Masamın üzerinde duran dosya bana bakıyordu. Çekmecenin içinde, kilitli bir kutuda saklamıştım, ama sanki oradan bile nefes alıyor, bana varlığını hatırlatıyordu. Her nefesimde kâğıt kokusu burnuma çarpıyor, o fotoğraflar gözlerimin önünde dönüp duruyordu.
Erdem’in yüzü… O korku dolu bakış. Bir asker, eğitimde değil savaşta görmesi gereken türden bir dehşete tanıklık etmişti. Ve o telsiz kaydı…
“Devam edin, müdahale yok.”
Sözler beynime kazınmıştı.
Elimi alnıma götürdüm. Gün ağarmıştı ama ben hiç uyumamıştım. Yorgunluğumun üstünde bir de içimdeki huzursuzluk vardı. Artık Yiğit’in suçsuzluğunu kanıtlayabilecek somut belgeler elimdeydi. Ama bunları ortaya koymak demek, sadece bir davayı sarsmak değil; babamın da içinde olduğu tüm sistemi karşıma almak demekti.
Kapı çalındı. Ses tanıdıktı.
“Savcı Hanım?”
Başımı kaldırdım. Kapı aralanmıştı, içeri giren Mert’ti. Elinde kahve vardı.
“Sabaha kadar çalıştığınızı söylediler. Bir kahve getirdim.”
Teşekkür eder gibi başımı salladım ama elim kahveye gitmedi. Mert masaya yaklaştı, gözleri yüzümde bir cevap arar gibiydi.
“Bir şey buldunuz değil mi?”
Baktım, ama cevap vermedim. O kadarına güvenemezdim. Dosyayı sakladığım çekmeceye göz ucuyla kaydı. Bir savcı sezgisi vardı, fark ediyordu.
“Zeynep, bana söylemek istemesen de… dikkatli ol. Burada sandığından çok daha karanlık şeyler dönüyor.”
Sustu, sonra ekledi:
“Ve sen tek başınasın.”
O çıktıktan sonra pencereden dışarı baktım. Kış güneşi doğmuştu, ama içim hâlâ gece kadar karanlıktı.
Günün ilerleyen saatlerinde babam beni çağırttı. Karaca Albay’ın odasına girdiğimde, masa üzerinde açık duran bir rapor vardı. Yüzü ifadesizdi ama gözlerindeki öfke saklanmıyordu.
“Gece arşive inmişsin.” dedi.
“Sence bu doğru mu?”
Omuzlarımı dikleştirdim. “Doğru olanı yaptım.”
Masanın üzerindeki kalemi aldı, parmaklarının arasında çevirdi.
“Bazen ‘doğru’ sandığın şey, seni de, aileni de yakar.”
Sesinde tehdit yoktu, ama daha ağır bir şey vardı: hayal kırıklığı. Onun için en zor olan buydu, kızının kendi yolunu seçmesi.
“Baba…” dedim, yutkundum. “Adalet, benim için sadece bir kelime değil. Eğer göz yumarsam, ben kimim?”
Bir an sessizlik oldu. Sonra gözlerimin içine baktı.
“Sen, benim kızımsın.” dedi.
O an içimden bir şey koptu. Babamla aramda yıllardır örülen güven duvarı çatlamıştı.
Akşamüzeri dosyayla ilgili belgeleri tekrar inceledim. Bu kez daha dikkatli. Fotoğraflardan birinde dikkatimi çeken küçük bir ayrıntı vardı: Sağ kanattaki patlamanın olduğu yerde, normal tatbikat mühimmatında bulunmayan bir işaret. Sanki özel bir timin kullandığı türdendi. O işareti daha önce görmüştüm… babamın odasındaki eski bir tatbikat dosyasında.
Kalbim hızlandı. Eğer bu bağlantı doğruysa, patlamanın üstü kapatılmakla kalmamış, aynı zamanda içeriden biri tarafından kasten yönlendirilmişti.
Telefonum çaldı. Arayan numara gizliydi. Açtım.
“Savcı Hanım.” dedi kalın bir ses. “Arşivde gördükleriniz size ait değil. O dosyayı unutun. Yoksa…”
Ses bir anda kesildi.
Telefon elimde titrerken anladım: Artık sadece bir davayı değil, kendi hayatımı da savunmak zorundaydım.
Gece yine hücrelerin bulunduğu koridora indim. Yiğit’i görmem gerekiyordu. Kapıdaki görevliye adımı söyledim. İçeri alındım.
Hücre kapısı açıldığında Yiğit ayağa kalktı. Yüzünde yorgun ama dik bir ifade vardı.
“Buldun değil mi?” dedi.
“Evet.” dedim. Sesim kısıktı. “Ama artık bu sadece senin davan değil. Benim de kaderim oldu.”
Gözleri derinleşti. “Zeynep, yolunu seçtin. Bundan sonra geri dönüş yok.”
Onun bakışında garip bir şey vardı. Sanki beni hem uyarıyor hem de korumak istiyordu.
Bir an sustuk. Demir kapının soğukluğu, içerideki ağır hava… Her şey boğucuydu. Ama bir gerçek vardı: Ben artık bu dosyayı bırakmayacaktım.
Ofisime döndüğümde karanlık bastırmıştı. Masama oturdum, kalemi elime aldım ve günlüğüme sadece bir cümle yazdım:
“Artık savaşın içindeyim.”
Kalemi bıraktım, dosyanın kapağını tekrar açtım. Ve anladım: Bu, sadece Yiğit’in değil, benim de sınavımdı.