"Komiserim şu dosyayı da imzalamanız gerekiyor." Gülnihal'in masama koyduğu dosya yığınına büyük bir bıkkınlık ile baktım. Puflayıp kolumdaki akıllı saate baktım. Daha saat 13.47'ti. "Tamam Gülnihal hallederim ben." Gülnihal başını tamam anlamında sallayıp çıktı odadan. Karakolumuz büyük değildi bu yüzden odalarımız üçlü olurdu. Bana da gele gele Serkan ve Barış gelmişti. Çoğunlukla kendi odalarımızda değil, toplu çay geyik keyfi yaparken oturduğumuz koltuklu odada bulunurduk. Bu yüzden Serkan'ın kutup ayılarına üzüldüğü videoları anlatırken yalnız değildim. Bu da güzel bir şeydi.
Seviyordum ulan bizim ekibi, Rıza Babanın ekibini geçerdik biz.
Ama şimdi ise o sapların boş sohbetine katılamıyordum çünkü Nisan sıcağında ve sıcaktan erimeye yüz tutmuş odada bir başıma dosya inceleyip imzalıyordum. Bugün Allah'tan nöbetim yoktu. Valla yoruldum diyerek ittirdim dosyaları. "Keşke olay falan olsaydı."
"Sanki başka yapacak bir şey var Semiramis. İncele bari şu dosyaları." suç dosyalarını alıp gözden geçirmeye başladım. İmza atılacak küçük suç dosyalarına attım. Bunları okumak heyecan vermiyordu. Genellikle borç harç kavgası veya kız erkek kavgası oluyordu. Hepsi çok klişe. Oruç da zor geçiyordu.
İmzalamayı bitirdiğim dosyaları çekmeceye koyarken kapı bir anda açıldı pat diye. İçeriye telaşlı giren Barış'a baktım boş gözlerle. "Bakma öyle boş boş Semiramis, kalk olay var!" LAN OLAY MI DEDİ O? MMMH BAYILIRIM!
Büyük bir sıkılmışlıkla oturduğum sandalyemden zevkle zıplayarak kalktım. Askılığa astığım gömleği ceket tarzında siyah bodymin üstüne geçirdim. "Umarım eğlenceli bir şeydir Barış. Yoksa oyarım seni." derken odadan çıktık. "Hüzünlü bu sefer. Cinayet olayıymış. Olay inceleme ekibiyle gideceğiz. Bizim savcı da gelecek."
Bizim savcı Yağız olanından mı yoksa Kağan'ın görüştüğü Selen olan savcı mı? "Bizim ex enişte yani." demesiyle Selen olmadığını idrak etmem zor olmamıştı. Yağız ile boşanalı bir buçuk ayı geçmişti ve biz Ege'den başka hiç görüşmemiştik. Haftanın üç günü bizim karakolda olmasına rağmen birbirimizin yüzüne dahi bakmamıştık. Sürekli w******p ve i********: aktifliğine bakıyordum, ben sohbete girince aktif çıkınca aktifliği gidiyordu. Bir de ramazan ayına girmiştik. O yüzden mi benimle konuşmuyordu?
Eskiden olsa, karakola geldiği zaman ilk işi boynumdan öpmesi olurdu. Daha sonra sımsıkı sarılırdı. Getirdiği çiğköfteleri kendi eliyle bana yedirirdi. Ben ise Yağız'ı yemekten çiğköfteyi yemezdim. Hiç bitmesini istemediğim günleri kendi ellerimle bitirdim. Artık eskiden değildi, bir yerden yeniden başlamam gerekiyordu.
Bir buçuk ayda Yağız ile konuşmama konusundan başka gelişme yaşamamıştık. Ege ile normal ana kız ilişkimiz devam ediyor arada sırada ise Alev'le sürtüşüyorduk. Beynini kesin bir yerde bıraktı, üniversite sınavına az bir süre kalmıştı. Tamam abi strese girmesin ama çalışsın da. Gene de kızasım gelmiyordu Alev'e, ramazan ayında ders çalışması da sıkıntıydı.
Neye güveniyor da çalışmıyor anlamıyorum. Ona da kızınca benim hayatım abla deyip kenara çekiliyordu. Hayatın sillesini yiyince anlar benim hayatımı. Otoparka geldiğimizde Barış sürücü kısmına geçti. Arabayı çalıştırınca düşüncelerimden sıyrılıp ona döndüm. "Oruç çok zor geçiyor Barış." oruç muydu zor geçen yoksa Yağız'sız bir ramazan ayı mıydı? O olsaydı dayanamazdı, gülümsedim istemsizce. Çocuk gibiydi, ne bileyim güzeldi günler.
"Semi reis sen sadece suyla bile üç dört gün dayanırsın. Nasıl ramazan zor geçebilir ki?" kaç yıldır beraberdik. Tanımış beni kerata. "Dayanamıyorum işte Barış. Allah Allah. Herkes tuhaf arkadaş." Yağız'a olan özlemim beni asileştirmişti. Yağız'ın kız falan bulduğu da yoktu. Ben nasıl uzak duracaktım Yağız'dan? Yağız'a hâlâ deli gibi aşık olsam da kararımın arkasındaydım. Ege'ye bunu yaşattıkça içim acıyacağına Yağız'sızlıktan ölürdüm daha iyi.
"Tamam Semiciğim, kızma sen." psikolojim dibe vurmuş, transtan transa geçiyordum. Nasıl anlatsam size? Hani son lahmacunu paylaşamayan iki arkadaş olur ya. İşte tam da o paylaşılamayan lahmacunum ben. Lahmacun demişken canım da çekmişti. "Nerede bulmuşlar cesedi?" kafamı biraz işlere verirsem çökük olan psikolojimi anlık da olsa unutabilirdim. "Ormanlık bir alanda bulmuşlar. Çatalca'nın o taraflardaymış." dikkatle Barış'ın ağzından çıkanları dinleyince önüme geri döndüm. "Semiramis?" demesiyle tekrar ona baktım. Ulan bir şeyi de taksit taksit söylemeyin.
"He Barış he, söyle annem." kahverengi gözlerini takip edince gözleri dudağımı buldu. Lan Barış! "Irz düşmanı mısın lan?! Barış seni... Şerefsiz!" Barış'a ani çıkış yapınca "YOK EBEM SEMİRAMİS!" diyerek yükseldi birden. "Hay ben şu yanlış anlaşılmasını!" mırıldanarak edeceği küfrü oruçlu olmasından dolayı edemeyince güldüm. "Şey... Ben özür dileyeyim bari." katıla katıla gülmemek için kendimi zor durduruyordum. Komik bir şey de yoktu ama huyum buydu. Komik olmayan şeylere gülen mizah seviyem düşük birisiydim. "Dudağınızı kanatmışsınız Komiserim." mesafeli bir şekilde konuşunca elimle omzunu sıvazladım. "Savcısız günlerim bok gibi geçiyor Barış. Özür dileriz yani kafamız yerinde değil." dudağımı kanattığımı söylemesiyle günlerdir cebimde taşıdığım belki önceden kullandığım kıyıda köşede sıkışan tek peçetemi alarak bastırdım sertçe dudağıma. "Birbirinize çok aşıksınız. Ayrılmanıza hâlâ alışmış değilim. Her an savcım dudaklarına yapışacak gibi Semiramis." olm Barış ilk defa bu kadar ciddi konuşmuştu gözlerim yaşardı.
Saçma sapan iç sesimi def edip Barış'ın dediklerine münasip bir cevap düşünüyordum. Kendimi hızlıca toplayınca derin nefes verdim. "Ama bizi birbirimizden uzaklaştıran yine kendimizdik Barış. Ya abi iki insan her gün kavga eder mi?! Tamam ulan kabul köpek gibi aşığım savcıya! Her şey aşık olmakla bitmiyor Barış, biz anlaşamıyoruz. Ulan biz pastayı neden çilekli yaptın diye tartışan adamız! Üç kuruşluk kavga sebeplerini öpüşmeyle kapatamıyoruz. Yoruldum, yorulduk." sözlerimiz Yağız için de benim için de bir hançerden ibaretti aslında. Söylenen her bir kelime, birbirimize olan aşkımızla bürünmüş kalplerimizi hiç acımadan saplamaya devam ediyordu. Sözleri söyleyen de bizdik, büyük bir kinle kalplerimizi yaralayan da.
Canımızın yanmasını haykırmışız ikimiz de fakat duymaya çabalamamışız bizi. Kendi düşen ağlamaz misali bizim aşk. "Ortada Ege var anasını satayım. Çocuk nasıl ağlamıştır siz tartıştıkça." mavi harelerimle asfaltlı yolu izlemeye koyuldum. "Ağlamış mıdır lan?!" Barış, değişik bakışlarla bana baktı. "Semi, ben çocukken ağlıyordum. Fakat Ege normal bir çocuk da değil. Nereden bileyim abi anası babası ben miyim Ege'nin?!" haklılık sıçıyorsun Barış. "Ege anormal çocuk mu Barış? Nasıl tabir bu? Amcası ve dayısı olarak Ege senden duysa çok üzülürdü. cebimdeki taşıdığım başka bir eşyam cüzdanımı aldım. Cüzdanda hem Yağız'ın hem de Ege'nin fotoğrafını taşırdım. Yağız'ın fotoğrafını cüzdanımdan çıkarmam sanırım aşkımıza yaptığım ilk ihanetti. Melul melul Ege'ye bakarken gözümden yaşlar süzülmüş ben fark etmeden.
"Ben nasıl bir anneyim Barış? Ben neden çok bencil davranmışım lan?! Ege bizim her şeyimizken ona en büyük gene biz vermişiz ulan!" hızla cüzdanı fırlattım torpidonun üzerine doğru. Hormonlarım neden bozuktu anasını? "Sakinim sakinim ben." diyerek cüzdanı fırlattığım yerden geri aldım. Ben gerçekten kötü bir anneydim, kızımın fotoğrafını fırlatacak kadar kötü bir anne. "Nefret ediyorum kendimden." dedim bu sefer kısık bir sesle.
Benim ruh halleri anadan üryan bir şekilde davranırken beni tanıyan bana değer veren tüm herkes sakin ve sessiz kalmasını bilirdi. Bu şekilde duygularımın trans süresi gitgide azalıyor ve bir beş dakika içerisinde eski hâlime dönüyordum. Bu yüzden Barış sessiz duruyordu şimdi. Yoksa ona da bağırırdım, durduk yere mal gibi kalbini kırardım. Sonuç olarak psikolojim nokta nokta olmuş olurdu. Oruçtan dolayı saydıramıyorum anladınız siz.
Üç dört dakika boyunca sessiz kalınca Barış "Sakinleştiğine göre konuşabilirim." diyerek sessizliği bozdu. "Öncelikle sana kötü anne imasında asla bulunmayan ama bulunmuş olarak algıladığın dilim için özür dilerim." Türkçem f**k oldu arkadaşlar, tşk. "Lan annemden sonra gördüğüm en güzel annesin sen Semiramis. Yağız duysa bu söylediklerini tüm İstanbul'u inletir. Rakı balık yapalım bizimkilerle iyi gelir sana cidden."
Büyük bir heyecanla atıldım ortaya. "Olur lan! Ama ısmarlayan siz olursanız?" Alman hesabı ödeyecektik zaten. Ama gene de şansımı deneyeyim istedim. Barış saf bir şekilde bana gülümserken 'Hadi ya ciddi misin?' bakışı yatıyordu kahve gözlerinin altında. "Şaka şaka, gene herkes kendi çöpünü ödeyecek." dememle Barış derin nefes verdi. Öyle bakmayın bebekler, cidden rakı balık uzun zamandır yapmıyorduk. Pahalanmıştır. "İyi ki varsınız canım polis bebeklerim benim." derken gözlerime dolan yaşları sildim elimin tersiyle. "Kesinlikle ikizler burcu değiliz." dedi Barış.
"Koç burcuyuz. Hay tüküreyim burcuma." 25 Mart, 1993 doğumluydum. Her sene beni sarıp sarmalayan sabahlara kadar üçümüzün deli divane olduğumuz pasta savaşı yaptığımız doğum günü yoktu artık. Kırıcı. "Koç burcunun tek ve en güzel örneğisin Semiramis." Barış'a eyvallah anlamında sallarken dediklerini daha yeni yeni kavrıyordum. "Ulan madem türümde tekim neden en güzel dedin?" polisliği bırakıp bizimkilere Türkçe öğretmeye gidiyorum. "İftardan sonra kapışalım Semiramis." derken Barış arabayı sağa çekerek stop olduk. Stop olduk ne lan? İngilizce desen yok.
Barış arabayı gelişi güzel durdurduktan sonra torpido gözünden eczacı mavi eldivenlerinden iki çift alıp arabadan indik. Ambulans, polis arabaları birkaç adım ilerimizde dururken olay inceleme polisleri ve adli tıp doktorları cesedin oradaydı. Cesedi fark edip ihbar eden bir adammış, memurlar ayaküstü adamın ifadesini alırken eldivenlerden bir çiftini Barış'a fırlatıp bende kalan çifti de ellerime geçirdim tek bir seferde.
Fakat Barış ellerine eldiveni geçirirken yırtıldı cart diye. Bu şey değil mi ya? Sıfır bacak açmak isterken ortadan ikiye ayrılan kot pantolonum? "Barışşş, benim ellerim küçücük baak!" iğrendiğim pick me taklidini Barış'a ironisine yaparken gülünce tüm bakışlar bana çevrilmişti. Sanki bomba attık? "Dönün önünüze ulan! Hiç mi görmediniz pick me Ecemsuları?" dememle çoğu kişi gülüp geri işine döndü. Ama tek bir kişi dönmedi.
Hâlâ deli gibi tutsak olduğum bal rengi bir çift göz irisleri. Savcının gözleriydi bunlar, gözlerimden kendini çekmeyen.
Yağız'ın gözlerini görmemle bakışlarımı yere doğru çevirdim. "Barış hadi kanka." diyerek onu hem dürterek hem de yüzümü uzun saçlarımla saklayarak cesedin oraya doğru ilerledik. "Aşko benim eldivenler gidik?" ulan aşkonu. "Barış hadi oğlum. Başına bir iş gelmeden git iste bir doktordan. Bunu da mı ben söyleyeyim lan?!" Barış önce bana baktı sonra bakışları Yağız'a döndü. Ağzını han kapısı gibi açıp "Hee, Savcım burada olduğu için sinirlisin sen okey." Barış'ın ensesine bir tane geçirip onu boşlayarak cesedin oraya gittim.
Çekilen bandın altından girip üzerine örtülen siyah naylonu açmamla gördüğüm görüntüden tiksindim. Açlık başıma vurmasa beni iğrendirmezdi kan, vahşet ve benzeri gibi şeyler. Yanımdaki olay inceleme polislerinden kanıt için kullanılan şeffaf kilitli poşetlerden aldım bir iki tane. Muhtemelen incelenmişti ama benim de incelememde sakınca olmazdı.
Maktule uzun uzun baktığımda yüzüne aldığı ağır darbeler sonucu merhum olduğunu anladım. Çünkü yüzü paramparça, harabeye dönmüş. Tek yüzüne aldığı darbelerle ölmesi kafamı karıştırmıştı. Tamam yani çok kötü darbeler almış ama sadece bunlarla ölecek değile benziyordu merhum. Ben cesedin kafasını sağa sola çekip oynatırken yabancı olmadığım bir ses yankılandı kulaklarımda. "Karnından bıçak yarası almış. İhbar edenin bulması da bir geceyi geçince kan kaybından ölmüş." Yağız'ın sesiydi bu. Benimle bir yabancı gibi konuşuyordu artık.
Uzun zaman sonra ilk defa.
"Bu işte bir halt var ama göreceğiz zamanla." diyerek yanıt verdim aynı tonda. Kırk beş yaşlarındaydı ölen muhtemelen. Bir erkek cesediydi. Fazla iri yapılı bir bedene sahip değildi, daha çok adamın soyunu sopunu soymuşlar gibi bir ürkeklik vardı tipinde. "Kimlik falan var mıymış üstünde? Kimmiş?" bakışlarını yüzüme doğru çevirdi. "Bakırköy taraflarında oturuyormuş. Ahmet Sönmez diye bir adam."
"Allah rahmet eylesin kardeş." diyerek çöktüğüm yerden kalktım. Cinayet dosyasını bizim ekip halledecekti. Sedef'le evine gidip sorup soruşturmak lazımdı bu adamı. Cidden çok pis öldürülmüş, kesin bir şeyler olmuş yani. "Semiramis!" duyduğum sesle ardıma döndüm. "Sayın Savcım?" iş yerinde iş ev yerinde aşk. Kanka siz boşandınız. Doğru, evde de aşk konuşamayacaktık. "Al, tokan düşmüş." iyi de ben saçıma toka bağlamadım ki. Hafif gözlerimi kısarak elindeki siyah tokaya baktım. Ulan evi talan edip bulamayıp sonra Alev sen aldın değil mi sürtük?! diyerek onu haksız yere suçladığım tokam değil mi bu? Tokayı elinden aldım. "Ne işi var bunun sende?"
"Kokun hâlâ duruyor tokanda. Koklayıp manyak oluyorum her defasında bu yüzden al şu tokayı."
⛓️
Yağız'ın sözlerinin depreminin etkisinde karakola gidebilmiştim bir şekilde. O sözlerden sonra hiçbir şey dememiştim. Sadece tokayı çekip saçıma bağlamıştım. İçim dışım; arabaya koyulan başını sallayan keko bir köpke var ya, işte onun kafasını salladığı gibi sallanıyordu.
Ruh sağlığım ise Metallica dinleyen Cennet Mahallesindeki Pembe resmen. Onun dışında açlığın verdiği bir hasar yoktu. Açlıktan olduğuna emin misin? Tamam ulan, Yağız'sızlıktan hepsi.
Saat dörde yaklaşıyordu. Sedef ile maktulün evine gitmemiz gerekiyordu. Ailesi her ne kadar acılı olsa da ifadelerini almamız gerekiyordu bir şekilde. Lavaboda ellerimi iyice yıkandıktan sonra bir peçete alıp kuruladım. İki üç tane peçeteyi de cebime soktum. Lazım olur.
Kapıyı açıp çıktığımda gözlerim Sedef'i aradı. Mavi irislerimle dikkatli bir şekilde baktıktan sonra Sedef'in Kağan ile konuştuğunu gördüm. Pardon konuşmaya çalıştıklarını. Lan yoksa Kağan ayrılmış mıydı Selen'den?
Sadece onları izledim tuvalet kapısının önünde durup. Beni fark edeceklerini zannetmiyordum, görseler de bir şey olmazdı sonuç olarak. Ama dinlemem etik değildi. Ben de etiğin zıttıydım.
Aralarında iki üç adım anca vardı. Nefesleri bile birbirine değiyordur. Gitti oruç. Kritik anlardan biriydi yalnızca. Çünkü Sedef çok sinirli bakıyordu Kağan'a. Daha çok sinirli ve dolu gözlerle.
Sedef nasıl desem her ortama uyum sağlayan yerine göre davranan ciddi ilişki tarafındaydı. Kağan ise böyle değildi. Rahatına düşkün biriydi ve ciddi ilişkiyi kolay kolay yapamayan bir kişiliği vardı. Ortama uymaz ortam ona uyardı. Üç kuruşluk dünya ne olacaksa olsun kafasında olduğu için Sedef'le çok zıttı. Bu ilişkinin sonunu gerçekten merak ediyordum.
Kişilikleri çok karşıt olsa da birbirlerini tamamlayacaklarını düşünüyordum açıkçası. Çünkü Sedef, Kağan'ı adam ederdi ve Kağan da Sedef'in biraz daha rahat davranmasını aşılayacaktı ona. Mimarlar bile bu kadar düşünmüyordur anasını.
Onları dut yemiş susmuş bülbül gibi izlerken birden Sedef, Kağan'a tokadı basmıştı. Ama nasıl desem aniden olan ve tokadın acısından çok söylenmeyen sözlerin çığlığı gibiydi. Sedef'e vay be dercesine bakarken Kağan ona sadece sinirle bakarken Sedef orayı terk etti. Ben ise çıktığım tuvalete geri girdim. Görseler suçlu ben olurdum.
Bir üç dakika bekledikten sonra geri çıktım tuvaletten. İkisinden de iz yoktu şimdi. Arkalarına acılarını da alıp gitmişlerdi. Sanırım Sedef Kağan cephesinden başka da bir gelişme olamazdı. Zaten bu tokattan sonra nikah masası beklemek delilikti. Biz delinin ta kendisiyiz.
Hızla Sedef'i bulup ona çaktırmadan bağladığı siyah uzun saçını çekiştirdim arkadan. "Ya Serkan uğraşa-" arkasına dönünce sözünü aniden kesti tabii. Beni Serkan zannetmişti. Ulan nerem benziyor Serkan'a? "Abla sen miydin?" ne ablası Sedef? "Oruç başına vurmuş Sedef. Hayırdır?" Sedef beni ablası olarak görürdü. Derdi olursa burada tek beni bilir anlatırdı eksiksiz. Ben de onu güzelce dinlerdim. Tek kaşımı kaldırarak sorduğum sorudan bir cevap almayı umdum. "Ne orucu..." derken bana baktı daha sonra "He doğru oruçtan evet evet." ah Sedef. Sanki bilmiyoruz regl haftan olduğunu. "İyi misin Sedef?"
Çektiğim saçını tekrardan toplayarak devam etti. "İyiyim Semiramis. Yok bir şeyim. Hadi gidelim." peki Sedef... "Kağan da gelsin dur." elim arka cebimdeki duran telefona giderken Sedef kolumdan tuttu hızla. "Kağan Komiserime ne gerek var Semiramis. Halledemez miyiz biz sanki? Gelmesin o." gerçekten Kağan'ın gelmesi gerekiyordu ama. Yüzüme kocaman bir gülücük kondurup devam ettim. "Sen neden gelmesini istemiyorsun ki?"
Siyah gözlerini kaçırdı benden. "Yo ne alakası var? Koskocaman kadınız hallederiz." gözlerimi tamam kandım anlamında kırparken "Dosyada o da görevli Sedef. Her ne kadar istemesen de gelmek zorunda." açıklamam Sedef'i tatmin etmedi doğal olarak. Bana napim der gibi baktı ve yoluna devam etti. Arkasından gidip Kağan'ı da kolundan çekiştirip otoparka indik bir şekilde.
Gittiğim en sessiz otopark gezisi olabilirdi. Resmen karşımda bir akrep bir de örümcek vardı. İkisi de birbirinden beterdi. Bir de Sedef tokadı basmışken. "Daha sonra bir kahve içeriz nasıl fikir?" Sedef yan koltuğa binerken Kağan arka koltuğa yerleşti. Arabayı sürmek de bana kalmıştı. Emniyet kemerimi iyice taktıktan sonra kahve içme fikrime 'Oruçluyuz Semiramis ne kahvesi? Mal mısın?' diye bir tepki beklerken onlardan hiç ses çıkmamıştı. "İmana dön, putperest peze- Demenizi beklemiştim ama olsun." dedim bocalayarak. İkisi de bana 'Ne saçmalıyorsun?' gibisinden baktı. Bana bundan sonra susmalar yaraşır.
Omuz silkip arabayı çalıştırdım. Bakırköy'e doğru yol alırken trafik olmaması için dua ettim. Fakat daha yeni karakol önünde ayrılırken trafiğe yavaş yavaş giriyorduk. "Şuradan git Semiramis." Kağan'ın işaret ettiği yola girince trafiğin çoğunluğundan kurtulabilmiştik. "Burayı herkes bilmez." diyerek sonrasında havasını da attı. "Sen nereden biliyorsun?" Sedef aynadan kara gözleriyle Kağan'a baktığında hiç gocunmadan sorusunu sormuştu. "Ben herkes değilim işte."
Sedef göz devirdi. "Bence şimdi sen de herkes gibisin." Kağan zort. Sedef sapla. Sedef Nazım Hikmet'ten alıntı yaptığı şiirle cevap verirken Kağan sessiz kaldı. "Oo." ben alttan alttan ses efekti görevimi yaptım sadece. Kağan alayla güldü. "Selen'i kıskanıyorsun sadece Sedef." Kağan, bu sefer gerçekten ileri gitmişti. Sedef aniden arkasına dönüp hayal kırıklığı ile Kağan'a bakmaya devam ederken ben sessiz kalmayı tercih ettim. "Kıskanmıyorum! O kadın seni kullanıyor Kağan! Kendi kulaklarımla duydum!"
"Doğru konuş Selen hakkında!"
"Ne yaparsın yoksa savcıya hakaretten soruşturma mı açarsın? Çok korktum Komiserim, bak ellerim ayaklarım titriyor."
"Benim ilişkim seni ilgilendirmez Sedef! Komiserin olduğumu unutmadan konuş ve seni ilgilendirmeyen konulara karışma!" kavganın nedeni şimdi belli oluyordu. Sedef, Selen'in Kağan'ı kullandığını düşünüyordu. Hatta düşünmekle yetinmiyor kendi kulaklarıyla duyduğunu söylemişti. Sedef, yalan konuşmazdı. Eğer bir şey diyorsa gerçekten vardır. İki yıldan beri onunla çalışıyordum. Sadece işten ibaret değildi dostluğumuz. Sedef'le eski yıllara dayanan bir dostluktan öte kardeşlik ilişkimiz vardı. "İlgilendirir Kağan!" derken Kağan'a çoktan kapılmış gibi bakıyordu. "Çünkü sana- sizi düşünüyorum!" Kağan saftı. Buna da inanır şimdi.
"Kağan, Sedef'le Selen'i kıyaslayamazsın. Hiçbir kadın kendi hemcinsiyle karşılaştırılmak istemez. Sedef'e bir daha böyle ithamlarla gelme." diyerek arabayı mahallenin girişine park ettim. "Hadi inin şimdi!" sesim yüksek çıktığında ikisi de aynı anda kapıyı çarparak arabadan indi. Devlet: Giren bana çıkan bana eyw. En son ben de indiğimde geldiğimiz mahalleye baktım. Gecekondu mahallesiydi normal olarak. Dar sokaklardaki top oynayan çocuklar ip atlayan kızlar ve Kağan'a maşallah diyerek gülüşen gençlerden başka bir şey yoktu.
"Sen gelsene çocuk." diyerek 16-17 yaşlarındaki oğlan çocuğunu ensesinden çekerek yanımıza getirdim. Genç önce bana daha sonra Sedef ve Kağan'a baktı. "Şampiyonlar Ligi gibisiniz komiserim." deyince güldüm. Sedef ve Kağan da eyvallah anlamında başını salladı. "Bir kabahatimiz mi oldu abla?"
"Varsa bizi uğraştırmadan tak şu kelepçeyi kendine." Kağan'ın ironisine söylediği sözden sonra çocuğun gözleri büyüdü. "Bakkaldan ekmek çalmak dışında yok?" deyince içim burkuldu. Bu çocuğa bunu mecbur eden bu sistemin ben. Sedef ve Kağan çocuğu çekip maktulün evini sorarken ben cüzdanımdan iki yüz lira çıkarıp gizlice çocuğun cebine sokuşturdum. "Çocuk cebinde paran kalmış düşecek. Dikkat et." dedim sonradan. Çocuk şaşırarak bana döndü. "Abla para mı var da kaybolacak?" dedi. Sedef gülümseyerek "Demek ki varmış çocuk."
"Senin evin nerede aslanım?" Kağan da evini öğrenip elimizden geldiğince yardımcı olacaktık çocuğa. "Şu ilerideki bakkalın yanında." çocuğun işaret ettiği yere bakınca harabeye dönmüş bir ev karşıladı bizi. "Senin adın ne?" çocuğun gözlerine her bir defasında baktığımda küçük Semiramis'i görüyordum. O fakir, ezilmiş, üstü yırtık pırtık, yüzü kirli Semiramis. "Hasan." diyerek cevapladı çocuk bizi. Konuşurken çok ürkek davranıyordu, "Yaşını da söyle sonra git bakalım Hasan." en son Sedef de yaşını sorunca "18 abla."
Ulan çocuğu bizim karakolda çaycı yapmam yok mu? En azından düzgün güzel bir maaşı olurdu. Aynı zamanda da çalışırken eğitimi için çabalardık. Çok iyi kalpli, temiz yüzlü çocuktu. Adamı biz gözünden tanırdık. Bence Hasan güzel bir eleman olurdu. Ben tam konuşacakken Kağan atıldı ortaya. "Hasan sen okuyor musun?" çocuk dolu gözlerle baktı yere doğru. "Çalışmak zorundayız abi. Ne okuması? Gerçi fakire iş veren de yok." kolumu çocuğun omzuna attım. "Hasan okuyarak çalışmak ister misin? Aylık düzgün maaşlı bir yerde?" çocuğun gözleri parladı."Valla öyle bir iş varsa koşa koşa gelirim." her şey tamamdı işte. Önce ailesini bizim karakol yakınında düzgün bir eve yerleştirip daha sonrasında hem kendisinin hem de kardeşlerinin eğitimi için çabalayacaktık. Hasan'dan gerekli bilgileri alıp yolcu ettik. "Ben bu adaletsiz dünyanın içine edeyim!" Kağan'a hak veriyordum. "Ulan öyle temiz bakıyordu ki."
"Bizim binada boş bir daire var. Hem temiz düzenli bir daire. Ben ona uygun fiyatla kiralarım." Sedef'in babasından ona miras kalan bir bina vardı. Orta yaşta güzel bir binaydı. Boşta kalan daireyi ulaşabileceği fiyata kiralardı, çok da güzel olurdu. "Adamsın Sedef." Hasan'ın Ahmet Sönmez'in olduğu iddia ettiği evine doğru ilerledik. Koca ağacın ordan giderken tarif ettiği gecekondu gözümüze görünür olmuştu. Eve doğru ilerleyen Sedef ve Kağan'ı durdurdum hızla. Evden birileri çıkacaktı, kimin çıkacağını görmek her zaman için avantaj sayılırdı. "Durun saplar. Evden biri çıkacak gelin de şu ağacın oraya saklanalım." başlarını hızla sallayıp ağacın oradan gizlenmeye çalıştık. Tahmin ettiğim gibi tahta kapı açıldı. "Kaç kişi lan bunlar?" elimle Kağan'ın ağzını kapatırken mavi harelerimi kapıdaki adamlara diktim. "Ay bunlar mafya!" Sedef'e sus dercesine gözlerimi bölerttim.
Ulan küçük çocuk gibiler. Tüm odağımı kapıdaki adamlara verdim. Üç kişilerdi, hepsi de siyah beyaz takım elbiseli iri yapılı uzun jilet gibi adamlardı. Cidden Sedef'in dediği üzere mafya tipli adamlardı. Adamlar tek tek kapıdan çıkarken en öndeki liderleri olduğunu düşündüğüm adam çünkü boyu daha kısaydı. Otuzlarında veya kırklarında olan kadının kolunu sıkıca tutmuştu. Diğer işaret parmağı ile de tehditler savuruyordu. Ama ne?
"Hiçbir şey de duyulmuyor he." Sedef'e hak verdim. "Hadi gidip basalım lan ne duruyoruz?" Kağan'a biz bunu nasıl düşünemedik dercesine baktım. "Aynen Kağan hadi basalım da adamlar musallat olsun bize." Kağan elini bunlar vız gelir vız gider gibisinden sallarken "Siz önden gidin o zaman Komiserim. Size bir şey olmazsa biz geliriz arkanızdan."
Sedef'in dediğinden sonra Kağan biraz korktu. Bocalayacağını biliyordum. Buradan ahkam kesmek kolayına geliyordu. "Neden ben tek gidiyorum? Semiramis gitsin ilk!" bana konu nereden geldi? "Abi iki dakika susun da izleyin adamları." üçümüz duvar gibi yan yana durmuş adamları izlerken aklıma saatin Ege'nin vaktine yaklaştığı geldi. Servise de söylememiştik bugün. Bu nedenle Yağız'a mesaj atmam gerekiyordu. Sedef ve Kağan'dan biraz uzaklaşıp cebimden telefonu aldım. w******p'a girip Yağız'ı buldum.
Siz: Ulan Yağız baksana. (16.38)
Okundu bilgisi de kapalıydı Yağız'ın . Mesajı görüp görmediğini göremiyordum.
Siz: Tribini öperim Yağız bak şu mesaja. (16.38)
Siz: İnşallah davan vardır Yağız yoksa elimden kurtulamazsın. (16.39)
Bir iki dakika bekleyince Yağız'dan olduğunu düşündüğüm bildirim sesi geldi. Heyecanla gülümseyerek telefonun ekranına baktığımda gülümsememin yerini koskocaman bir hayal kırıklığı aldı. Donuma kadar soyan bankadan gelmiş mesaj. Telefonu geri cebime koyup Sedef'in arkasına yerleştim. Yağız'ı falan aramayacaktım, Ege zaten servise bineceğini akıl ederdi. Yüzümü somurtup siyah lüks arabaya binen adamlara baktım. "Kadın bayağı korkmuş gibi. Beklesek mi biraz?"
"Olmaz Sedef, şimdi girelim alalım ifadesini. Yoksa bu kadını bugün görürsek yarın göremeyiz. Baksana adamlara." diyerek cevap verdim. "Semi haklı. Şimdi gidelim." Kağan da en son konuşunca hızlı adımlarla kapıya doğru ilerledik.
Yazar notu: Evi Kırgın Çiçeklerdeki Mesude Kemal'in evini düşünün.
Kapıya vardığımızda Sedef'le ben önde Kağan hemen arkamızda duruyordu. Kapıyı bir kez tıklayıp geri çekildik biraz. Çok geçmeden kadın açtı kapıyı. Korkalayarak kapının ucundan bakıyordu bize. Yüzünün beti benzi atmış, kahve gözleriyle bakıyordu bize öylece. Polis kimliğimi çıkarıp kadına gösterdim. "Ablacım uğraştırma bizi de aç kapıyı 90 derece." kadın bizi iyice inceledi. Kararsız kalınca devam etti Kağan. "İstersen karakola gidelim abla." bu sefer tatmin olmuş olacak ki kadın açtı kapıyı iyice. İçeri girince ayakkabılarımızı çıkarıp oturma odasına geçtik. İkili koltuklardan birine oturduğumuzda Kağan girdi söze. "Öncelikle başınız sağ olsun." Kağan normal konuşmalarını yaparken evi inceliyordum. Abi yas evi, matem eviydi. Hani hiç mi komşular gelip cüz okumazlardı? Demek ki pek sevilen biri değilmiş diyerek geçirdim içimden. "Sağ olun Komiserim de neden geldiniz?" kadın çekingen bir sesle konuştuğunda yavaş yavaş işkillenmeye başladım. Bir şeyler saklıyor gibiydi üstelik eşinin ölüm haberi de fazla sarsmamış gibiydi kadını. "Eşinizin anlaşamadığı, ailecek düşmanınız olan birisi birileri var mıydı?" tek kaşımı kaldırarak sorduğumda biraz duruldu. Gözlerini odada bir tur gezdirince "Hayır yoktu." diyerek yanıt verdi. Kadının bir şeyler sakladığını üçümüzde anlamıştık. "O zaman bunu eşinize kim yapmış olabilir?" Sedef de şansını denediğinde kadın "Ben nereden bileyim?" diyerek cırladı. "Hanımefendi durumun farkında mısınız bilmiyorum ama eşiniz önce çok kötü dövülmüş daha sonra da sırtından bıçaklanmış. Hiç mi bunu yapabilecek birini tanımıyorsunuz?" kadın aniden ayağa kalkıp bizim kolumuzdan tutup kapıya doğru sürükledi. Aman aman nerelere geldik? Üstümüzde ne yaşadığımızın şoku hâlâ varken kadın bizi resmen evinden kovmuştu. "Yok beyfendi. Hiç kimse yok kocama bunu yapacak. Beni sorguya çekeceğinize gidin de boş oturmaktansa katili bulun!"
Sözleriyle kaşlarımı çattım. "Benim adım da Semiramis'se seni burada bırakmam kadın!" Sedef benim kolumdan tutup çekiştirirken Kağan kartını uzattı. "Eğer kararınız değişirse lütfen şu numarayı arayın."
"Abi ne numarasından bahsediyorsun sen? Kadın resmen bizi evinden kovdu? Basbayağı bir şey saklıyor!" hâlâ ardıma dönüp Kağan'a bağırıyordum. Sedef beni sürükleye sürükleye oradan uzaklaştırdı. "Takipte olacağız Semiramis sus bir." derin bir nefes vermemle gene bildirim sesi duydum. Benim telefondan geldiğini anlayınca Sedef'ten kolumu çekip cebimdeki telefonu aldım. Ekranı açtığımda Yağız'dan gelen bir mesaj olduğunu gördüm. Çok şükür lan! Mesaj yazmayı öğretmiş birileri.
Benim ex husband: Davam vardı Semiramis. (16.51)
Benim ex husband: Ne var gene? Umarım davada çalan tavuklu bildirim sesine değer bir şey isteyeceksindir. (16.51)
Yazdığı mesaja kahkaha attım. Girdiğimiz bir iddia sonucunda bildirim sesini gıdıklayan tavuk koymuştum. Kaç ay geçmiş üstünden, değiştirmemesine gülümsedim. Elim klavyeye gittiğinde boşanmamızdan beri ilk defa konuşmamızın heyecanı vardı içimde. Önümdeki Sedef ve arkamdaki Kağan'a baktığımda normal adımlarla yolu yürümeye devam ettim.
Siz: Sevgili- Pardon Yağız, Ege'yi okuldan sen alabilir misin? (16.53)
Siz: Çıkmak üzereler. Ben yetişemedim Ege'ye. (16.53)
yazıyor....
Benim ex husband: Bir fotoğraf gönderildi*
Yağız'ın attığı tek gösterimlik fotoğrafı açıp ss almaya hazırlanırken gördüğüm fotoğrafla ekrana ilk defa havuç görmüş tavşan gibi baktım.
Kayra ve Ege. Ege, Kayra'ya bakıyor aşkla. Kayra da Ege'ye bakıyor mutlu bir şekilde. İkisi de birbirine bakıyor aşkla. Sevgi, mutluluk, iki kişi, kırmızı kocaman bir kalp emoji... Telefon elimden kayıp düşecekken son anda tuttum. Kendine gel Semiramis. Telefon çok pahalı. Doğru, benim bu fotoğrafı imha etmem lazım. Olm! Şu çocuklar kadar olamadık biz!
Hani Kayra'nın olacak kardeş acısı nerede? Bu çocuk neden mutlu anasını? Anası babası nerede? Nasıl Yağız'ın üstüne binebiliyor? Ayrıca Ege neden çocuğa baygın bir şekilde bakıyor?! Kalp krizi geçirmeme ramak kalmışken zar zor klavyeyle mesaj yazacakken Yağız'dan tekrar mesaj geldi.
Benim ex husband: Haldun çok kafa adam Semiramis. Sağ olsun fotoğrafımızı çekti. Çok güzeliz değil mi? Özellikle omzumdaki iki çocuk. (16.54)
Benim ex husband: Anlık Semiramis: ?️ ?? ? (16.54)
Benim ex husband: Kanka bruh, bi dakka- Kanka bruh moment ciddiyim. (16.54)
Benim ex husband: Kalp krizi geçirip ölmedin değil mi Semo? (16.55)
Yanımdan gelen Kağan'a telefonu verip "Fotoğrafa bak ve dediklerimi yaz." dedim düz bir sesle. "Hadi ama iki saattir sizi bekliyorum!" duyduğum bağıran sese dönünce Sedef olduğunu anladım. "Sedef durum vahim!" diyerek bağırdı Kağan da ona. "Ne olmuş olabilir ki?!" Sedef söylene söylene yanımıza gelirken ben ise doğaya bakıp kuş seslerinin ne kadar güzel olduğunu düşünüyordum.
Ne saçmalıyorsun Semiramis?
Sedef ve Kağan fotoğrafa bakıp katıla katıla gülerken ben de gülümsedim. Ulan seviyordum Kayra'yı. Benimki küçük bir kıskançlık olabilirdi. Evet, çok küçük. Hıhı. "Ay çok tatlılar baksana Semiramis." ben zaten bakıyordum ama göz ucuyla. "Görüyorum Sedef."
Benim ex husband: Çıldır, ağla, kudur bayb. (16.56)
"Benim ex husband ne ya?" diyen Kağan'a "Sen anlamazsın çünkü hiç eski kocan olmadı Kağan." diyerek karşılık verdim. "Hadi ses kaydı atalım Yağız Abi'ye." Sedef'in muhteşem fikrine ayak uydurup Kağan'ın elinden telefonu aldıktan sonra ses tuşuna basılı tutarak konuştum. "Sonun olacağım Yağız." dedikten sonra gönderdim. "Yağız'a uyar abi." dedi Kağan. Sedef sessiz kalıp gülümsedi çocuklara. Ulan ne tatlı çocuğum varmış.
Benim ex husband yazıyor... Benim ex husband çevrimdışı "E bu çevrimdışı oldu." diyerek bizimkilere baktım. "Çıldırma sırası onda bu sefer Semiramis."
"Sedef, Kağan buraya gelmesin bu!" Kağan güldü. "Konumundan bulur valla." dedi Sedef.
Benim ex husband çevrimiçi. "Bakın, çevrimiçi oldu." dedim gülerek. Benim ex husband yazıyor...
Benim ex husband: Bana uyar yavrum. (16.56)
Benim ex husband: Konum at anasını satayım! (16.56)
"Çıldır, ağla, kudur bayb." diyerek bu sefer ben ses attım. "Gitti oruç!" Kağan'a döndüm. "İki dakikaya düzelir korkma." Sedef vay canına gibisinden başını salladı. "Ne ex kocalar var." tabii koçum diyerek omzunu sıvazladım. "Aha durun ses atmış!" heyecanla attığı sesli mesajı açacakken telefonun sesini son ses yaptım. "Hoparlör de bağlayalım mı Semiramis?"
"Susun yoksa kulaklık takıp sadece kendim dinlerim." önüme gelen saç tellerini çektikten sonra ses kaydını açtım. "Deli olmamı istiyorsan, doğru yoldasın."
"Çüş!"
"Oha!"
Sedef ve Kağan'a döndüm. "Dinden imandan çıkarırsın sen." dedi ikisi de aynı anda. "Divane olsun savcı, bekleyin." parmaklarım büyük bir şevkle klavyeye gittiğinde özenle bastım tuşlara.
Siz: Daha manyak olacağın bir şey geliyor.
Gülerek mesajı Sedef'le Kağan'a gösterdiğimde "Şöyle bir ilişkim olsun istiyorum çok mu?" dedi Kağan. "Selen ile orası zor." diyerek umursamaz bir şekilde karşılık verdi Sedef. Kağan göz devirdiğinde ekrana geri döndüm. Ahanda yazıyordu.
Benim ex husband: S*ktir!
"İnşallah oruç değildir lan." diyerek mırıldandım. "Semiramis valla bunun günahı ağır olur." dedi Kağan. "Madem cenneti kazanamadık, bari cehennemi hak edelim." diyen de Sedef'ti.
Benim ex husband: Telefonun konumundan GPS'den buluyorum konumunu Semiramis.
Benim ex husband: Ulan Bakırköy'de ne işin var?
"Oha gerçekten bakmış." diyen Sedef'e "Tabi efendim." diyerek yanıt verdim.
Benim ex husband: Oruç tutmamışım iyi ki.
"Nasıl da oyuna getireceğim oynat bakalım." diyerek galerimde en aşağılara doğru indim. Ege'nin daha küçükken çekindiğimiz tatlı bir fotoğraf vardı. Onu gönderecektim.
Eski bir fotoğraftı. Bilgisayardan yüklemiştim telefona. Ama çok da güzeldi. Benim kızım vardı zaten fotoğrafın kötü çıkma gibi bir ihtimali yoktu.
Siz: Bir fotoğraf gönderildi*
Ege'yi öptüğüm bir fotoğraf göndermiştim. Daha bir yaşında falan anca vardı burada Ege. 2015 yılına ait olmalıydı. Gülümsedim, çok değişik geliyordu şimdi. Su gibi geçmişti Ege'nin büyümesi.
Benim ex husband: Bundan daha deli olacağım bir fotoğraf var mı? Sanmam...
Benim ex husband: Hayatımı güzelleştiren kızım bana götünü dönmüş.
Benim ex husband: Lan ne güzel yapmışız Ege'yi.
Gülümsedim. Her zaman böyle severdi Ege'yi. Lan ne güzel yapmışız Ege'yi diyerek ben de tekrar ettim Yağız'ı.
Siz: Evet, güzel yapmışız Ege'yi.
Yaşadığımı bana hissettiren iki şey vardı: Ege ve Yağız. Bakışlarıyla hem yaşatan hem de öldürendi. Allah'a şükrettim, bana Ege'yi ve Yağız'ı bahşettiği için. "Fav shipim de boşandığına göre ben hiç bulamam aşkı." diyerek hayıflandı Sedef. "Boşanmasa mıydık?" dedim kendi kendime. "Yok reyiz doğru olanı yaptınız siz." diyen de Kağan olmuştu. Yağız ile olan sohbetimizden çıktım. Eğer daha fazla kalırsam en eski mesajlara kadar okur, kendimi durduramazdım. Hiçbir şekilde mesajlarımı silmedim onunla, onun olan her şey değerliydi benim için.
⛓️