Hayatımız bizzat kendimiz dışında başka kimseyi ilgilendirmediği halde kimi zaman farklı kişileri orta yere konumlanmış halde buluruz. Yaşamaya alışkın olduğumuz durumun değişeceğinden, dahil olanların farklılaşmasıyla alt üst olacağından korktuğumuz için öncesinde gereksiz olan her şeyi kapı dışarı etmek isteriz. Eğer insan, büyük bir kararlılıkla bu dediğini yapıp yaşamında sadece kendi sözünü değerli kılarsa birçok şeyi aynı anda başarmış demektir.
İnsanların yarattığı kalabalık her zaman neşeli olamamakla beraber acıtan bir yanılgıya, keskin bir hayal kırıklığına, parçalanmış türlü umutlara, yavaş yavaş büyüyen duygusal bir boşluğa dönüşebilir. Birtakım toplulukları hayatına eklemek büyük bir cesaret olurken, kalabalığı sevip sevmememiz de onlara ne kadar dahil oluşumuza bağlıdır aslında.
Süregelen yalnızlığıma alışmaya çalışırken bir tane garip insan değil sekiz acayip kişiyi aynı anda tanımıştım. Günler farklılık gösterse de önem teşkil etmiyor, onların hayatlarının zor oluşu kendi dünyamı da elbette daraltıyordu. Kimi zaman düşündüğüm tek şey bir araya gelişimizi mecbur kılan ormandaki karşılaşmaydı. Noyan'ı gördüğüm ilk anda onu katil sanmıştım ve acı bir şekilde gerçekleşecek ölümümü titreyerek hayal etmiştim.
Gerçekten karşıma mühürlüler çıkmasaydı zarfı bırakan düzenbaz mı bu dediğimi gerçekleştirecekti? Belki o gün hayattan sonsuza kadar kopacak ve babama, kim bilir bir ihtimal anneme kavuşacaktım. Eğer bu kaçınılmaz son ise ve aslında henüz zamanım gelmemişse beni hayatta tutan mühürlüler mi olmuştu? Bir yanım onları gördüğüm zamanı değiştirmek isterken diğer yanım da onlar sayesinde hayatta kaldığımı fısıldıyordu.
Artık yalnız kaldığımız bulutlu akşam vaktinde konuşmamaya çabalasam da ortaya bazı şeyleri dökmeye niyetliydim. Şimdi hobi odasında kitap okur gibi dururken cümlelere odaklanamıyor, zihnime kelimeleri bile aktaramıyordum. Alexander'ın da bugün Yunanca ve daha öncesine ait olan alfabeleri karıştırmadığını, kalın el yazması kitaplara gömülmediğini fark etmiştim.
"Bugün seni anlamam oldukça zordu," diye fısıldadım, bakışlarımı sözde okuduğum kitaptan ayırmadan.
Tek kaşını kaldıran Alexander merakla, "Hangi konuda?" diye sormaktan çekinmedi.
Küçük bir tebessümü layık gördükten sonra, "Bir değil birçok konu olduğunu bilmen de güzel," diye ekledim.
Şüpheyle bakmaya devam eden Alexander, okuduğu kitabın kapağını kapadı. Sandalyesini öne çekip, masaya kollarını dayayarak dinleme pozisyonu aldı. Ağzını açıp bir şey söylememiş, düşüncelerimi ortaya dökmemi beklemişti.
Durumu görmezden gelsem de bu sürece daha fazla dayanamayacağımı anladım. Hızlı bir hareketle okuduğum kitabı kapatınca ayraç kullanmam, benim de kitabı aslında okumadığımı ortaya koyuyordu.
Gergin görünmemeye çalışarak, "Ben gitmek istediğimi söylerken dışarının tehlikeli olduğunu ima ettin ve bu şüphe uyandıran bir davranıştı," dedim gözlerimi dikerek.
Bakışlarını çekmeden konuşan Alexander, "Gerçeklerin şüphe uyandırması benim suçum olamaz," dedi kuru bir sesle.
Söylediği söz bitince ağzı sımsıkı kapanan insanlardandı ve tekrardan konuşması için hamle bekleyen bir yapısı vardı.
"Sadece bu da değil," diye mırıldandım. "Sağlıklı düşünemediğim zamanlarda sana yardım ister gibi baktığımda sen hep kalbimi yerinden oynatacak kadar soğuk bakışlarla karşılık verdin."
Gözlerini kaçıran Alexander alnını kaşıyarak, "Çünkü sen gayet iyi konuşuyordun ve bana ihtiyacın yoktu. Hem inan bana benim söylediklerimdense senin dile getirdiklerin onlar için daha tesirli," diyerek samimiyetle açıkladı.
İkna olmadığımda daha fazlasını duymak istesem bile ne soracağımı bilmiyordum. Kafamda ölçüp tarttığım ama dile getirmediğim bazı şeyler olduğunu belli eder gibi yerimde kıpırdanıyor, bakış noktalarımı sürekli değiştiriyordum.
Alexander usulca geriye doğru yaslandı. Kollarını birleştirerek konuşmadan önce tavırlarımı inceledi. "Senin şüphe uyandırabileceğin tek konu kelimeler değil, bunun farkındasın."
Duyduklarımın etkisiyle hızla ayağa kalktı ve işaret parmağımı ona doğrultacağım sırada vazgeçip kolumu hışımla indirdim. "İşte tam olarak bundan bahsediyorum! Söylediklerinle insanların kafasında hep acaba dedirten soru işaretleri bıraktın bugün. Mesela, Vera yalan söylemekten nefret eder, derken bana bakışlarını gören biri bunun tam tersinin doğru olduğunu düşünürdü."
Birleştirdiği kollarını tekrardan çözerken gözlerime durgunca baktı. "O zaman o insanlar seni tanımıyor demektir," dedi üzüntüyle. Başını öne eğince, "Onlar da hep imalı konuşuyor ama sen sadece benim kısa laf karmaşalarımı görüyorsun," diyerek duygularını dile getirdi. "Her biri ne hissettiğini umursamadan kararlar alırken sadece bir köşede durup sıramı beklemem bile beni suçlu yapıyor."
Duymayı beklemediğim bakış açısı karşısında öylece dikilmekten başka bir şey yapamadım. Alexander'ın tekrardan bana bakmasını beklerken öfkeden yoksun halde etrafı taradım. Solumda duran piyanoya beraber dokunmamışız gibi geri geri yürümüştük farklı yönlere. Hemen sağımda bulunan kitaplığın dibinde uzun uzun tartışmamışlar gibi iki yabancıya dönüşmüştük birden. Tamda aramızdaki masada garip dillerde sözcüklerin yazılı olduğu sayfaları beraber açmamış gibi değişmiştik.
Odadaki tek tanıdık şey olan derin mavi gözlere çevirdim bakışlarımı. Onu anlamak zordu, tam olarak ne düşündüğünü bilebilmek ise imkânsız. Karşısında hem utanıyor hem de özgür hissediyordum.
Alexander, söylediği her şeyde Arel'i kastediyordu.
"Herkes suratıma bir gösteri izler gibi bakıyor. Sen ise kumandayı ne zaman eline alacağının hesabını yapıyorsun."
Bir rüzgâr gibi koridora çıktığımda söylediklerimin ona ne kadar tesir ettiğini bilemesem de yaşadıklarım sonucunda kırılmıştım. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilen biri bunu her zaman kendi çıkarlarına uygun kullanmaya müsait bir yaradılışa sahipken, Alexander'ın asla böyle biri olmadığına inanan tarafım daha baskın geliyordu.
***
Bir süre sonra perdesi açık pencereme doluşan kararmış havadan gözlerimi çekerek kalbimi yakan düşüncelerimden sıyrıldım. Dizüstü bilgisayarıma bakarken Demre ile konuşmalarımızı tekrar tekrar okuyarak yeni eğlenceme keyifsizce odaklanmaya çalışıyordum.
Arel ve takımı gittikten sonra ne piyano dersine devam etmiş ne de olaylı geçen günü değerlendirmiştik. Demre'den gelen yeni iletiyi okumadan önce konuştuğumuz konunun bana gelmemesi için mücadele ederken yazmanın zor olacağını biliyordum.
Demre: Son kavgamıza rağmen geri dönmeme şaşırsalar da büyükannemin buradaki evinde kalacağımı söylememe de inanılmaz keyiflendiler.
Lotus'a geri dönen Demre'nin ailesiyle iyi anlaşamadığını bildiğim için ondan beklediği bir davranıştı. Idaho'ya gitmeden önce yakın bir eyalette yalnız yaşayan yaşlı kadının evi, taşındıktan sonra hep kapalı durmuş, bu yönüyle de kısa bir dönem ikimizin perili ev nitelendirmesine maruz kalmıştı. Yine de tek başına yaşamasının güvenli olmadığını dile getirmek istem de arkadaşımın benden daha cesur olduğunu biliyor, çoğu zaman bu özelliğine gıpta ediyordum.
Vera: Yenilik iyidir ama sen yine de dikkat et.
Ona tavsiyede bulunduktan sonra esnetmek için boynumu hareket ettirirken çabucak gelen mesaj ışığıyla tekrardan bilgisayarıma döndüm.
Demre: Kopyala yapıştır yapmamı ister misin?
Mesajı kaşlarımı çatarak okurken sanki Demre beni gizli bir kameradan izliyor ve anlamadığımı görüyor gibi yeni bir mesaj yolladı.
Demre: Detayları konuşmamız için adresi senden beklemekteyim. Eğer beni güzel karşılarsan ödül olarak ben de seni dağınık evime davet edeceğim.
Elimde olmadan gülümsedim, onu tekrardan göreceğim için heyecanlanmıştım. Normal şartlar altında Demre'nin dönmesi bir mucizeye denkti ve acımı hafifletecek kadar mutlu olurdum. Daha önce gelmiş olsaydı zarfı onunla paylaşır mıydım bilmiyordum ama Demre'nin bu çılgınlığı engellemeyeceğinden emindim. Öyle bir durumda tüm olanları ikimiz beraber yaşar ve karanlık dünyaya beraber adım atardık. O zaman yük iki kişi arasında paylaşılır, en azından yalnız kalmazdım.
Bencil fikirler her zaman herkesin aklına dolar ama ben böyle düşünceleri çabucak uzaklaştıranlardandım. Onu da bilmeden kendi çıkmazıma sokmadığım için geç geldiğinden dolayı sevinç bile duyuyordum. Düşüncelerim iyice karışmadan cevap yazmak için klavyeye eğildim.
Vera: Alexander ile bugünlerde birtakım sorunlarımız var. Aşamayacağımız kadar büyük olmasa da derinlemesine konuşmaya ihtiyacımız olduğunu ikimizde biliyoruz. Biraz düzene girdikten sonra ilk işim seni buraya davet etmek olacak ve mümkünse kendime zincirleyeceğim.
Geriye çekilince yazdıklarımı okudum ve fikrimden caymamak için hemen gönderdim.
Gerçekten aramızda bugün gelişen bazı problemler olduğu söylenebilirdi. Oysa dünün güzelliği ve bugünün sabahında devam eden samimiyet aramızın asla açılmayacağını düşündürse de bir şeyler olmuş, yakınlığımıza sebep olan küçük ipler varsa onlar da kesilmiş gibiydi. Söylediği sözlerden ziyade bakışlarındaki mesafeden anlamıştım bu uzaklığı.
Demre: İkimizin de uzun uzun konuşmaya ihtiyacı var, bunu biliyorum. Ama merak etme adresi gönderdiğin an oraya gelip sizi rahatsız edecek değilim, tabii ki senin uygun olduğun zamanı bekleyeceğim.
Arkadaşımı incittiğimi düşündüğüm için kalbim sıkışmış gibi hissettim. Oysa onu her zaman görmek ister eğer mümkünse şimdi bile yanımda olmasını dilerdim. Yaşanılanlardan sonra Alexander'ın konuk istemediğini tahmin edebiliyordum. Demre programsız yaşamayı severdi ve kafasına estiği an çıkıp gelebilirdi. Bir sınır koyarsam arkadaşımın bunu geçmeyeceğini biliyor, zor durumda bırakmamak adına da olsa kararlarıma saygı duyacağını düşünüyordum.
Tekrardan ekrana yaklaşırken yanlış anlaşılmaya sebep olmamak adına konumumu paylaştım ve 'Benden haber bekle' diyerek, kısa ama önemli bir detay ekledim. Ardından bilgisayarı kapatırken yorulan gözlerimi ovuşturdum.
Perdeyi çekmek için kalkınca önce camı açtım, ciğerlerimi taze nefeslerle doldurdum. Engel olamadan kafamı dışarı çıkartıp sola çevirince belirli bir mesafede kapalı şekilde duran Alexander'ın penceresini gördüm. Herhangi bir ışık yoktu ve onun da günün ağırlığından olsa gerek çabuk uyuduğunu düşündüm.
Pencereyi kapatmayı ihmal etmeden perdeyi çekerken sessizce, "Benim de karanlığı anında örtecek kalın bir perdeye ihtiyacım var," diye söylendim.
Yatağıma kavuştuğumda uzanmanın etkisiyle hafifleyen vücudum en azından kafamın doluluğu gibi eziyet vermiyordu. Saatin kaç olduğunu düşünmeden uyumak isterken, günün analizini yapmadan gözlerimin kapanmayacağının da farkındaydım.
Kaç gün daha burada kalacağımı bilmezken işleri daha fazla zorlaştırmak da huy edindiğim kötü bir alışkanlık haline dönüşmüştü. Artık sığındığım açık sözlülük bir şeyleri değiştirmiyor ya da olaylar karşısında tazeden gün yüzüne çıkan duygularım hiçbir anlam ifade etmiyordu.
Hayatım bir hız treninin son vagonuna asılmıştı ve güvenlikten yoksun yolcuğumda peşime takılanları görmek istemiyor, önümde beni neyin beklediğini hiçbir zaman hayal edemiyordum. Yanımdan geçip gidenleri ise yüksek hızdan dolayı takip edemezken tutunduğum demirden atlayıp bunlara son vermeye de cesaret edemiyordum.
Kendimi hız treninin dışında değil içinde hayal ederken esnemeye başlamıştım. Büyük bir trenim olsaydı ve uçurumun üzerinde rayların genişliğine yetecek kadar tek bir köprü bulunsaydı, şimdiye kadar sevdiğim sevmediğim herkesi hatta beni ilgilendiren ne varsa trene alabilseydim onları nereye götüreceğimi düşündüm.
Byssa cadısını en ölümcül noktada trenden attığımı hayal ederken bu davranışın aslında bir kısas olduğunu düşünerek rahatlıyordum. Sevmeme rağmen Efser'i bile asla trenden atmaz sadece korkması için sürekli camdan bakmasını isterdim.
Kendime özel olan hayali aracıma gülümserken göz kapaklarım ağırlaşıyordu. Üzerinden devamlı gri duman çıkacak olan trendeki makinist Vera Kuntay, bu defa bir yere gitmek zorunda kalan değil herkesi canının istediği yere götüren taraf olacaktı.
Belki bazı zamanlarda treni Noyan yönlendirebilirdi, buna izin verecek kadar seviyordum arkadaşımı. Üstelik yolcularımı kontrol etmek için vagonları gezinirken birinin orada durması gerekirdi.
Hayal edebiliyordum, Alexander'ın ilk vagonda yalnız oturduğunu. Orayı her zaman soluklanıp sohbet etmek istediğim birine ayırmalıydım çünkü. Zor bir vedayla bir sonraki vagona geçtiğimde en sevdiğim diğer iki kişiyi orada bulacağımı da biliyordum. Sare ve Delfin pencereye yapışmış, bu yükseklikten görülmesi imkânsız toprakları izliyorlardı. Çok emindim ki Sare kızını arıyor, Delfin ise kocasını çalan mavi saçlı cadıyı görebilmeye çalışıyordu. Üzgün bir halde seyrederken, onlar için aşağıda olmayı dilesem de bu düşüncemi uzaklaştırıp tekrardan yürümeye başladım hayalimde.
Vagonların arasından geçerken çeşitli arkadaşlarımı, iyi anlaştığım bazı insanları görüyor, geri kalanları ise asla hatırlamadığımı hissediyordum. Demre bu karışık kalabalığı yönlendiriyor ve hararetle gideceğimiz yerin güzelliğini sanki daha önce görmüş gibi heyecanlı bir şekilde anlatıyordu. Sağıma soluma bakarak ilerlerken yine de herkesin varlığından memnun şekilde kimisine el sallıyor, kimisine nasıl olduğunu soruyordum. Genel düşünce hepsinin bu trende yolcu olmaktan mutluluk duyduğuydu.
Bu kez herkese zıt düşünen kişinin olduğu yere, trenin son kapısına doğru kararlılıkla yol aldım.
Hızla gittiğimizi bildiğim halde ulaştığım kapıyı en ufak tereddütte girmeyerek zorlanmadan açtım. Demir duvarları yerinden sökülmüş, sadece zemini ve trene olan bağlantı noktası bulunan son vagondaki Arel, arkası dönük şekilde ellerinden bağlanmıştı. Bu bir hayal olduğu için ikimiz de basınçtan etkilenmiyor, güçlü rüzgâr da metrelerce yukarıda saçlarımızı karıştırmaktan öteye geçemiyordu.
Benim karar verdiğim güzergahtan gitmeyi hiçbir zaman istemeyen Arel, aslında kendi kendini dışlayan kişi olmuştu. Şimdi bile onu öfkesiz veya memnun hayal edemiyor, soyutlandığı tehlikeli konumu için şaşkınlık duyamıyordum.
Ben geldim, diye seslendiğimde ikimiz de biliyorduk bu noktaya zaten başka kimsenin gelemeyeceğini. Arel'in bana doğru kafasını çevirmesi bile yenilmişliği olarak kabul edilebilirdi. Onu sonuncu vagona sürekli geriyi görecek şekilde bağlayarak cezalandırmıştım ve gerçekten geçmişe takılı kalmak Arel için en büyük hüküm olabilirdi.
İplerini çözüp aşağıya atmıyorum seni, dışarıda durmayı hak etsen de burayı bile güvenli bir yer halin getirmeye çalışıyorum, diye bağırıyordum hayalimde.
Yine de Arel kararlı duruşunu koruyordu ve bir yalancı gibi bunu hiçbir zaman istemediğini savunuyordu. Söylediğine göre korunmaya gerek yokmuş, düşmek zaten hayaliymiş.
Benim hayattan koparılmaya ihtiyacım varken sen elimi kolumu bağlayarak yaşamamı sağlıyorsun. Bana kötülük yapıyorsun, Vera Kuntay. Tıpkı ruhun gibi karanlık bir kötülük.
Rüzgârın çığlığı da tekerleğin raylara sürtünme sesi de kaybolmuş gibi, fısıltıyla konuştuğu halde onu duyabilmiştim. Yaşaması için çabalarken davranışıma onay verilmiyor bu defa da onu öldürmediğim için suçlanıyordum hayalimde bile.
"Uyan, Vera."