Beşinci Bölüm

1900 Words
Ellie Longfield Park’a kelimenin tam anlamıyla ağzı bir karış açık kalarak hayranlıkla bakıyordu. Daha önce hayatında hiç bu kadar ihtişamlı bir yapı görmemişti. Yapı beyaz taşlar üzerinde koyu gri çatısıyla ilk görüşte bile insanın nefesini kesen bir güzelliğe sahipti. Önündeki göl ise bu manzarayı yalnızca daha mükemmel bir hale getiriyordu. Geniş ve yüksek girişi, yine yüksek pencereleri ve evin he iki ucunda da bulunan kuleye benzer yapıları ile, Ellie’nin her zaman hayal ettiği büyük saraylardan bile ihtişamlıydı. Ellie bir yandan bir yapının nefesini kesebilmesine şaşırırken, bir yandan da sanki okuduğu bir romanın içine girmiş gibi hissetmekten kendini alıkoyamıyordu. Her şey sanki bir masal gibiydi. Tek eksik güzel bir prenses ve yakışıklı bir prensti. “Biraz daha ağzınızı kapatmazsanız, güzel ağzınız, Longfield Park’taki bütün sinekler için yeni bir yuva haline gelecek Bayan Smith.” Ve tabi bir de kötü kalpli Marki! Ellie biraz önce James’le tartıştıktan ve hışımla onun yanından ayrıldıktan sonra eve bakınca, tüm siniri uçup gitmişti. Ta ki James arkasından gelip tekrar sinir bozucu bir şey söyleyene kadar. Bu adamın Ellie ile ne alıp veremediği vardı ki sanki? “Sizin benimle ne alıp veremediğiniz var Tanrı aşkına söyler misiniz?” James sanki çok saçma konuşmuş gibi şaşkınlıkla Ellie’nin suratına bakınca, Ellie de ister istemez daha çok sinirlenmişti. Ardından James gözlerini baştan aşağıya Ellie’nin vücudunda gezdirmeye başlamış ve nedense(!) göğüslerinde biraz fazlaca oyalanmıştı. Ellie onun koyulaşan gözlerinin vücudunda gezindiğini görünce sinirden kıpkırmızı kesilmiş ama aynı zamanda adam sanki gözleriyle ona dokunuyormuş gibi de ürpermişti. Adamın bakışlarında çok…müstehcen bir şeyler vardı ve bu Ellie’yi deli gibi korkuturken, bir yandan da tüm vücudunun merakla bir beklentiye girmesine neden oluyordu. Aralarındaki gerginlik o kadar fazlaydı ki, Ellie elini uzatsa dokunabilecekmiş gibi hissediyordu. “Sadece, dikkatimi dağıtıyorsun ve ben bundan hiç hoşlanmıyorum.” Dedi buz gibi bir sesle. “O zaman benden olabildiğince uzak durmanızı tavsiye edeceğim. Çünkü ben sizinle mecbur olmadığım durumlar dışında karşılaşmamak için elimden geleni yapacağım.” Diye karşılık verdi Ellie de. Bunun üzerine James gözlerini tehlikeli bir biçimde kısıp eğilerek yüzünü, Ellie’nin yüzü ile aynı hizaya getirdi ve kadife gibi ama bir o kadar da korkutucu bir sesle konuştu. “Kendi iyiliğiniz için öyle yapsanız iyi olur.” Bunları söyledikten sonra James’in gözleri Ellie’nin gözlerine kilitlendi ve Ellie o anda James’in ciddi olduğunu anladı ve gerçekten de korktuğunu hissetti. Bu adam şaka yapmıyordu ve Ellie onun tavsiyesine uymazsa ne tür bir tehlike ile karşılaşacağını tahmin bile edemiyordu. Bu sefer arkasını dönüp hızlı adımlarla uzaklaşan James olmuştu ve Ellie bu defa başına ne tür bir bela aldığını gerçekten kestiremiyordu. *** “Ellie! Ellie! Hadi kalk! Hadi ama seni uykucu uyan artık!” Ellie birisi bir yandan poposunu dürtüp bir yandan da şark bülbülü gibi ismini şakırken kafasını yastığının altına sokmaya çalışıyordu. “Hadi ama Ellie uyan! Bugün yapacak çok işimiz var.” “Tamam Nancy sadece biraz daha uymak istiyorum lütfen. Annemi azıcık oyalasan olmaz mı?” “Nancy mi? O da kim? Anneni neden oyalasın ki? Hem senin annen nerede tam olarak? Hımm bu kesinlikle çok ilgi çekici bir konu haline gelmeye başladı.” Lanet lanet lanet! Ellie bir an için nerede olduğunu unutup saçmalamıştı ve bunu hiç de yapmaması gereken birisinin önünde yapmıştı. Tabiki yeni meraklı ve geveze arkadaşının önünde! Ama Ellie hiç sabah insanı olmamıştı ve sabahları kafası minimum seviyede çalışırdı. Hızla kafasını yastığın altından çıkardı ve en canlı haliyle başında duran Lizzie’ye baktı. “Tanrı aşkına saat kaç?” “Sanırım yedi buçuk.” Ellie inlememek için kendisini zor tuttu. Normalde sabah dokuzdan önce hayatta uyanmazdı. Gece yatmamak sorun değildi ama sabah kalkmak, işte o tam bir işkenceydi. “Peki neden bu saatte uyandığımızı sormamın bir mahsuru var mı acaba?” “Tabi ki yok.” Lizzie bunun üstüne başka bir şey söylemeyince Ellie soran gözlerle ona baktı ama Lizzie yalnızca omzunu silkmekle yetindi. “Evet?” “Ne evet?” “Sana bir soru sormuştum?” “Evet sordun ve ben de cevabını verdim. Ondan sonra başka soru sormadın.” Ellie o an sevgili arkadaşının üstüne atlayıp onu yastıkla bir güzel pataklama isteğine karşı gelerek, azizlik unvanını hak edecek kadar sabırlı davrandığı konusunda kendisini tebrik etti. Ardından derin bir nefes alarak konuşmaya başladı. “Neden bu saatte uyanıyoruz?” “Bugün terziler gelecek ve ben kesinlikle yeni bir gardırop dolusu yeni kıyafet alacağım. Tabii sen de benimle birlikte.” Ellie yeniden inlememeyi başardı ancak bu hislerinin suratına yansımadığı anlamına gelmiyordu. “Maalesef benim o kadar param yok.” “Ama benim var.” “Zaten ben, sen alamazsın demedim ki. Ben alamam dedim.” Lizzie sanki küçük bir çocuğa laf anlatmaya çalışırmış gibi gözlerini devirerek Ellie’ye baktığında, Ellie burada kimin çocuk, kimin yetişkin olduğunu göstermek adına Lizzie’yi kucağına yatırıp bir güzel pataklamak istedi. “Seninkileri de ben alacağım.” Ellie sanki Lizzie ona vurmuş gibi kocaman gözlerle aniden yatağından fırladı ve o hızla kafasını dan diye yatak başlığına çarptı. Bugünlerde kesinlikle sakarlık katsayısında ciddi bir artış vardı. Bir yandan kafasını vurduğu yeri tutarken bir yandan da yüzünü buruşturmamaya çalışarak konuştu. “Üzgünüm ama bunu kabul edemem.” “Tabii ki de edersin. Bunu James emretti. Senin üstündeki paçavralardan kurtulup, Graham Markisinin kız kardeşine uygun kıyafetler giymen gerektiğini söyledi. Kullandığı kelime tam anlamıyla buydu sanırım evet, paçavralar.” Ellie sakarlık katsayısıyla birlikte hızla yükselen sinir katsayısının da etkisiyle kızarmaya başladığını hissetti. “Bir şaperonun zaten sade ve gösterişsiz olması gerekir. Ayrıca o ‘paçavralar’ benim tek kıyafetlerim.” “Tamam işte James de bundan bahsediyor. Bunu işin için gerekli üniformalar gibi görmelisin. Ben de kıyafet için ölçü vermekten ve tüm o curcunadan nefret ediyorum. Yanımda sen olursan en azından her şey biraz daha katlanılabilir olacak. Lütfen…” Lizzie öyle süt dökmüş kedi yavrusu gibi kocaman gözlerle bakarken onu reddetmek biraz zor oluyordu ve insanın sanki yavru bir kediyi öldürmüş gibi vicdan azabı çekmesini sağlıyordu. “Lizzie.” “Lütfen.” “Ama…” “Sonra istemezsen onları götürmezsin. Eminim abim onları hediye edebilecek başka bir kadın bulabilir.” Derken Lizzie’nin yüzünde oluşan şeytani ifadenin biraz önceki kedi yavrusu ifadesinden ne kadar da farklı olduğunu düşündü Ellie. Bu kız kesinlikle düşman olarak karşına alınmaması gereken bir kızdı. Ama Ellie onu gerçekten sevmişti ve bu yüzden de onu kırmak istemedi. “Pekâlâ, ne kadar zor olabilir ki…” *** Cehennem kadar zor olabilirdi! O kadar fazla insan çevresinde dolaşıp bir şeyler yapıyordu ki, Ellie artık başının dönmeye başladığını hissetmişti. Birisi ellerindeki hazır bir günlük elbiseyi Ellie’nin üstüne uygun hale getirirken, birisi ölçülerini almaya çalışıyor, bu sırada orasına burasına iğneler batırıyor, birisi yeni balo elbisesi için hangi renk ipek kumaş tercih edeceğini soruyor, birisi yeni geceliğinin fırfırlarının göğüslerini örtmesini isteyip istemediğiyle ilgili onunla tartışıyordu. Aman Tanrım! En korkuncu ise Madam Sally idi. O Fransız kadın sürekli olarak marki hazretlerinin ne kadar cömert ve zevkli olduğundan dem vurup duruyordu. Eğer bir kez daha James’in ne kadar yakışıklı, çapkın, soylu, çapkın, yakışıklı, cömert ve çapkın olduğunu duyarsa Ellie çığlık atarak bayılacaktı. Ya da cinnet geçirerek bütün terzi takımını katledecekti. Ya da direk bayılacaktı. Gerçi Ellie çok sık bayılmazdı –evden kaçtığı gece cidden istisnaydı- ama yine de şu an gerçekten de bayılacakmış gibi hissediyordu. Bu arada Lizzie’nin de salonun bir köşesinden oturarak otuz iki diş sırıtmak suretiyle kendisini izlemesi de bu konuda ona hiç yardımcı olmuyordu. Onu resmen oyuna getirmişti ve Ellie bunun intikamını gerçekten çok acı bir biçimde alacaktı. Üstünde yalnızca iç çamaşırlarıyla salonun ortasında dikilmiş dururken olabilecek en kötü şey oldu ve salon kapısı birden açılarak içeriye James girdi. Direk Ellie’nin gözlerine baktı ve tabi ki sonra daha da aşağılara. Kombinezonunun zar zor örttüğü göğüsleri ve bacakları yarı saydam kumaşın altında hiç de korunaklı değildi. Hatta neredeyse çıplak sayılırdı! Ellie yüzüne ve boynuna yayılmaya başlayan kızarıklığa aldırmadan sert gözlerle James’e bakmaya devam etti. Yarı çıplak olduğu için ondan korkacak değildi! Ancak James’in şimdiye kadar gördüğü en karanlık gözlerle yeniden gözlerinin içine bakması, korkmama kararını ciddi anlamda tehlikeye düşürmüştü. Ellie, elinde olsa şu an hemen buradan arkasını döner ver yapabildiği en hızlı şekilde buradan kaçardı. “Hanımlar. Böldüğüm için özür dilerim lütfen devam edin.” Ellie, biraz önce koşa koşa kaçmak isterken, şimdi ise şaşkınlıktan dili tutulmuş bir şekilde olduğu yerde kalakalmıştı. Ne yapmıştı şimdi bu adam? Öylesine salona dalmış, Ellie’yi baştan aşağıya süzerek onu korkutmuş, sonra da hiçbir şey olmamış gibi selam verip, arkasını dönüp gitmişti. Ellie en sonunda kendine gelebildiğinde odada Lizzie dışındaki tüm kadınların kendisiyle aynı halde olduğu farkedip sinirlenmişti. “Bu kadarı yeterli Lizzie. Bana bir ömür boyu yetecek kadar kıyafet aldık sanırım. Buraya kadar. Ben gidiyorum.” Ellie bu sert çıkışın ardından kıyafetlerini alıp giyinerek hızla odadan çıkmıştı. Lizzie ise salonda onun arkasından bakarak sırıtıyordu. *** James mülkleriyle ilgili çalışmak ve kiracılarını ziyaret etmek için sabah erkenden evden çıkmıştı. Bir de yeni, kafa karıştırıcı ve gizemli Bayan Smith’den uzak durmak için tabi. Dün onunla ne alıp veremediği olduğunu sorduğunda çok şaşırmıştı James. Bilinçli yapmıyordu belki ama hayatı boyunca kadınlara hep nazik davranmış birisi olarak Ellie bir şekilde ona karşı kaba olmaya itiyordu James’i ve James anlamlandıramadığı olaylardan nefret ederdi. Bu yüzden Bayan Smith ile ne kadar az karşılaşırsa o kadar iyi olacaktı. Bu onu araştırmayacağı anlamına gelmezdi elbette. Bu yüzden sabah erkenden arkadaşı Charles’a bir mektup yazarak onunla konuşmak istediğini söylemişti. Öğleden sonra onunla Longfield Park’ta buluşacaklardı ve James eve döndüğünde salondan gelen gürültünün kaynağını öğrenmek için hiç düşünmeden kapıyı açıp salona girmişti. Ancak hayatta hiçbir şey, onu göreceği manzaraya hazırlayamazdı. Bayan Smith, üzerinde incecik bir kombinezon ve iç çamaşırıyla salonun tam ortasında duruyordu. Dolgun göğüslerinin pembe uçları kombinezonunu geriyordu ve üzerindeki şeffaf kıyafetler süt gibi bembeyaz tenini saklamak adına hiçbir şey yapmıyordu. James ağzının kuruduğunu ve Bayan Smith ile karşılaştığından beri olur olmaz yerlerinde oluşan olur olmaz sıcaklıkların yeniden tüm vücudunu sardığını hissetti. Şehvet tüm vücudunu ele geçirirken, onu oracıkta yere yatırıp onunla günler hatta aylar boyunca sevişmemek için irade gücünü sonuna kadar kullanması gerekti. Ardından göz göze geldiler ve Ellie’nin yüzündeki kızarıklık, James’in odada başka insanlar da olduğunu fark etmesini sağladı. Hiç bozuntuya vermeden odadakileri selamlayıp dışarı çıkmak ise, James’in şu ana kadar hayatında yaptığı en zor şeylerden birisiydi. *** “Demek onda göründüğünden fazlası olduğunu düşünüyorsun?” dedi Charles şüpheli bir sesle. “Bundan neredeyse eminim.” Diye karşılık verdi James geriye doğru yaslanırken. Charles bir süre düşündükten sonra konuşmaya devam etti. “Peki seni bunu düşünmeye iten nedir tam olarak?” “Sence de bir mürebbiye için biraz fazla güzel değil mi?” dedi bu defa James şüpheli bir şekilde gözlerini kısarak. “Tek neden bu mu?” diyen Charles soruyu sorarken bir yandan da imalı bir şekilde tek kaşını kaldırmıştı. “Elbette değil. Anlatmadığı bir şeyler olduğunu hissediyorum ve onlar her neyse öğrenmek istiyorum hepsi bu.” Dedi James tek düze bir sesle. Charles yeniden tek kaşını kaldırınca James bu sefer kaşlarını çattı. “Pekala dostum senin için bu araştırmayı yapacağım. Ancak gitmeden önce ben de onunla konuşmak istiyorum.” Dedi bu defa Charles yerinde kıpırdanarak. James nedense bu istek karşısında gerilmişti. “Neden?” “Araştırmaya nereden başlayacağımı anlamak için.” Bu oldukça mantıklı bir sebepti ancak yine de James biraz kızgın hissetmekten vazgeçemiyordu. “Pekâlâ. İstediğin zaman konuşabilirsin,” dedi sesi daha da sertleşirken. “Tamam o zaman. Hemen gidip konuşmak istiyorum. Bilirsin işlerimi ertelemeyi sevmem,” diyerek ayağa kalktı Charles. James kafasıyla onay verdikten sonra Charles çalışma odasından çıktı. James ise elindeki içki bardağını tek dikişte bitirerek sandalyesine oturdu ve uzun bacaklarını masasına uzattı. Ellie ile ilgili bir şeyler yanlıştı ve James bunu bir an önce çözmezse ya şehvetten delirecekti ya da zavallı masum bir kızı baştan çıkaracaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD