10.Bölüm -Benim Geçmişim-

1502 Words
Bruno'nun muayenesine geldiğimde onun yokluğunu fark etmiş ve Edwan'ın yanında duruyordum. Sedye üzerinde uyuyordu. Yüz kasları gevşemişti ve yüzünde canlı bir ton vardı. En son gördüğümden beri iyileşmiş görünüyordu. Tedavinin işe yaradığına sevinerek onu incelemeye devam ettim. Sol kolunun damarına takılı serum yarıya inmişti. Çıplak üstünde geniş omuzlarında eşsiz görünen yapılı göğsü hala sargılıydı. Morarmanın geçip geçmediğini merak ettim. Ellerim istemsizce Edwan'ın muhteşem göğsüne gitti. Parmaklarım hafifçe, sıkı sarılmış bandajda gezinirken serumun takılı olmadığı sağ kolu havalandı ve sağ elinin avuç içi parmaklarıma kapandı. "Mia, buradasın." Ses tonu öncekinin aynısıydı. Hala güçsüz çıkıyordu. "Evet, geldim." Yüzünde beliren tebessüm bana yansırken bende ona gülümsedim. Bunca zaman gelmemi bekliyordu. Yerinde hareketlenen Edwan "Sedyeyi dikleştirebilir misin?" diye sorduğunda altta bulunan tuşlarla sedyenin üst kısmını yukarıya doğru kaldırdım. "Daha iyi mi?" Kafasını aşağı yukarı sallayıp "Teşekkür ederim, İyi ki buradasın." demişti. Gülümseyip yanına doğru sandalyeyi çekerken "Bana kızgın mısın?" diye sordu. Tereddütle ona bakıp "Şuan değilim." demiştim onu üzmemeye çalışarak. Edwan anlayışla "Ne desen haklısın." demişti. Ses tonu yavaş yavaş düzeliyordu. Hasta bedeni artık iyi durumdaydı. "Serum bittiğinde yürümek ister misin?" Sorduğu soruya "Bruno'ya sormalıyız." diye cevap verdim. Edwan onaylar halde "Pekala." demişti. İkimizde susup başka yerlere bakıyorduk. Ne konuşacağımı bilmediğim kadar, o da ne konuşacağından bir haberdi. "Edwan." "Mia." İkimizde aynı anda birbirimizin adını söylediğinde "Önce sen." dedi Edwan. Dudaklarımı dilimle ıslatıp "Nasıl hissediyorsun?" diye sordum. Sorduğum soruya şaşırmış görünüyordu ve bunu sormamı beklemediği açıktı. Tebessümle dudakları kıvrılıp göz altları kırıştığında "Sormana çok sevindim ve dürüst olmak gerekirse şaşırdım." demişti. Kirpiklerimi kırpıştırıp "Daha önce sormalıydım." dedim sitem ederek. Edwan sedyenin kenarında duran elimi tutarak "Önemli değil, bunun için haklı sebeplerin var ve senden bunu beklemem komik olur." demişti sıcak avucuyla parmaklarımı ısıtarak. "Jess, bana seninle alakalı birkaç şey söyledi." Bu dediğimle kaşlarını çattı ve elini benden uzaklaştırıp "Bana acımana ihtiyacım yok Mia." demişti başka yöne bakıp. Endişeyle ayağa kalkıp "Ah hayır, Edwan! Yanlış anladın. Buraya bu yüzden gelmedim." diyerek yanlış anlaşılmayı açıklamıştım. Edwan bana baktığında "Senin beni önceden tanıyor olman beni meraktan çıldırtıyor." demiştim. Edwan'ın, hızlıca kurduğum cümlenin arasına girmesine izin vermeyerek "Benimle önceden nasıl bir bağın vardı?" diye devam ettim. Yutkunan Edwan "Seninle bir bağım yoktu." diye açıklamıştı. Söylediğinin gerçek olup olmadığını anlamak için dikkatlice ona baktım. Sözleri gerçekti ve bu beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Hislerim beni yanıltmıştı. Onun dokunuşunun bana yarattığı tarifsiz hazzı daha önceden nasıl yaşamamış olabilirdim? Onunla olan her şey ilk defa olamazdı. "İsmini bilmiyordum, bildiğim tek şey kırmızı elbisenin içinde çok güzel göründüğün. İki sene önce seni o otelin lokantasında Matthew şerefsizi ile yan yana gördüğümde hayal kırıklığına uğradım. Böyle güzel yüzlü bir kadın, adi bir adamın yanında nasıl durabilirdi?" Şaşkınlığımı gizlemeden "Anlamıyorum." demiştim. "Seni suçlamıyorum Mia. Sen beni hiç görmemiştin, tanımıyordun. Zorunda bile değildin. Ben seni o gün o adamdan kurtarmıştım. Gerçekleri görmeni sağladığımda onu terk edip gitmiştin." Anlamsızca kaşlarımı çatıp "Ben hala anlamıyorum Edwan." demiştim tüm detayı dinlemeyi bekleyerek. Edwan kafasını sallayıp "O gün yani iki sene önce sizi lokantaya girerken görmüştüm. Dikkatimi çeken kırmızı elbisenden gözlerimi alamıyordum. Bu sebeple istemsizce hareketlerini takip ediyordum. Fakat sen kısa süreliğine oturduğunuz masadan ayrıldın ve Matthew piçi, sana servis edilen şarap kadehine ilaç koymak üzereydi. O an aşırı sinirlenmiştim ve ona doğru ilerleyip daha ilacı koyamadan yüzüne yumruğumu atmıştım. İlaç paketiyle beraber masanın üzerine düşmüştü. Sende o sırada geliyordun ve olan kargaşadan önce masada duran paketi gördün. Yaşadığın öfke nedeniyle sadece Matthew'i görüyordun. Ona bir tokat atıp otelden ayrıldın." diyerek tüm detaylarıyla anlatmıştı. Her şey şimdi netleştiğinde yavaşça sandalyeye oturdum. Matthew'in tüm amaçları iki yıl öncesine dayanıyordu. Onu hayatımıza ben sokmuştum. Ailemin ve hafızamın yok oluşu onun suçu olabilirdi. "Neden şimdiye kadar bana bunları anlatmadın?" Edwan suçluluk duyduğunu belli ederek "Yapamazdım. Sen kendi kafanda kaybolmuş haldeyken, zaten daha önce tanımadığın bir adam olduğumu söyleyemezdim. Kafanı bununla daha çok karıştıramazdım." demişti. Söylediği haksız hiçbir şey yoktu. En azından dürüst olduğu için ona güveniyordum. "Teşekkür ederim." Nedenini anlamayan Edwan, şaşkın ifadesiyle bana baktı. Ona karşı bakışım ya da düşüncem kötü anlamda değişmemişti. Sadece onunla attığım her adımda ve konuştuğum her kelimede özenli olacaktım. Nasıl olsa beni üç kere kurtarmıştı. Ölmemi isteyen biri beni kurtarmayı bırak bunun için çabalamazdı. "Edwan. Mia." Bruno bize yaklaşırken ismimizi söyledi. Sessizliği fark ederek "Nasıl hissediyorsun?" diyerek Edwan'ın serumuna uzandı. Bu soru Edwan'aydı. Biraz geri çekildim. "Çok daha iyiyim. Bence buradan çıkmamın zamanı geldi." "Mia, ben bu doktoru daha önce hiç görmedim sen gördün mü?" Bruno, Edwan'ı kastederek sormuştu. "Dostum dalga geçmeyi bırak ve artık beni evime gönder." Edwan'ın sitem ederek kurduğu cümle ardından Bruno serumu çıkardı ve açık damar yolunu bantla kapattı. Biten serumu tıbbi atığa atarken "Birkaç test sonrası karar vereceğim." demişti. Edwan sabırsızca "Acele etsek harika olur." diye söylenmişti. Bruno tek kaşını havaya kaldırıp "Ne diye acele edelim ki?" demişti. Edwan "Sürekli hasta bir şekilde yatmanın ne kadar zor olduğunu bilemezsin." dedi Bruno'ya sinirli bakarken. "Hey! Artık sakin mi olsanız?" Araya girdiğimde ikisi bana baktı. Kapıya doğru hareketlendiğimde "Siz çocuklar istediğiniz kadar tartışabilirsiniz. Önemli işlerim var." diyerek kapıyı açtım. Edwan "Nereye gidiyorsun?" diye sormuştu endişeli ve meraklı ses tonunu gizlemeye çalışarak. "Bir şeyler hatırlamak için en başa gidiyorum." Verdiğim kısa cevap sonrası Edwan ve Bruno anlamsızca birbirlerine baktılar. "Görüşürüz." Kapıyı arkamdan kapatıp boynumda gevşemiş atkıyı rüzgarı engelleyecek şekilde baştan sarmaladım. Üzerime giydiğim mont oldukça sıcak tutuyordu. Kar buraya ilk geldiğim zamandan farksız olarak yavaş bir şekilde yağıyordu. Kasaba merkezinden uzaklaşıp ormana ilerledim. Seyrek ağaçları hatırladığımda duraksadım. Edwan'ın beni bulduğu yer tam iki metre, belki üç metre yükseklikteydi. Kafamı hafifçe kaldırıp bakmam yetmişti. Düz bir yer bulup yukarıya tırmanmaya başladım. Botlarımın altında yer alan kıvrımlı taban kara rahatça tutunuyordu. Bu sebeple kaymadan ilerlemeye devam ediyordum. Artık ulaştığımda, ormanın derinliklerine baktım. Zar zor tutunarak ilerlediğim ağaçlar yerinde duruyordu. Karın yer edindiği çam ağaçları rüzgar estikçe savruluyor ve üzerinden bir kaç kar tanesi uçuşuyordu. İlerlemeye başlamadan önce derice nefes alıp verdim. Adımlarım on beş gün önceki geceyi tersine tekrarlıyordu. Karanlığın hakimiyetinde olan o gece nereden geldiğimi kestiremiyordum ama sıralı ağaçları takip ettiğimi hatırlıyordum. Ağaçlara dokunarak o geceyi tekrarladım. Uyandığım yere ulaşana kadar yürümeye devam edecektim. Aralarında mesafesi olmayan ağaçların arasından dikkatlice ilerledim. Birkaç adım sonra ağaçların arasında mesafe olmaya başladı. Boş bir alana ulaştığımda etrafta seyrek ağaçları gördüm. Buralarda bir yerde gözlerimi açmıştım. Ay ışığında görüp hatırladığım kadarıyla geniş ve oldukça iri bir ağacı bulmam gerekiyordu. Etrafımdaki her ağaca uzaktan baktım ve en görkemli olana yaklaştım. Diğer ağaçlara nazaran daha uzun ve dalları genişçe açılarak göğe uzanıyordu. Çam ağacı gibi dikenli yaprakları vardı. "Seni buldum." Ağaca bakarak kurduğum cümleye güldüm. Öğlen olmuştu ve en tepede karın yağışına eşlik ediyordu. Zeminde yığılan kara yansıyor ve büyüleyici doğanın güzelliğini bana sunuyordu. Derin kara aldırmadan yere uzandım. Kalın montum su geçirmiyordu- fakat pantolonum anında ıslanmıştı. Bunun için buraya gelmemiştim. O gün buraya nasıl geldiğimi öğrenmeliydim. Tepemde duran ağacın iğneli yapraklarından kar taneleri yüzüme doğru düşüyordu. Gözlerimi kapatıp havayı soludum. Şuan sessizlik ve oksijen bedenimi rahatlatmıştı. Avuçlarımı kara değdirdiğimde rahatsız oldum. Kafa tasımın içinde şimşekler çakıyordu. Hissettiğim kuvvetli acıyla gözlerimi sıkıca yumdum. Bir şeyler hatırlamaya başlıyordum. "Senden nefret ediyorum." Hep anılarımda gördüğüm ablam genç bir kadın olmuştu. Üzerine giydiği mont ve ona uyum sağlayan botlarıyla dağın tepesinde duruyorduk. Ablamın söylediği bu söz beni şaşırtmamıştı. Sanki onunla aram hiç iyi değildi. "Artık kaymaya hazırız." Tanıdık gelen bu ses Matthew'e aitti. Onun neden burada olduğunu o zamanda anlamadığımı hissettim. Elinde tuttuğu kayak takımlarını bana uzatmıştı. Yüzünde iğrenç bir gülümseme vardı ve ablam Amy ona etkilenmiş gibi bakıyordu. "Çok iyisin Matthew." Amy, söylediğiyle ona yaklaşmış ve koluna girmişti. Matthew, sanki bundan iğrendiğini Amy'e belli etmemek için çabalıyordu. Bu yılışıklıklarına tahammül edemeyip kayak takımlarını hızlıca giymeye başladım. Ne kadar hızlı olursam o kadar çabuk kurtulabilirdim. Benim hazırlandığımı fark eden Matthew kendine uygun takımları giyinmeye başladı. Amy'de onu tekrarladığında ben çoktan hazırlanmıştım. Onlara hiçbir şey söylemeden açıklığa çıktım ve en aşağıya bakıp her iki elimde tuttuğum batonları kara saplayıp kendimi gerdim ve iterek batonu kardan çıkarıp havada tuttum. Dağın en tepesinden kaymaya başlamıştım. Ara sıra batonu hafifçe kara saplayıp kendime yön veriyordum. Hemen arkamdan Matthew yaklaştığında "Ne bu acele?" diye sormuştu kendini bana duyurmaya çalışarak. Onu duymazdan gelip batonu kara sapladım ve sağa doğru yön vererek ondan uzaklaştım. O pes etmeyip beni takip ederken diğer insanların kayıp gidişlerini gözlemliyordu. Birkaç insan görünürden kaybolduğunda baldırıma batonla vurmuştu. Bu yaptığı dengemi bozarken elimdeki batonları kara saplayıp ayaklarımdaki tahtayı dengelemeye çalıştım. "Zorlama!" Matthew beni takip etmeye devam ederken sol elimde tuttuğum batona vurdu ve tamamen dengemi kaybetmeme neden oldu. Karın üzerine düştüğümde süratle yuvarlanmaya başladım. Dağdaki küçük kayadan oluşan çıkıntılar kar örtüsünden sıyrılıp sırtımı çiziyordu. Matthew'i o sırada göremiyordum. Başım yuvarlanmanın etkisiyle dönüyordu. Artık yuvarlamadan durabildiğimde sırt üstü kayıyordum. Kayak bölgesinin çok uzağında olduğumu anlamıştım ve bu dağın çıkıntıları artmaya başlamıştı. Doğrulmaya çalıştığımda koca bir kaya önüme çıktı ve ondan kaçınmaya çabalarken kafamı sert bir şekilde vurmuştum. Kısa süreli baygınlık geçirip tekrar uyandığımda ayağa kalkmış ve üzerime giydiğim yırtık kayak tulumunu çıkarıp atmıştım. Üzerimde sadece bir mont ve pantolon vardı. Hava kararmadan düz bir alana doğru yürümüştüm. Gücüm yetmediğinde kendimi bir ağcın yakınında durdurup olduğum yerde bayıldım. Hatıralarımdan sıyrılıp gözlerimi hızlıca açtığımda hava çoktan kararmıştı. Matthew beni öldürmeye çalışmıştı. Artık nasıl burada olduğumu ve suçlunun kim olduğunu hatırlıyordum. ... Bölüm sonu
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD