BÖLÜM 4

2137 Words
Bir zamanlar bende aşık olmuştum değil mi hayır yani aşık olmuş olmam lazım! Kaç yaşına geldim ama elimde elle tutulur, gözle görülür herhangi bir ilişki yoktu. Ne kadar geçmişe gidersem gideyim, ne kadar düşünürsem düşüneyim ilk aşkım kimdi hiç hatırlamıyordum. İlk aşk, ilk hoşlanma, kalp çarpıntısı gibi şeyler neden bende yoktu ki? Gerçi şu anı göz önüne alınca olmadığı daha iyi gibiydi. Salih abilerle yediğimiz yemeğin üzerinden bir hafta geçmişti ama Selvi hala yemekten bahsediyordu... Asıl bahsettiği şeyin yemek olmadığını umarım anlamışsınızdır, asıl mesele Salih abiydi. Açıkçası o akşam ki yemekten sonra çalışma temposuna atılmış ve pek fazla sahile inmemiştim ki indiğim zamanlarda bile onları görmemiştim ama Selvi'ye kalırsa görmeme gerek yokmuş adamı aramam yeterliymiş de neden arayayım ki? Sözlü teşekkür ettim mi, ettim. Teşekkür mahiyetinde yemeğe davet ettim mi, ettim. E tamam o zaman daha ne diyerek adamı arayayım ki ben? Telefon kulağımda Selvi benim ne kadar duygusuz olduğuma, sevenleri birleştirmem gerektiğine dair şeyler sıralıyordu ama tüm onları basit bir şeymiş gibi algılıyordum. Gerçi alışmıştım ki ben bu duruma, Selvi üniversiteden beri onlarca adamdan hoşlanmış ve o onlarca adamı ben dinlemiştim. Şu anda konuşmanın ana fikri Salih abiydi ve yakın zamanda onunda unutulacağını düşünüyordum. Sonuçta bugüne kadar kaç tane adamı unuttu bunu mu unutmayacak... İçimden bunları düşünmeme rağmen Selvi'ye daha ılımlı yaklaşıp kahve içmeye davet edeceğimi falan söyleyerek telefonu kapatmıştım. Elbette davet etmeyi düşünmüyordum yine bir yerlerde denk gelsek birbirimize selam verirdik ama ocakbaşı teklifini bile unuttuğunu düşünüyordum. Aslında yeni birileriyle tanışmak iyi olabilirdi, iş yerinde ne kadar başkalarıyla arkadaş olursak olalım hep bir soğukluk oluyordu aramızda ama onlarla başka yerde tanıştığım için muhabbetimiz daha farklı olur diye düşünmeden edemiyordum. Bu düşüncelerle evin içinde durmaktansa pazar akşamı için küçük bir yürüyüş yapmaya karar verdim ve yine sahile indim. Kulaklıklarım kulağımda sevdiğim bir müzikle hafif tempolu koşarken bankta bu sefer sadece Ömer'i gördüm. Dimdik oturmuş karşıya bakıyor ve sanki bir şeyleri bekliyor gibi duruyordu. Onun beni fark ettiğini sanmıyordum bu yüzden tempomu bozmadan yanından geçip gittim ama dönüş yolunda hala aynı yerde ve aynı pozisyonda oturduğunu görünce yanına doğru ilerlemeye başladım. Onu tanıdığım andan itibaren ki dalgınlığı ve mutsuzluğunu göz önüne alınca belki konuşmaya ihtiyacı vardır diye düşündüm. Ayrıca en çok beni meraklandıran etrafında Salih abinin olmamasıydı. Birbirlerinin neye ihtiyacı olursa o kişi olacağını söyleyen insanların birbirinden ayrı olması beni şüphelendirmişti. Ne kadar yanına yaklaşsam da hala farkımda değil gibiydi hatta banka oturduğum da bile dönüp bakmadı. Bende onunla birlikte bir süre denizi seyrettim ve sonunda kendimi fark ettirmek için "Sanırım hala problemlerine bir çözüm bulamadın?" diyerek konuşmaya başladım. Ben konuşunca silkelendi ve beni yeni fark ettiğini belli eden şaşkın bakışlarla bana döndü. "Problemler çözülmek için varlar sanıyordum ama bazıları bizim dışımızda geliştiği için beklemekten başka çözüm yolu yokmuş meğer." dedi. Ne olduğunu bilmiyordum ama bunu dediği için daha da meraklanmaya başlamıştım. Yine de o anlatmak istemiyor diye düşünerek ne olduğunu sormak yerine konudan uzaklaşmaya çalışarak "Sen burada tek başına beklerken senin nöbet arkadaşın nerede peki? Genelde birlikte beklerdiniz siz?" deyince dudağının ucunda küçük bir kıvrım oluştu. Tam olarak güldüğünü söylemek zordu ki onu daha önce gülerken görmemiştim ama bunun gülümseyişe yakın bir şeyler olduğunu söyleyebilirdim. "Nöbet arkadaşım şu an hastanede nöbet tutuyor." diyerek gözlerini benden çekip karşıya dikti tekrardan. Hastane lafını duyunca endişelendim ve Salih abinin iyi olup olmadığını sordum. "Salih iyi, çok iyi ama babam hastanede ve ben orada çaresizce beklemekten o kadar yoruldum ki kendimi buraya attım." dedi. Dolaylı da olsa sonunda sorununu öğrenmiştim. Bir yandan Salih abinin iyi olduğunu duyduğum için rahatlamış bir yandan da sorunun ne olduğunu anladığım için üzülmüştüm. Babamla aram ne kadar kötü olursa olsun hastaneye düşecek olsa eminim ki bende Ömer gibi güzel bir haber beklemekten kafayı yerdim bu yüzden ona ne söyleyeceğimi bilemedim. Ama bir anda içimden gelerek ona doğru döndüm ve sarıldım. Başta sarıldığıma ben bile şaşırdım ama yine de sarılmayı bırakmak yerine sağ elimle sırtını pışpışlayarak "Eminim ki bu da geçecek ama sen güçlü olmalısın ki babanda orada güçlü olsun. Ne olursa olsun oğlunun, arkasında kalan her şeye dağ gibi durup sahip çıktığını düşünüyordur o yüzden şimdi burada böyle umutsuzca oturmaya hakkın yok. Kısa bir süre için burada durup dinlenebilirsin ama sonra silkelen ve kendine gel baban hala hayatta." diyerek konuşmayı sonlandırdım. Onun üstünde takım elbise varken bende ise spor kıyafetler vardı ve ben koştuğum için biraz da terliydim. Buna rağmen ne kadar tezat olursak olalım birilerine ihtiyacı olduğunu düşünerek ona sarılmaya devam ettim ve bir süre sonra onunda kollarının beni sardığını hissettim. O an birbirimize çok çok yakın olduğumuz için sessizce omzumda ağladığını biliyordum ki "Teşekkür ederim." dediğinde çıkan sesinden de ağladığını kesinleştirmiştim. Bir kaç dakika daha sarıldıktan sonra kendini geri çekti ve tekrar karşıya döndü. Sonunu düşünmeden sarıldığım için utanan taraf ben olmalıydım ama o da omzumda ağladığı için utanıyor olabilir diye düşündüm ki bir anda ayaklandı ve "Benim artık hastaneye gitmem lazım." dedi. Bende ayağa kalkarak "Evet, evet saat geç oldu bende eve gideceğim zaten." dedim. Benim gideceğimin tam tersi yönü göstererek arabasının orada olduğunu söylediği için ikimizde farklı yönlerde yürümeye başladık. Eve gelene kadar arkama bakmadan ilerledim ama eve girip kapıyı kapatınca kafamı kapıya yasladım ve aptal olduğumu söyledim. Hayır sen ne diyerek elin adamına sarılıyorsun ki? Daha önce kaç kere gördün de empati yapıp şak diye sarıldın acaba? Ayrıca bu ter kokusu benden mi geliyor, ben bu kokuyla adama sarılırken hiç mi utanmadım acaba? Kafam da binbir türlü düşünce geçiyordu ve zihnimi sakinleştirmek için kendimi banyoya attım. Banyodan sonra zihnim sakinleşmişti ve bunu kutlamak için kendime güzel bir Türk kahvesi yapıp fincanımla balkona çıktım. Hava bir yandan eserken bir yandan da beni rahatlatıyordu ve ben kahvenin tadını çıkarak İstanbul'u izliyordum. O sırada telefonumun sesi tüm ortamı bozdu ve içimden yine Selvi olduğunu düşünerek gönülsüzce telefona bakmaya gittim. Ekranda Salih abinin adını görünce şaşkınlıkla telefonu açtım ve "Salih abi?" dedim onun olduğundan emin olmak için. "Teşekkür ederim Yasemin. Sanırım sahilde Ömer'le karşılaşmışsın ve her ne dediysen şu an çok daha iyi olarak bize döndü." dediğinde şaşkınlığım daha da artmıştı. Elbette benden bahsedeceğini düşünüyordum ama onu bu kadar iyi hissettirecek ne söylediğimi bende bilmiyordum bu yüzden hiç önemli bir şey söylemediğimi belli ederek "Genel şeyler, sanırım babası hastanedeymiş o yüzden herkesin söyleyebileceği şeyleri söyledim ama başkasından duymak iyi gelmiş olmalı." dedim. Ömer'in orada olanların ne kadarını anlattığını bilmiyordum ama ona sarıldığım kısımları detaylarıyla anlatmadığını ummaktan başka bir şey gelmiyordu elimden ki Salih abinin konuşmasına bakarak anlatmadığında inanıyordum. "Olsun herkesin söylediği şeyleri söylemiş olsan bile belli ki bu daha etkili oldu. En azından şu an daha dik duruyor ve umutları tazelenmiş gibi bu yüzden teşekkür ederim tekrardan. Şimdi kapatmam lazım ama Selvi geldiğinde kesinlikle görüşelim." diyerek telefonu kapattı. Ben bir elveda bile diyememiştim ama olsundu bir yandan Ömer'in daha iyi olduğunu duymak bir yandan da Salih abinin verdiği ocakbaşı sözünü hatırlıyor olduğunu anlamak bana iyi gelmişti. Saatler artık ilerlediği için bende yatağıma geçmiş ve umut dolu bir yeni haftaya başlamak için uyumaya başlamıştım. Bu yeni haftada işler diğer günlere nazaran daha sakin geçiyordu bu yüzden insan kaynakları ekibi olarak yeni çalışma arkadaşları edinmek için nasıl bir yol izlememiz gerektiğine dair toplantı yapmıştık. Herkesten farklı fikirler çıkmıştı ve ben içlerinden bazılarını gerçekten çok beğenmiştim bu yüzden beğendiğim maddeleri konuşmak amacıyla insan kaynakları departman müdürü olarak yöneticimle bir görüşme ayarlamıştım çarşamba günü için. Bahsettim mi emin değilim ama yöneticim aynı zamanda benim üniversiteden arkadaşımdı. O okulu işi babasından devralmak için okumuştu bense dişimi tırnağıma takarak iyi bir yerlere gelme amacıyla okurken tanışmıştık. Ozan'la tanıştığımda o 23 yaşında bense 18dim şimdiyse ikimizde bir hayli büyümüştük. İlk tanıştığımız sıralarda muhabbetimiz o kadar iyi değildi ama sonra sınıf içi grup ödevleri, benim erkek kankalar edinmem ve onları sahiplenmem dolaysıyla muhabbetimiz daha da iyi olmaya başlamıştı. Mezun olmadan önce başımı bir belaya sokmuştum ve onun yardımı sayesinde de o beladan kurtulmuştum bunun karşılığı olarak da önce stajımı onunla birlikte yapmış ardından da işe onların şirketinde başlamıştım. Başta insan kaynaklarında çalışan herhangi bir elemandım ama geçen yıldan itibaren bir önce ki müdürün emekliliğini istemesiyle müdür pozisyonuna geçmiştim. Ozan, sosyal hayatımızda iyi bir arkadaş iş hayatımızda ise iyi bir patrondu ve ikisi arasında dengeyi çok iyi sağlıyordu. Şirkette bulunan herkes arkadaş olduğumuzu bilmesine rağmen onların yanında birbirimize hanım-bey olarak seslenirken başkaları olmadığında tekrar üniversite arkadaşı oluyorduk. Çarşamba günü gelip çattığında elimde beğendiğim fikirlerin olduğu dosyayla Ozan'ın odasına gelmiştim. Sekreteri -önceden babasının sekreteri olan 50li yaşlarda olmasına rağmen hala dinç bir kadın- Hacer Hanım'a "Ozan Bey içeride mi?" diye sordum. Beni görünce gülümseyerek yerinden kalktı ve "Hoş geldiniz Yasemin hanım, Ozan beyde sizi bekliyordu. Lütfen buyurun!" derken çoktan kapıyı tıklatmış ve benim için kapıyı açmıştı. İçeriye adımladığımda Ozan'ı masasında tüm heybetiyle otururken gördüm. Sanırım onunda meşgul olduğu bir şeyler vardı ki masasının üzeri ve gömleği bir hayli dağılmıştı. Benim geldiğimi görünce "Hacer Hanım, Yasemin Hanım çıkana kadar rahatsız edilmek istemiyorum bakalım saygıdeğer insan kaynakları müdürümüz bize ne yeni fikirler getirdi?" diyerek gülümsemişti. İçecek bir şey isteyip istemediğimizi sorduktan sonra Hacer Hanım kendi yerine geçmişti. Ne zaman Ozan'ın odasına girsem ben çıkana kadar tüm işlerini bekletmeye alırdı. Bu yüzden şirkette bazı kişilerin bizim aramızda bir ilişki olduğuna dair dedikodu yaptığını biliyordum ama buna rağmen ikimizde bunu önemsemeden bu şekilde görüşmeye devam ediyorduk. Hacer Hanım odadan çıktığı an ben odada bulunan büyük kanepeye doğru yönelip ayağımda ki topuklulardan kurtulmuştum. Üzerimde ki eteğin el verdiği ölçüde dizlerimi yukarı çekip oturduktan sonra "Bu şirkette en çok senin odanı seviyorum, topuklu giymek zorunda olmadığım tek yer." dedim. Ozan gür kahkahasını ortalığa saldıktan sonra koltuğundan kalktı ve büyük kanepede yanıma oturup bana eşlik etmeye başladı. İşe ilk başladığımız zamanlar gerçek bir patron-çalışan olarak toplantı yapmaya çalışmıştık ama ne zaman sadece ikimizin olduğu bir toplantı yapıyor olsak bir anda kendimizi üniversitede ders çalıştığımız anlarda ki gibi buluyorduk bu yüzden bir süre sonra ikimizde patron-çalışan yerine baş başayken üniversite arkadaşı olarak fikirlerimizi konuşmaya başlamıştık. Ozan oturduğu yerden bana göz kırparak "İstersen tüm binada topuklu giymeden gezmeni sağlayabilirim diyorum ama sen evlenme teklifimi kabul etmiyorsun." demişti. Birbirimize hala bu şekilde takılıyorduk hatta 30 yaşına kadar bekar olursak diye söz vermiş bile olabilirdik ama biliyorduk ki ikimizin de söz verdiği tek kişiler biz değildik. "Bebeğim asıl seninle evlenirsem daha çok dikkat etmem gerekir. Patron karısı olarak günlük hayatımda bile topuklu giymek zorunda kalırım." diyerek takılmıştım. Bir süre günlük hayatımızdan konuştuktan sonra ikimizde asıl konu olan işe geçmiştik. Bazı konularda anlaşmış ve orta yolu bulmuşken bazı konularda eksikliklerimiz daha çok ortaya çıkmıştı. İkimizde ayrı ayrı notlarımızı tuttuktan sonra yeni işe alımlar için işe başlayacağımız tarihi kesinleştirmiştik. Öncesinde İK ile bir toplantı yapıp süreç planlaması ve ilan için hazırlanmalıydık ama elimizde bir tarih olduğu için o güne kadar bitireceğimizi biliyordum. Haftanın diğer günleri süreç planlaması ve normal işleyişle geçmişti. Bazen hayatımın bu kadar monoton olmasından kaynaklı sıkıldığımı söylüyordum ama ne zaman hayatımda yeni bir şey olacak olsa strese giriyordum. Bu yüzden ne kadar şikayet edersem edeyim hayatımı olduğu gibi kabul ediyordum. Ailemi, arkadaşlarımı, benliğimi hayatımı böyle kabullenmiştim ben. Bu kabullenmişlikle hayatıma devam ediyor, işten eve, evden işe gidip arada sahilde yürüyüş yapıyordum. Önceden daha heyecanlı bir hayatım vardı ama hayatta yol kat ettikçe hayatımdan bazı heyecanları çıkarmıştım. Arada sırada üniversiteden arkadaşlarla görüşüyor ve eski günleri yad ediyorduk ama hiç birimizin eski günlere dönmek için bir çabası olmuyordu. Bu düşüncelerle haftayı bitirip yeni haftaya başlamış ve hatta yine haftayı ortalamışken akşam işten eve gelince Serhat beni aramıştı. Saat biraz geçti ama konu ikimiz olduğunda saatin ne kadar geç olduğu bizim için önemli değildi. Onun aramasını görür görmez telefonu açmıştım ama karşıdan sadece ağlama sesleri geliyordu. Bir süre ses çıkarmadan dinledikten sonra "Serhat." diyerek varlığımı belli etmiştim. Daha önce ağladığını görmemiş ya da duymamıştım elbette kötü anlarımız olmuştu ama asla ağlayacak kadar kötü değildi. Bu yüzden iyi misin diye sormak yerine onun anlatmasını bekliyordum telefonun karşısında. Zaten Serhat'ta bir süre ağladıktan sonra sakinleşmiş gibiydi ara ara hıçkırıkları duyuluyordu ama ilk ana göre daha iyi olduğuna emindim. "Badi, evleniyor." dediğinde ne olduğunu anlamıştım. Onu terk eden nişanlısı başkasıyla evleniyordu. Serhat daha az seviyor, kız bambaşka seviyor diye herkese anlattığım kız Serhat'ı yarı yolda terk etmiş ve başkasını bulmuştu. Ağlama sesleri tekrar gelmeye başladığında "Baştan anlat her şeyi, nasıl oldu bu, nereden öğrendin?" diye sordum çaresizce. "En başından olmasa bile beni aldatıyormuş belli ki. Benimle düğün salonu bakarken onunla nişan kıyafeti bakıyormuş. Beni sevdiğini söylerken onu da seviyormuş." dediğinde içimde bir yerlere dokunmuştu Serhat. Sohbeti eğlenceli, deli dolu olan adamın böyle konuşması bana garip geliyordu ama karşımda konuşan adam gerçekti. "Nasıl öğrendin?" diye sordum. Detayları anlattırmak onu daha çok üzüyordu ama içinde ki zehri de kussun istiyordum. Kızın sosyal medya hesabında yapılan son hareketliliklerden adamın hesabını bulmuş ve o hesapta nişan fotoğraflarını görmüştü Serkan. Başkasından duymuş olsa saçmala uydurmuşlardır derdim ama gözünün gördüklerine bakarak uydurma bir haber değildi. Böyle durumlarda ne denir, nasıl teselli edilir bilmiyordum ama uzunca bir süre konuştuktan sonra telefonu kapatmıştık. Sanırım hayatımın herhangi bir döneminde aşık olmadığım için şanslıydım, hayatım yeterince zorken neden birini bu hayata almak isteyeyim ki diye düşünmeden edemedim. Biraz daha balkonda derin düşüncelerimle birlikte rüzgara karşı durduktan sonra yatağıma geçip uyudum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD