|MİRAN DİLEVAN'IN KOYNU|

2611 Words
BERFİN ÇELENGİ Korkumu da, gördüğüm şeyi de kimseye anlatamadım. Narin Nine, bizi apar topar konağa geri getirdi. Babamın ağzını bıçak açmıyor. Babannem, ona bağırdıkça bağırıyordu ama o tek kelime etmedi. Aklında bir şeyleri hesaplıyor gibiydi. Bazen yutkunuyor, omuzlarını çökertiyor ama bazen de dimdik bir duruş sergiliyor ve yaptığı şeyi kabulleniyordu. Sahiden babam mı vurmuştu peki Yeliz Dilevan'ı? Gerçekten kan hakkını almak için onca insanın içinde, hapisten ancak çıkmışken babam mı vurmuştu? Birden bire dudaklarımdan savruldu kelimeler, "Nasıl göze aldın?" Fısıltı tonunda çıkan sesim herkes tarafından duyuldu. Elimi tutan Baran, daha da sıkı bir şekilde tutmaya başladı. Neyden bahsettiğimi biliyordu, tek bilen kişiydi belki de. Ağlamamak için kendini zorlayan ama kırmızı olmaya karşı koyamayan gözlerimle birlikte babama baktım. Daha dün hapisten çıkmış, çocukluğumuzda yanımıza olmamış ve bizi sadece görüşlere görmüş babamın gözlerine öfkeyle baktım, "Nasıl göze alabildin? Bizi bir daha yıllarca görmemeyi, ailenden uzakta kalmayı, kan hakkı isterlerse çocuklarını tamamen ardında bırakıp toprağa girmeyi nasıl göze alabildin?!" Sesim, giderek gürleşirken babaannem yüzüme şaşkın şekilde bakıyordu. Oturduğum yerden güç bela bir şekilde kalktım. Baran, elimi bırakıp beni bileğimden yakaladı ve yerime oturmam için gerisin geriye asıldı ancak ondan bileğimi kurtardım. "Nasıl göze alabildin söyle?!" Bir umut, reddetmesini istiyordum. Dudaklarından çıkacak olan tek bir kelimeye bile muhtaçtım. Ben yapmadım, demesini istiyordum. Ama tam tersini söyledi, "Sizi annesiz bırakanların yanına mı bırakacaktım bunu? Beni sevdiğimden ayırdılar onlar! Yanlarına mı kalacaktı?! İnsanların yüzüne nasıl bakardık?!" Dediklerine inanamadım. Karşımda duran adam benim babam değil gibi geliyordu. Şimdi, böylece karşımda durmuş ve bana söylediği şeyleri kendince doğru buluyordu. Canım yandı, bunca zaman hiç yanmadığı kadar yandı ve üzerine de hasret tuz bastı. "Şimdi bizim yüzümüze nasıl bakacaksın baba? Benim ve Baran'ın yüzüne nasıl bakacaksın?! Onlar bizi annesiz bıraktılar ama sen bizi babasız bıraktın! Bunun hesabını verebilecek misin bize? Gözünde hiç değerimiz yokmuş meğer. Bunca yılın sonunda bizi hiç özlememişsin, kaybetmekten ya da yalnız bırakmaktan hiç korkmamışsın meğer! Ne kadar safmışım! Tüm akşam boyunca sana büyük bir hayranlık ve hasretle baktım, ne kadar aptalmışım ki bizimle yıllar geçireceğine ve geçiremediğimiz zamanların acısını çıkaracağımıza inandım! Peki sen ne yaptın?! Ne yaptın baba?!" Gözlerim yanıyordu. O kadar çok yanıyordu ki, sanki biri kor ateşi bastırmış gibi. Göğsüm inip kalkarken nefesim kesik kesik gelmeye başladı. Kelimeler boğazımda düğümlenip kalıyor, dışarı çıkmak için birbirleriyle yarışıyordu ama çıkamıyordu. Sadece hıçkırıklarım çıktı. Ve sonra, birdenbire, tutamadım. Gözyaşları yanaklarımdan aşağı süzülmeye başladı. Önce sessiz, sonra kontrolsüz. Omuzlarım sarsılmaya, ellerim titremeye başladı. Dizlerim bükülüyordu sanki, yere çökecektim. Daha fazla konuşamadım. Kelimeler boğazıma takılıp kaldı, sadece ağlıyordum. Çocuk gibi, kontrolsüz, yüksek sesle ağlıyordum. Yılların biriktiği yerden patlayan bir sel gibi. O anda Baran’ın kolları beni sardı. Güçlü, sımsıkı. Bir an bile tereddüt etmeden beni kendine çekti, başımı göğsüne yasladı. Elini saçlarımda gezdirdi, diğer eliyle sırtımı sıvazladı. Sanki küçükken yaptığımız gibi. Sanki hâlâ o eski günlerde, birbirimize sığındığımız gecelerdeymişiz gibi. “Tamam,” diye fısıldadı kulağıma, sesi titriyordu ama kararlıydı. “Tamam Berfin’im, ben buradayım. Her şey yoluna girecek." Sonra başını kaldırdı. Babamı buldu gözleriyle. O bakışta çocukluk hasreti de vardı, öfke de, hayal kırıklığı da… Ama en çok da yorgunluk. Çok uzun zamandır taşıdığı bir yorgunluk. “Sen nasıl bir babasın?” dedi Baran. Sesi alçak ama keskin. Her kelime bıçak gibi. “Nasıl bir adamsın ki, hapisten çıktığın ilk günde, ilk fırsatta intikam peşine düşüyorsun? Biz seni beklerken… yıllarca beklerken… sen hâlâ intikam düşünüyorsun.” Baran’ın kollarında daha da sıkı sarıldım ona. Gözyaşlarım onun gömleğini ıslatıyordu ama umurunda değildi. “Onlar bizi annesiz bıraktılar, doğru,” diye devam etti Baran. “Ama sen de bizi babasız bıraktın. Yine. Aynı şekilde. Aynı acıyı yaşatıyorsun. Farkında mısın? Onların yaptığıyla senin yaptığın arasında ne fark var şimdi? İkisi de bizi yalnız bıraktı. İkisi de bizi parçaladı.” Babamın yüzüne baktı. Gözleri dolu dolu ama ağlamıyordu. Baran ağlamazdı. En azından benim önümde. “Şimdi ne yapacaksın baba? Yine mi hapishane? Yine mi biz sensiz? Yine mi görüş günlerinde ‘Babanız iyi’ yalanlarını mı dinleyeceğiz? Yine mi annesiz ve babasız mı kalacağız? Yoksa bu sefer direkt olarak Dilevanlar'ın kan hakkının bedeli mi olacaksın? Hangisi?!” Bir an sessizlik oldu. Sadece benim hıçkırıklarım ve dışarıdan gelen rüzgârın uğultusu. Sonra birden konağın, avlu kapısına arka arkaya yumruklar indirildi. Öyle şiddetliydiler ki, bir alacaklının kapıya geldiği belliydi. "Çelengiler! Açasınız hele kapıyı! Açasınız!" Narin Nine ile babaannem birden birbirlerine baktılar. Gelenin ses tonunu tanımasam da, babaannemin ve ninemin tepkisinden, sesin de yaşlılığından sesin kime ait olduğunu anladım. Hikmet Dilevan... Dilevanlar, kapımıza kadar gelmişlerdi. Baran'ın göğsünden biraz kendimi çekerek yüzüne baktım. Amcam, babaannemin önüne geçerek kapıya doğru gitti. Babam işe burnundan kıl aldırmıyordu. Omuzları dikti, oturduğu yerden kalkmış ve çatık kaşlarıyla kapıya bakıyordu. Yengem ise babaannemin yanına geçmiş, arkasına sinmişti. Dilan, Baran'ın arkasına geçti ve korkuyla koluna yapıştı. Bu yolun sonunun nereye gideceği belli değildi ve hepimizin içine tedirgin bir ateş düşmüştü. Amcam, Narin Nine'nin kafasını sallamasıyla birlikte kapıyı açtı. Kapı gıcırdayarak açıldığında, soğuk gece havası bir anda avluya doldu. Rüzgâr, sanki dışarıdaki öfkeyi de beraberinde taşıyormuş gibi yüzüme çarptı. Amcam kapıyı sonuna kadar açtıktan sonra kenara çekildi, yolu verdi. İlk önce Hikmet Dilevan girdi. Yaşlı adam, bastonuna yaslanarak ağır ağır adım atıyordu ama o adımlarda ne yaşlılık ne de zayıflık vardı. Omuzları hâlâ geniş, sırtı dimdikti. Beyaz saçları rüzgârda hafifçe dalgalanıyor, sakalındaki gürlük yaşlılığında meydan okuyordu. Üzerinde koyu renk, eski ama tertemiz bir ceket vardı. Gözleri... işte o gözler her şeyi anlatıyordu. Kızarmış, kan çanağı gibi olmuş ama hâlâ keskin, hâlâ öldürücü. Yüzünde tek bir duygu yoktu. Ne öfke, ne acı, ne de yorgunluk. Sadece buz gibi bir kararlılık. Bastonu taş zemine her vurduğunda, avluda yankılanan tok bir ses çıkıyordu. Sanki her vuruşta kalbimiz bir kez daha sıkışıyordu. Arkasında, gölgesi gibi yürüyen biri daha belirdi. Miran Dilevan... Miran, uzun boylu, geniş omuzlu, siyah sakallı. Ama o gece yüzü... yüzü tanınmaz hâldeydi. Gözlerinin altı morarmış, yanakları çökmüş, bakışları donuktu. Üzerinde siyah bir ceket vardı, kollarını göğsünde kavuşturmuş, elleri yumruk hâlinde sıkılıydı. Yürürken hafifçe öne eğilmişti, sanki omuzlarında taşıdığı yük fiziksel bir ağırlık gibi çökertmişti onu. Karısı vurulduğundan beri ilk kez görüyordum onu bu kadar yakından. Ve o kadar kırılmış görünüyordu ki, içimde bir yer daha fazla acımaya başladı. Hikmet Dilevan avlunun ortasına gelince durdu. Bastonunu yere sertçe vurdu. Ses o kadar netti ki, herkes bir an nefesini tuttu. Başını yavaşça kaldırdı, önce babama, sonra babaanneme, en son da bize baktı. Gözleri Baran’la benim üzerimde durduğunda, bir an için bir şey geçti yüzünden. Acıma mıydı? Pişmanlık mı? Bilmiyorum. Ama geçti, hemen kayboldu. “Çelengi Hatun,” dedi. Sesi yaşlı ama güçlüydü, kısık ama her köşeye ulaşan cinsten. Narin Nine'm de bastonunu avlunun taşlarına vurarak ilerledi ve tam Hikmet Dilevan'ın önünde durdu. "Hakkın olmayan kan hakkı için mi dayandın kapıma?!" Şimdi birbirlerinin önündekilerdi. Aradan sadece tek bir gece geçmişti. Bu tek gecede aşiretlerin ileri gelenleri toplanmış ve kan hakkının, hak olup olmadığına karar vermişlerdi. Karar, Dilevanlar'ın lehine olmuş olacak ki kapımıza dayanmışlardı. "Hakkım olmayan mı dersin Narin Çelengi? Bilir misin ki benden bir can değil, iki can aldınız!" Hikmet Dilevan’ın gözleri Narin Nine’ye kilitlendi. O bakışta ne merhamet ne de başka bir şey. Sadece soğuk, keskin bir öfke. Yaşlı adamın dudakları ince bir çizgi hâlinde gerilmiş, çenesi hafifçe titriyordu. Bastonunu kaldırıp yere, tam Narin Nine’nin ayaklarının dibine, taşların üstüne öyle bir vurdu ki, ses avlunun dört bir yanını doldurdu. Taşlar titredi, sanki yer yerinden oynadı. Narin Nine bir adım bile geri atmadı. Bastonuna yaslandı, gözlerini kısarak Hikmet’e baktı. “Neyden bahsediyorsun sen Hikmet?” dedi sesi sert, ama içinde bir titreme vardı, belli belirsiz. “İki can mı dedin? Ne iki canı?” Hikmet Dilevan’ın çenesi daha çok titredi. Dişlerini sıktığı belliydi. Gözleri bir an yere indi, sonra tekrar Narin Nine’ye kalktı. Sesinde yılların biriktirdiği acının ağırlığı vardı. “Yeliz…” dedi ve durdu. Sesi çatallandı, yutkundu. “Yeliz, gelinim… gebeymiş.” Avludaki hava birden dondu. Sanki rüzgâr bile kesildi. Kimse nefes almıyordu. “İki aylıkmış,” diye devam etti Hikmet Ağa, sesi daha da alçalarak, ama her kelime daha ağır bir hale geliyordu giderek. “Daha bize söyleme fırsatı bulamadan...Siz benden iki can aldınız, Narin Çelengi. Bir gelin, bir de torun. Daha dünyaya gelmeden öldürülen bir bebek.” O sözler düştüğü anda, sanki avlunun ortasına bir bomba atılmış gibi herkes sarsıldı. Babamın omuzları ilk kez düştü. O dik duruş, o meydan okuyan bakış… bir an için yok oldu. Yüzü bembeyaz kesildi. Babaannem elini ağzına götürdü, gözleri faltaşı gibi açıldı. Amcamın eli kapının kolunda kaldı, kıpırdayamadı. Yengem sessizce ağlamaya başladı, başını babaannemin omzuna gömdü. Ben… ben ise Baran’ın kollarında donup kalmıştım. Gözyaşlarım durmuştu. Sadece kulaklarımda Hikmet Ağa'nın sesi yankılanıyordu... iki can. Gebeymiş. Bir bebek. Miran Dilevan'ın yüzü… Başını yavaşça kaldırdı. Gözleri boş bakıyordu, sanki ruhu bedeninden çekilmişti. Dudakları titriyordu ama tek kelime etmedi. Sadece yutkundu. Bir kez, sertçe. Omuzları çökmüş gibiydi, bütün ağırlık birden üzerine çökmüştü. Karısı ölmüştü. Üstüne bir de… bilmediği bir çocuk. Hiç görmediği, hiç kucağına alamayacağı bir çocuk. Tam o sırada avlunun kenarından sessiz, ağır adımlarla Zilan Dilevan çıktı. Miran’ın yengesi. Siyah başörtüsü omuzlarına dökülmüş, yüzü solgun ama kararlı. Hiçbir şey demeden Miran’ın yanına gitti. Elini yavaşça onun sırtına koydu. Parmakları titriyordu ama sıvazlamaya başladı. Yumuşak, teselli eder gibiydi. Miran’ın omuzları o dokunuşla hafifçe sarsıldı, ama hemen toparlandı. Zayıf görünmek istemiyordu. Omuzlarını dikleştirdi. Çenesini sıktı. Gözlerini yere indirdi, yumruklarını daha sıkı kapattı. Nefes alışları derin ve kontrollüydü, sanki kendini zorla ayakta tutuyordu. Ama Zilan Dilevan'ın eli hâlâ sırtındaydı. Hikmet Dilevan tekrar bastonunu yere vurdu, bu sefer daha hafif, ama kararlı. “Kanımız yerde kalmayacak, Çelengi,” dedi. “İki can aldınız. İki canın bedeli ödenecek.” Narin Nine bir şey söylemedi. Sadece baktı. Gözlerinde ilk kez gördüğüm bir şey vardı, korku. Gerçek, çıplak korku. Ve ben, Baran’ın kollarında, hâlâ nefes alamıyordum. Bir bebek ve annesi ölmüştü. Ve o bebek, hiçbirimizin bilmediği bir masumiyetti. Şimdi ise, o masumiyetin kanı hepimizin ellerine bulaşmıştı. Kendimi suçlu hissediyordum, bunu yapan ben olmasam da kendimi suçlu hissediyordum. "İki cana karşılık iki can isterim Narin Çelengi! Duyar mısın beni?!" Narin Nine, hiçbir şey demeden Hikmet Ağa'nın yüzüne bakmaya devam etti. Öyle ki, kaçacak bir yer olmadığını biliyordu. En sonunda, Hikmet Ağa'nın yüzüne kaşlarını kaldırarak baktı. Ninemin gözleri, herkesi bir tur gezdikten sonra sanki kimsenin görmediğinden emin olmuş gibi başıyla babamı işaret etti, fısıldayarak bir şeyler söyledi Hikmet Ağa'ya ancak tek kelimesini bile duyamadım. Hepimiz sanki bebek haberinden sonra sağır olmuştuk. Hikmet Ağa, ninemin cümlelerinden sonra bembeyaz kesildi. Unuttuğu, hesaba katmadığı bir gerçekle yüzleşmiş gibi taş kesildi yüzü ve babama baktı. Yüzünde, dengesiz mimikler dalgalnırken ne hissettiğinden emin bile olamadım. Sonra birden bire gözleri beni buldu. Gözleri ile gözlerim buluştuğunda nefesimi tuttum. Arkama bile bakmadan kaçmak istedim ama olduğum yere mıhlandım öylece. Ninem ve babannem, Hikmet Ağa'nın gözlerinin bana baktığını fark eden iki kişiydi. Diğer herkes, karşı taraftakilerle göz göze gelmişlerdi. Amcam ise hala kapının yanında duruyordu. Kimse, duyduklarını sindirememişti. Hikmet Ağa, gözlerini benden çekip nineme baktığında, Narin Nine başını sanki bir şeyleri anlamış gibi iki yana sallamaya başladı. Başını sallama hızı giderek artarken neler olduğunu anlamaya çalıştım ancak anlayamadım. Babaannem ise anlamış olacak ki adımları benim yanıma doğru geldi ve tam önümde, siper olurmuş gibi durdu. Hikmet Ağa, omuzlarını dikleştirdikçe dikleştirdi. Narin Nine'ye artık tepeden bakıyordu. Az önceki duygu dalgalanmasından eser bile yoktu. Kararını vermiş gibi görünüyordu. "Yok... Yok Hikmet Ağa, yok!" Narin Nine, kabullenmek istemediği bir şeyle karşı karşıyaymış gibi davranınca, babaannem birden bileğime yapıştı. Öyle sıkı bir şekilde tutuyordu ki beni bu hareketi Hikmet Ağa'nın da dikkatini çekti. Bize doğru baktıktan sonra, yine gözleri gözlerime değdi. Narin Nine, sanki onunla benim arama girmek istercesine bakışlarını sekteye uğratmak için aramıza girdi, "Yok derim sana Hikmet Ağa, duymaz mısın be adam?! Olmaz derim! Olmaz! Etmeyesin! Edemezsin!" "Niyeymiş Narin Çelengi? Neden edemezmişim? Diyesin hele bana! Ne engel olurmuş bana diyesin! Sen de bilirsin ki, tek kelimemle yer yerinden oynar! Ne bu konağın kalır, ne de sen kalırsın geriye! Bilirsin değil mi?" Narin Nine, kimsenin anlamadığı bir şeyi anlamış gibi Hikmet Ağa'ya meydan okudu ancak ben hiçbir şeyi gerçekten anlamıyordum, "Benden geriye bir şey kalmaz da senden kalır mı sanırsın?" "Benden geriye bir şey kaldı mı sanırsın Çelengi?" "Olmaz derim Dilevan! Etme! Zulüm olur!" "Benden iki can aldınız Çelengi! İki can! Aşiretler kararını verdi, iki cana iki can isterim! Bir hafta sonra, ölen gelinimin yedisi çıktığında bu kapıya gelirim! Baran ile Adil'in canını alırım! Ya da..." Gözleri yeniden beni buldu ve cümlesine o şekilde devam etti, "Torunun Berfin'i Miran’a gelin ederim... Bana bir torun verir... İki cana, iki can isterim Çelengi!" O sözler avluya düştüğünde, içime de bir kor düştü. Sanki biri kalbime bir hançer saplamış, saplamış ve sonra yavaşça çevirmeye başlamıştı. Nefesim kesildi. Göğsümde bir şey sıkıştı, öyle sıkıştı ki hava alamıyordum. Kulaklarımda uğultu vardı, rüzgârın sesi, bastonların taşlara vuruşu, hepsi birbirine karışıp tek bir korku çığlığına dönüştü. Berfin’i Miran’a gelin ederim… Kelimeler beynimin içinde tekrarlandı, tekrarlandı, tekrarlandı. Her tekrarda daha ağır, daha keskin, daha gerçek oldular. Hayır. Hayır. Hayır. Bedenim titremeye başladı. Önce ellerim, sonra omuzlarım, sonra bütün vücudum. Baran’ın kolları hâlâ etrafımdaydı ama sanki o da taş kesilmişti. Parmakları bile hareket etmiyordu. Sadece sımsıkı tutuyordu, sanki bırakırsa ben kaybolacakmışım gibi. Gözlerim Hikmet Ağa’ya kilitlendi. O buz gibi bakışlar artık bana aitti. Beni süzüyordu. Tepeden tırnağa, sanki bir mal gibi, bir bedel gibi, bir takas eşyası gibi bakıyordu. Midem bulandı. Bir an başım döndü, dizlerim titredi, yere yığılacaktım ama Baran’ın kolları bırakmadı. Korku, öyle derin, öyle yakıcı bir korkuydu ki, ağzımı açsam çığlık atacaktım ama sesim çıkmadı. Sadece boğazımdan garip, kısık bir inilti yükseldi. Gözlerim doldu, ama bu sefer ağlamak değildi bu. Bu dehşetti. Saf, çıplak bir dehşet. Miran’a gelin… Miran Dilevan. Karısı dün gece ölen adam. Gebeyken öldürülen çocuğun babası. O donuk gözler, o çökmüş yanaklar, o yumruk gibi sıkılı eller… O adamın karısı mı olacaktım ben? Kusmak istedim. Bütün vücudum buz kesti. Ellerim buz gibiydi, ayaklarım hissiz. Sanki kanım çekilmişti. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki göğsümden fırlayacak sandım. Kulaklarımda kendi kalp atışlarımı duyuyordum. Babam… artık meydan okuyan adam değildi. Yüzü kül gibiydi. Gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Babaannem bileğimi öyle sıkı tutuyordu ki tırnakları etime batmıştı. Acısını bile hissetmiyordum. Sadece onun titreyen elini hissediyordum. Narin Nine ise… Narin Nine hâlâ Hikmet Ağa’nın karşısında duruyordu ama artık o güçlü kadın değildi. Omuzları çökmüş, bastonuna yaslanmış, nefes nefese kalmıştı. “Hayır…” diyebildim sonunda. Sesim o kadar kısık çıktı ki kendim bile zor duydum. “Hayır… lütfen…” Ama kimse duymadı. Ya da duymuş olsalar da umursamadılar. Hikmet Ağa bir adım daha attı. Bastonu yine yere vurdu. “Bir hafta,” dedi. Sesi artık sakin, neredeyse soğukkanlıydı. “Yedide gelirim. Ya iki erkek canı alırım… ya da bu kız, Miran’ın koynuna girer. Karar sizin.” Miran’ın koynuna… O kelimeyi duyduğum anda midem kalktı. Gözlerim karardı. Baran’ın kolları beni tutmasa yere yığılırdım. Başımı Baran’ın göğsüne gömdüm. Gözyaşlarım durmuyordu. Ağlamıyordum artık, hıçkırıyordum. Çocuk gibi, korkudan, çaresizlikten, iğrenç bir gelecek düşüncesinden hıçkırıyordum. "Dede... Dede sen ne dersin?!" Miran Dilevan'ın sesini, inkar edişini duyduğumda belki başka bir çıkış yolu vardır diye ona ona dikkat çekildim ancak Hikmet Ağa'nın kararı netti, bunu da dile getirmekten çekinmedi. Bastonunu yine bir uyarı niteliğinde yere vurdu, "Benim sözümün üstüne söz mü söylersin Miran?!" Miran, başını istemeden önüne eğdi. Dudaklarını birbirine bastırdı ve burnundan soludu, "Estağfurullah ağam!" Hikmet Ağa, yeniden Narin Nine'ye döndü, "Bir hafta Narin... Bir hafta sonunda gelir Berfin'i alır giderim. Bilesin..." Narin Nine, bu sefer daha anlamlı bir şekilde baktı gözlerine Hikmet Ağa'nın. Öyle ki, yalvarır gibiydi. Bir pazarlık etme peşinde gibiydi. Fısıltıları, kulağıma geldi ve dudaklarını okumak daha kolay oldu, "Onu görebilecek miyim Hikmet?" diye sordu ninem. "Ben görebildim mi Narin?" Hikmet Ağa, nineme eğilen başını yeniden dikleştirdi. Gözlerinin içine baktı. Ninemin gözünden bir damla yaş akarken, Hikmet Ağa'nın yüzündeki acıyı gördüm. Çatılan kaşları havaya kalktı ama ninem onun yüzüne bakınca eski öfkesine geri büründü, "Ben nasıl yandıysam siz de yanacaksınız Çelengiler..." Hikmet Ağa, arkasını dönüp giderken Miran Dilevan dönüp bana baktı. Gözlerindeki öfke... Bana ölmeyi arzulatacak kadar korkutucuydu. Bu adamın yatağında olmayı, karısı olmayı düşünemiyorum bile...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD