Bölüm 7

1345 Words
Khar, Aelath'a umutsuzca bakarak "Işınlanmayı bir kez daha dener misin? Belki bu sefer başarırsınız." dedi. Aelath'ın gözleri açık mavi parlayarak bir kaç büyülü söz söyledi. Etrafımızda aniden mavi bir ışık oluştu. Fakat ışık zamanla azaldı ve kayboldu. "Olmuyor. Bir çeşit mührün içindeyiz. Mührü bozmadıkça imkansız." Khar yılların ona vermiş olduğu tecrübeyle olayların sonunu görmüştü. Han'ın kafasını okşuyordu. Ona doya doya bakmaya çalışıyordu. "Oğul, sana törümüzü öğretemediğim için, iyi babalık yapamadığım için, büyürken yanında olamayacağım için, hayatta karşına çıkacak zorluklarda yardımcı olamayacağım için özür dilerim. Güçlü bir erkek ol. Sevdiklerini koru, sana güvenenleri asla aldatma, sırtlarından vurma. Merhametli ol ama kendinden ve doğrularından ödün verme. Özün sözün bir olsun. Yanındakilere ve altındakilere asla zulüm etme. Özgür ol. Bir kurt asla köle olmaz." dedi. Khar'ın gözleri nemliydi fakat sesi kalın ve ağırdı. Asire, Khar'ın konuşmasını duyunca ağlamaya başladı. Han'ın içi yanıyordu. Üstelik bu yanma dünyaya ilk geldiğindeki yanmadan kat ve kat daha acı doluydu. Mantığı babasının sözlerinin nereye gittiği söylese de kalbi kabullenmiyordu. "Khar neler söylüyorsun? Beraber kaçabiliriz lütfen..." dedi Asire ağlayarak. Daha da devam edecekti ama akan gözyaşları buna müsaade etmedi. Aelath, Khar'ın omzuna dokunarak "Siz kurtlar nasıl diyordu. Anca beraber kanca beraber." dedi. Khar ilk başta acı dolu gülümsedi. Sonra Aelath'da bir bakış attı. O bakış Aelath verilen görevin bakışıydı. Hayatı boyunca taşıması gereken bir görevin bakışı... "İlmaelda hayatım, aşkım, çocuğumun annesi sayende hiç mutlu olmadığım kadar mutlu bir yaşam sürdüm. Oğlumuza iyi bak" dedi. Asire o kadar çok ağlıyordu ki konuşmasına devam edemedi. Khar, Asire'ye sarıldıktan sonra devam etti. " Etrafımız sarılmış durumda ben dikkatleri üstüme çektiğim de sizde kaçın" dedi. Ağaçtan atlayarak çiftliğe doğru koşmaya başladı. Aelath'ın yüzü kreç gibi bembeyaz olmuştu. Asire ise ağlamaya devam ediyordu. Han, Asire'nin elini tutmasıyla beraber Asire irkildi ve bir parça kendine geldi. yavaşça ağaçtan indikten sonra Asire, Khar'ın gittiği yöne doğru uzun bir bakış attı. Eğilerek Han'ın ellerini tuttu. "Han oğlum! Beni affet ama ben babanı çok sevdim. Onsuz bir dünya da yaşayamam. Sana karşı iyi bir anne olamadığım için özür dilerim. Seni bazı şeylerden mahrum bıraktım. Beni affet. Ben gelemem. Babansız bir dünyada yaşayamam" dedi. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etti. Han öne atılarak "O zaman bende sizinle geleyim." dedi ve nereden geldiğini anlamadığı bir tokat ile sarsıldı. Asire üzgün fakat anlık bir öfkeyle Han'a bakarak "Sen yaşayacaksın! Sen babanın adını yaşatacaksın. Sen Han Z. Üçpençe'sin." dedi ve Aelath dönerek "Aealth, Khar'a can borcun var. Borcunu Han ile öde. O sana emanet." ekledi. Khar'ın gitti yöne doğru koşarken mırıldandı. "Annen seni hep sevdi oğlum." Kısa süre sonra Asire'nin etrafında şimşekler dolanmaya başlamıştı. Aelath Han'ı kucağına alarak ters istikamete doğru koşmaya başladı. Han "Beni bırak" diye bağırıyordu. Nasıl bu hale geldiklerini düşünüyordu. Bu adamlar kimdi? Neden annesi ve babasının peşindelerdi? Bir daha annesi ve babasını görebilecek miydi acaba? diye düşünürken aklına babasının bir sözü aklına geldi. "Bir kurt asla köle olmaz." bu sözü şimdi daha iyi anlıyordu. Onlar ölmeye gitmişti. Bunu kabullenmekle birlikte tarifsiz bir göz yaşı akmaya başladı. Hayatında ilk defa sakin olamıyor ve vücudunu kontrol edemiyordu. Han çaresizlik kelimesiyle tanışmıştı. Aelath tüm gücüyle koşuyordu. Bir yükselti arıyordu. Bu sayede dev gökkuşağı kuşu olan Fink'i çağıracaktı. Sonunda dik bir yamaç bulmuştu. Bu yamaç Han'ın güneşin batmasını izlediği yerdi. Han yamaca geldiklerini görünce kendini yere attı. Daha yerden kalmadan gözünü çiftliğe çevirdi. Annesi ve babasını görünce hem hayran kalmış hem de içi kan ağlamıştı. Khar, kurtadama dönüşmüştü. İri ve bembeyaz tüyleri vardı. 3 metreye yakın büyüklükteydi. Gözlerinde göz bebeği yoktu. Tamamen gri bir beyaz akı vardı. Bu da ona oldukça vahşi bir görünüm veriyordu. Pençeleri jilettan daha keskin ve sivriydi. Asire'nin ise gözleri masmavi parlıyordu. Etraflarında açık mavi, saydam bir kalkan vardı. Asire her bir şey mırıldandığında bir cübbeli yıldırım çarpması yüzüne ölüyordu. Sırt sırta vermiş kurtlarla ve cübbeli adamlarla savaşıyorlardı. Kurtlar cübbelilere göre daha temkinli saldırıyordu. Bir tane kurt asire'nin açığını arıyordu. Tam açığını bulduğunu düşündüğü anca üstüne atladı. Fakat dev bir pençe tarafından ikiye bölündü. Etraf kan gölüne dönmüştü. Yemyeşil çiftliğin artık yeri ya yanık siyahı ya da kan kırmızısıydı. Han kitaplarda geçen "kan ve ölüm kokulu savaştı" tabirini şimdi daha iyi anlıyordu. Savaşı bu zamana kadar basit görmüştü. Fakat yanıldığını bir gerçekti. Aniden kötü bir şey olmuştu. Nereden geldiğini anlamadığı bir hançer Asire'nin büyülü kalkanını geçerek onun kalbine saplandı. Saydam, açık mavi kalkan artık yoktu. Dahası Asire'nin ağzından kan geliyordu. Yere düşerken Khar'a baktı. "Seni hep sevdim, seveceği..." cümlesi dahi bitmeden yere yığıldı. Khar bir kurtadamdı. Sevdiği kadının artık kalbinin atmadığını hissedebiliyordu. Bir kaç saniye daha sevdiği kadına baktıktan sonra büyük bir uluma sesi yükseldi. Han da bir kurtadamdı. O da annesinin atmayan kalbini hissedemiyordu. Tarifsiz bir acıya düşmüştü. Acizlik ve çaresizlikle bir kez daha karşılaştı Han. Yapabildiği tek şey tek şey annesinin ölü bedenine bakmaktı. Bağıra bağıra ağlamak istiyordu. İçindeki bu acıyı dışarı çıkarmak için ne gerekiyorsa yapmak istiyordu. Fakat elinden sadece izlemek geliyordu. Vahşi bir kurtadam olan Khar artık başka bir seviyeye ulaşmıştı, O ulumayla birlikte. Bilinci kapanmış tamamen vahşi bir hayvan gibi etrafına saldırıyordu. Her pençe hareketine bir kurt yada cübbeli adam ölüyordu. Khar'ı yaralıyorlardı fakat iyileşme hızı çok yüksekti. Griyi tüyleri düşman kanıyla kırmızıya dönmüştü. Han babasının böyle savaştığını görünce "İşte benim babam. Böyle bir anda bile kendisiyle gurur duyurabiliyor." dedi. Fakat savaş fazla sürmemişti. Yıldırımdan bir ok Khar'ın kalbine saplanmıştı. Khar bir kaç pençe daha salladıktan sonra dizlerinin üstüne çöktü. Diz çökmesine rağmen hala savaşıyordu. Hem de kendisine benzeyen bir kurtla. Üstelik bu kurdun babasına has olan kokusuna çok benzeyen bir kokusu da vardı. Savaş bir kaç dakika daha sürmüştü. Ta ki bir yıldırım ok daha gelene kadar. Kurtadam artık Khar'ın dermanı olmadığını görünce insan formuna geri döndü. "Abi biliyorum. Eskiden çok atışırdık. Seni sevmediğimi hatta nefret ettiğimi düşünmüşsündür. Her zaman önümde bir engeldin. Babam her zaman seni sever, abin gibi ol diyerek beni aşağılardı. Sen Khasgar'ı terk ettikten sonra hayatım daha iyi oldu. Zamanla seni sevdiğimi bile anladım. Dahası iktidarlık gibi bir amacın yok biliyorum ama kusura bakma İktidar gölge kabul etmez abi" Sesinde az olsa hüzün vardı. "Siz kurtlar çok duyusal canavarlarsınız." dedi bir ses. Sonra yavaş yavaş görünür hale geldi. Cübbesi diğerlerinden farklıydı. Daha gösterişli ve daha parlaktı. "Sen kendi işine bak büyücü." diyerek dişlerini gösterdi. Cübbeli adam umursamaz bir tavırla yerde yatan Asire'nin cesedinin yanına gitti. Yavaş ve dikkatli bir şekilde Asire'nin cesedi yerden aldı. Daha sonra gökyüzüne bakarak bir şeyler mırıldandı. Khar'ın kokusuna yakın kokusu olan adam ise emrindeki adama "Kılıcı getirin!" dedi. Adam koşar adımlarla beze sarılı bir kılıç getirdi. Kılıç vibranyumdan yapılmaydı. Gümüş rengindeydi. Tam bir kral kılıcıydı. Kılıç normal bir insan kılıcının iki katıydı. Han olacakları anlayınca tekrardan hıçkırıklara boğuldu. Ta ki babasının son sözlerini duyana kadar. "Bugün bedenim düşer. Ama bir gün yine birilerini adımı diriltir; rûhumu diriltir ve siz yine yenilirsiniz..."İste o andan sonra Han'ın gözünden bir damla yaş düşmez oldu. O an babasının ne demek istediğini anlamıştı. Böyle bir adamın oğlu olduğu için hiç olmadığı kadar gurur duyuyordu. Son nefesinde bile oğlunu ileri hayatına hazırlayan koca yürekli bir babaydı. Khar'ın kokusuna yakın kokusu olan ada, Khar'ın sözlerini duyunca irkilmişti. Hızlıca kılıcı Khar'a sapladı. Fakat Khar çoktan ölmüştü. Aelath can dostum dediği insanı kaybetmişti. "Ölürken bile düşmanın kalbine korku salan dostum. Emanetini hayatım uğruna koruyacağım. Oğlunu oğul bileceğim. Huzur içinde yat." Aniden gökte bir kükreme duyuldu. "ROOOOOAARRRR!" Yeşil bir ejderha bulutlar arasından yere indi. Ejderha kitaplardaki kadar büyük değildi. Fakat neticede ejderhaydı. Annesini bir cübbelinin kollarında gören Han, Aelath dönerek "Annemi nereye götürüyor? Cesedinden ne istiyor! Öldürmek yetmedi mi?" dedi. Sesinde hüzünden çok öfke vardı. Aelath üzgün bir sesle "Anneni eve götürüyor. Bir Ulodhel'in mezarı her zaman Stardust'ta olur. Ayrıca annen varisti. Kraliyet mezarlığına konulacak." dedi. Han, Aelath'a hiç bir şey anlamamış gibi bakınca "Anneni taşıyan kişi dayın. Annenin küçük kardeşi Walril Z. Ulodhel. Diğer adam ise amcan. Babanın küçük kardeşi. Rangeen Üçpençe." dedi. Annesinin cesedi ejderhayla giderken, babasınınkini de beyaz bir beze sarıp götürdüler. Han'ın dünyası alt üst olmuştu. Annesi ve babasının katilleri kardeşleriydi. İhanet duygusu Han'ın öfkelenmesine sebep oldu. Avuçlarını sıkarak kendi kendine yemin etti. "Baba ve anne sizlere layık bir evlat olacağım. Baba senin gösterdiğin yoldan ayrılırsam, tanrılar beni helak etsin. Törüden ayrılmayacağıma söz veriyorum. İntikamını alacağıma söz veriyorum. Sizi yeniden kavuşturacağım."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD