Han çatıda uyumuştu. Uyandığında tam odasına geçerken yatağında annesinin yatıyor olduğunu gördü. Annesi onun yastığına sarılmış ve öylece uyumuştu. Annesini uyandırmadan odadan çıkmak istedi. Yavaş adımlarla kapıya yaklaştığında bir ses duydu.
"Han!"
Ses annesine aitti. Üzgün bir tonu vardı. Han'ım gözleri dolmuştu. Hızlıca arkasını döndü ve "Anne!" diyerek Asire'ye sarıldı. İkisi bir süre ağladıktan sonra Asire Han'ı alnından öperek "Özür dilerim Han." dedi.
Han da "Ben özür dilerim anne." dedi.
"Dün gece hiç uyumadan uzun uzun düşündüm. Belki de haklısın. Senden böyle bir imkanı almam büyük bir haksızlık olur. Belki de seni korumanın yolu gizlemekten çok öğretmektir."
"Anne niye bu kadar korumacı davranıyorsun?" dedi Han meraklı gözlerle.
"Bunu akşam baban eve döndüğünde konuşalım. Şimdi sen bana neden büyücü olmak istediğini söyle." dedi Asire.
"Çünkü merak ediyorum. Şelale nasıl bir şey görmek istiyorum. Uçsuz bucaksız sudan oluşan denizi görmek istiyorum. Gökkuşağı renginde kanatları olan kuşları görmek istiyorum. Eriyen kızıl renkteki toprağı görmek istiyorum. Bulutların arasında gezmek istiyorum. Bir sürü insanın yaşadığı kocaman şehirleri görmek istiyorum. Gökyüzünde uçan, dağın içine yapılan, su altında olan şehirleri görmek istiyorum. Anne ben dünyayı gezmek istiyorum. Bana anlatılan o hikayeleri kendim yaşamak istiyorum." dedi Han. Sesi o kadar heyecanlıydı ki Asire şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemiyordu. Çünkü ilk defa oğlunu bu kadar normal biri olarak görüyordu.
"Peki. O zaman sana biraz bilgi vereyim. Öncelikle büyü ruh gücünü dönüştürme yeteneğidir. Her insan farklı olduğu gibi ruhları da farklıdır. Yani herkesin büyü yatkınlığı olacak diye bir şey yok. Dahası büyüye yatkınlığı da aynı olacak diye bir şey de yok. Büyü ikiye ayrılır. Ruh gücü ve yatkınlık. Bunu bir ok yay ikilisi olarak düşünürsek Ruh gücü oku temsil eder. Yay da yatkınlığı. Ok sayısı ve okun kalitesi senin çok fazla atış yapmanı ve hedefi daha rahat vurmanı sağlar. Fakat yayın kötüyse iyi okların olması hiç bir şey ifade etmez. Aynısı tam tersi içinde geçerli. Yayının iyi olması senin daha hızlı, daha atik ve daha rahat ok atmanı sağlar. Ne demek istediğimi anlamışsındır umarım. Bunları öğrenmen içinde zihin hapishanesi dediğimiz yere girmen gerekiyor. Şimdi bağdaş kurarak gözlerini kapa. Sonra derin nefes alıp vermeye başla. Kendini karanlık bir yerde bulacaksın. Etrafında da bir veya bir kaç tane kürenin döndüğünü göreceksin."
Han hemen bağdaş kurarak derin derin nefes alıp vermeye başladı. İlk on dakika bir şey hissetmese de kendini bir anda karanlık bir yerde buldu. Hemen etrafına bakındı. Fakat etrafında hiç küre dönmüyordu. Büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştı. Tam annesini ikna etmişken bu seferde büyü gücü olmadığı engeli çıkmıştı. Derken tuhaf bir şey gördü. Az ileride karanlıktan bile daha karanlık olan devasa bir kürenin etrafında yedi tane küre dönüyordu. Han yavaşça kürelere yaklaştı. Kürelerin her biri farklı renkteydi. Lacivert, mor, koyu yeşil gibi... Han neden kürelerin kendi etrafında değilde o devasa kara kürenin etrafında döndüğünü anlamaya çalışıyordu. Yavaşça siyah küreye yaklaştı ve dokundu. Dokunmasıyla beraber bilinci kapandı. Gözlerini açtığında odasındaydı. Annesi ve babası baş ucunda ona bakıyordu. Gözlerindeki endişeyi görmemek için kör olmak lazımdı.
Asire, elini Han'ın alnına götürerek "iyi misin oğlum?" dedi.
Han yataktan doğrularak olanları hatırlamaya çalıştı. Hatırladığı tek şey devasa kara küreye dokunduğuydu. "İyiyim anne."
Pol, Asire'yi sakinleştirmek için "Ruh gücünü fazla zorladığı için bayılmıştır. Endişe etme." dedi.
Asire sessiz ve üzgün gözlerle Han'a bakmaya devam etti. Duyduğu endişe çok fazlaydı.
Pol elini kafasının arkasına götürerek "Evlat sana bir şeyler söylememiz lazım." dedi. Çekindiği her halinden belliydi. Zorla sırıtıyor olması ortamı istemsizce daha fazla geriyordu.
Han yataktan tamamen doğrularak "Dinliyorum baba." dedi.
"Şey... Biz annenle sana bir şeyler anlatacağız. Yani anlatsak iyi olur. Pekte emin değilim ama... Asire sen anlatsana az da. Hep ben konuştum." dedi Pol. Endişeli ve bir o kadar tedirgindi.
Asire her zaman Pol'a göre daha soğukkanlıydı.
"Han ileride daha detaylı anlatırız. Fakat şunu bilmende fayda olduğunu düşünüyorum. Bizim saklandığımız düşmanlarımız var. O yüzden bu çiftlikte yaşıyoruz. Bizi burada bulamazlar. Sana bunu anlatma sebebimiz de kendini farkında olmadan tehlikeye sokmaman için. Göz önünde olmamamız her zaman daha iyi."
Han şaşırmıştı. Hiç böyle bir şey beklemiyordu. Düşmandan kastı neydi acaba? Direk sorarsa ters tepeceğini düşünerek bunu günlere yaymaya karar verdi. Önce anne ve babasının geçmişini soracaktı. Sonra düşmanı. Böylelikle azar yemeden öğrenebilecekti.
"Peki anne. Daha dikkatli olurum." dedi Han.
Ertesi gün Han kalkıp hızlıca ormana gitti. Ormandaki gölün hemen dibindeki düz kayanın üstüne çıkarak bağdaş kurdu ve dün annesinin bahsettiği o zihin hapishanesine geri girdi.
Girdiğinde çok heyecanlanmıştı. Çünkü devasa siyah küre kaybolmuş ve yedi küre onun etrafında dönüyordu. Hemen zihin hapishanesinden çıkıp annesinin yanına gitmek istedi. Zihin hapishanesinden çıktığında etrafın farklı olduğu gördü. Bir metre yarıçapındaki tüm çimenler kararmış ve ölmüştü. Hatta gölün üstünde ölü halde duran üç dört balık dahi vardı. Han balıklara bakmak için ilerlediğinde gölün yansımasında kendini gördü ve korkuyla geriye sıçradı. "O da neydi!" dedi. Kendine önce ne gördüğünü tam anlamadığına inandırmaya çalışsa da Han'ın refleksleri ve dikkati güçlüydü. Neyi gördüğü çok iyi biliyordu. Fakat emin olmak için bir kez gölün yansımasına baktı. Baktığında kahverengi ve yuvarlak olan göz bebeklerinin artık kıpkırmızı ve tıpkı bir yılanınki gibi kesik olduğunu gördü. Üstelik göz akı da simsiyah olmuştu. Onu gören biri adeta bir iblise bakıyormuş gibi korkup kaçardı.
"Sadece gözlerim mi değişti?" diyerek soyunmaya ve vücudunu incelemeye başladı. İlk üstünü çıkardığında kalbinin üstünde bir simgenin belirdiği gördü. Simge yukarı bakan hilaldi. Simgenin etrafındaki damarlar ise gözükecek şekilde belirginleşmiş ve kararmıştı. Han iyice korkmaya başladı. Tüm vücudunu iyice inceledi ve başka hiç bir değişiklik yoktu. Koşarak annesinin ve babasının yanına gitmeye karar verdi. Tüm gücüyle koşmaya ve bağırmaya başladı.
"ANNE! BABA!"
Pol ahırda Dongweleri besliyordu. Aniden Han'ın sesini duydu. Han yaklaşık üç km uzaklıktaydı. Fakat Pol için bu mesafe bir el uzaklığı sayılırdı. İlk defa Han endişeli bir sesle onlara sesleniyordu. Pol elindeki samanları bıraktı ve tüm gücüyle koşmaya başladı. Koşarken vücudundan kemik sesleri gelmeye, kılları kabarmaya ve boyu uzamaya başladı. Tırnakları birer pençeye dönüşmüştü. O kadar keskin ve irilerdi ki, iri bir çam ağacını tek hamle de parçalaması çok kolay olurdu. Kahverengi sıkı tüyleri ise güçlü bir kılıç darbesini engelleyecekmiş kadar sıkı ve güçlüydü. Pol bir dakikan az sürede Han'ın yanına varmıştı. Fakat insan olarak değil bir Kurtadam olarak varmıştı. Han nereden geldiğini anlamadığı bir şekilde yanında iki buçuk metre boyunda bir kurtadam görünce şaşkınlıktan küçük dilini yuttu. Gözleri yemyeşil ve parlaktı. Kurtadam kudurmuş bir canavar gibi bakıyordu.
Han kaçsa mı durması mı bilemedi. Kurtadamın kokusu çok tanıdıktı. Fakat şaşkınlıktan ve korkudan onun kim olduğunu düşünme zaman yoktu. Açık bulup kaçmak istedi. Kurtadam etrafına bakınmaya başladı. Han boy farkından kendini fark etmediğini düşünerek kaçmak için geri sıçradı. Tam bu esnada hemen dibine dev bir yıldırım düştü. Sağır edecek bir ses çıkardı. Çıkardığı ışık yüzüne doğrudan yıldırama bakan birinin geçici körlük yaşaması içten bile değildi. Işık parlaması geçtiğinde yıldırımın bulunduğu noktada bir kadın vardı. Gözleri tıpkı bir ışık kaynağı gibi masmavi parlıyordu. Avuçlarında elektrik akımları vardı. Dahası sanki onun parçasıymış gibi elinde yılan gibi dolanıyordu. Isırmaya hazır bir yılan gibi...
Kurtadam ve kadın aynı anda "Han iyi misin?" dedi.
Han'ın beyni seslerle beraber şok dalgasına maruz kalmıştı. Çünkü seslerin sahiplerini çok iyi tanıyordu. Bunlar babası ve annesinin sesleriydi.
Han şaşkınlık dolu bir sesle "Anne! Baba!" dedi.
Asire, Han'ın sesiyle kendine geldi. Hemen Han'a sarıldı. Sarılması o kadar güçlüydü ki, normal bir çocuğun nefes alması oldukça güç olabilirdi. Aynı zamanda bu güçlü sarılma Asire'nin ne kadar endişe ettiğini de gösteriyordu. Han annesinin bu sıkı fakat bir o kadar sıcak sarılmasına karşılık verdi.
Han annesinden ayrılınca merakla babasına döndü. Çünkü az önce onu korkuyla incelemişti. Şimdi ise merakla incelemek istiyordu. Fakat babası yeniden insana dönüşmüştü bile.
"Baba hemen yeniden o şeye dönüşsene? Bende ilerde dönüşecek miyim? Senin gibi güçlü pençelerim mi olacak? O zaman kimse beni yenemez. HAHAHa..." diye gülerken Han kafasına bir tokat yedi.
"Lan evlat! Aklımızı çıkardın! Öyle telaşla bağırılır mı lan?" dedi Pol.
Han ilk defa babasından bu kadar ciddi azar yemişti. Aynı zamanda ilk defa babasını bu kadar endişeli ve öfkeli görüyordu.
Han kafasını eğerek "Özür dilerim." dedi.
Asire, Pol'a sert bir bakış attıktan sonra "Ne oldu oğlum? Niye böyle telaşla koşmaya ve bize seslendin?" dedi.
Han annesinin sorusuyla unuttuğu şeyi fark etti. Parmağıyla gözlerini göstererek "Anne! Anne gözlerim!" dedi.
Asire, Han'ın gözlerim desiyle birlikte Han'ın gözlerine bakmaya başladı. "Ne olmuş gözlerine? Toz mu kaçtı? Ağrıyor mu?" dedi.
Han bu sorular karşısında şok olmuştu. Kim olursa olsun böyle bir değişikliği fark etmemesi imkansızdı. Bu da demek oluyor ki gözleri normale dönmüştü. Lakin durumu açıklaması lazımdı.
"Anne gözlerim kıpkırmızı olmuştu. Tıpkı bir canavar gibi" dedi Han.
Normal bir ebeveyn, normal bir çocuktan böyle bir şey duysalardı. Çocukluk hayal gücü der geçerlerdi. Fakat Han öyle bir çocuk değildi. Hiç yalan söylemişliği yoktu. Daha yedi yaşında olmasına rağmen bazen yirmili yaşlardaki biri gibi düşüne biliyordu.
Annesi ile babası birbirine baktı. Kısa bir bakışmadan sonra "Acaba kurtadam küren mi tepki gösterdi." dedi Pol. Ardından büyük bir gururla güldü. Çünkü bu demek oluyordu ki Han da kurtadam küresi vardı. Pol kimseye bir şey söylemese de bu durumdan çok endişe ediyordu. Sonuçta kendisi bir kurtadamdı ve oğlununda bir kurtadam olmasını istiyordu. Çünkü kurtadam küresi olmazsa hiç bir zaman Karakorum'a gidemez ve orada büyükbabası, babaannesi, amcaları ve kuzenleriyle tanışamazdı. Dışlanmasından ve büyük aile duygusunu tatmamasından korkuyordu. Fakat şu an büyük bir derin nefes almıştı.
Asire de kafasını sallayarak "Muhtemelen." dedi. Ardından "Zihin hapishanesine mi girdin?" dedi.
Han kafasını salladı. Az önce duyduğu korku geçmişti. "Demek kurtadam olduğun için gözlerim öyle olmuştu. Fakat gözlerim babamınki gibi değildi. O bir canavar gibi bakıyordu. Bense çok daha korkunç bir şeymiş gibi bakıyordum." diye düşündü.
Asire heyecanla "Han kaç küren var?" dedi.
Han "Yedi." dedi.
Pol anında öksürmeye başladı. Şaşkınlıktan küçük dili boğazına kaçmıştı. Asire'nin ise gözü seyirmişti.
İkisi aynı anda "Kaç dedin? Kaç?" dedi.
Han niye şaşırdıklarını anlamamıştı ve tekrardan "Yedi" dedi.