kısa zamanda istifanı masamda istiyorum,” dedim. Cevap vermesine fırsat bırakmadan kapıyı açtım ve çıktım. Koridorda yürürken hiç oyalanmadım. Telefonu çıkarıp Aybars’ı aradım. Odasındaymış it herif... Odasına vardığımda, odanın ortasında beni bekliyordu. Bu zamana kadar bir kere bile masanın başında oturup benimle konuşmamıştı. İçeri girdiğimde gergince bekliyordu; bende sessizce koltuğuna oturdum. Birkaç sağa sola sallandıktan sonra derin bir nefes aldım . “Bak oğlum,” dedim. “Hayatımdaki tek kadın annendi. Onu kaybettikten sonra bile başka bir kadına kadın gözüyle bakmadım. Kadın gibi değerli bir varlığı hiçbir zaman bir ihtiyaç olarak görmedim.” Bir an durdum, nefesim ağırlaştı. " Bir erkeğin en büyük düşmanı, doyuramadığı nefsi ve sahip çıkamadığı uçkurudur. “Ama sizi serbest bırakmakla çok büyük bir hata etmişim. Bunu anladım. Özgürlükle sorumluluğun arasındaki çizgiyi öğretememişim demek ki.” Sözlerim, odadaki sessizliği ağırlaştırdı. Daha da ağır konuşacaktım ki, Aybars’ın telefonu çaldı. Arayan Melis’ti. “Defne kendine geliyor,” dedi.. Koşarak Defne’nin odasına gittik. Ozan kapının yanında belirdi; ardından içeri girdiğimizde Asiye de oradaydı, merak edip ziyarete gelmiş. Önce ben içeri girdim. Kızım gözlerini açmıştı. Yanına yaklaşıp fısıldadım: “Çok şükür, kızım… sonunda uyandın.” Ozan gülerek ekledi: “İyi uyudun ha, Maviş.” Ama Aybars… sadece sessizce, şükrederek bakıyordu. Güzel kızım olan bitenden haberi yok şaşkın şaşkın etrafına bakıyordu ....
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD