Çekmedi dudaklarını dudaklarımdan Hale..
İkimizde yumduk gözümüzü..
Huzur muydu adı..
Teslimiyet mi?
Bilmiyorum..
Ama her neyse,
ben ömrümde bu kadar rahat nefes aldığımı hatırlamıyorum..
Kaç dakika kaldık orada bilmiyorum..
Çekti kendini usulca, öyle kaçar gibi değil..
Yüzüme bakmak istedi belli ki..
“O’sun sen.. Yusuf’sun..” dedi hafif tebessümle..
Elini uzattı sakallarıma.
Onun parmak uçları sakallarımın arasında gezinirken,
benimde kıvrıldı dudaklarım iki yana,
Ben ilk kez ben olmaktan utanmadım bugün..
Bugün Agir değil, Yusuf’tum..
Tıpkı çocukluğumda ki gibi..
Bir tek annem Yusuf derdi bana,
-Yusuf yüzlü oğlum.. diye severdi..
Birde Gül..
O tarlada itişip kakıştığım kara kıza Yusuf olmuştum.
“Benim, Gül’üm..” dedim, tuttum elini.
Ardından bastım dudaklarımı avuç içlerine..
“Bu kadar tesadüf normal mi Agir..” dedi bu defa..
Salladım basımı iki yana, ardından dayadım alnımı alnına..
“Değil Gül’üm.. Tesadüf değil bu..” dedim.
Aldım yüzünü avuçlarımın arasına..
“Kaderimsin sen benim.. Alın yazımsın..”
Ardından bir buse kondurdum alnına..
Karaları doluydu Halenin.
Akmak için hazır bekliyor göz pınarında bir damla..
Yüzümü yüzüne yaklaştırdım,
Tam gözyaşının üzerine bastım hafifçe dudaklarımı..
“Akmasın incilerin Gül’üm. Yetmedi mi ömrümüze bunca acı..”
Yutkundu Hale..
Hafifçe çekti başını geri..
“Neden söylemedin daha önce..”diye sordu merakla..
sorgu yoktu sesinde, hesap yoktu..
Neden geç geldin diyordu her kelimesi sanki..
Bende yutkundum..
“Benden bu kadar nefret ederken, nasıl söylerdim Gül’üm..” dedim..
Tuttum ellerini sımsıkı, sanki bıraksam gidecek sandım..
“Agir’den bu kadar nefret ederken, Yusuf’tan da nefret etmenden korktum.. Bekledim, bana inanacağın günü bekledim..”
Hafifçe eğdi başını Hale, incelemeye başladı yüzümün her köşesini..
Bir iz arıyordu sanki, Yusuf’u bulmak istiyordu belkide..
Elini tekrar uzattı sakallarımın arasına..
Bense izliyorum her hareketini merakla, ne yapacak, ne arıyor diye bekliyorum..
Sonra dudağımın kenarına, sol köşeye dokundu parmakları..
Dokunduğu gibi kıvrıldı dudakları iki yana..
Anlamsızca bakıyorum hala yüzüne..
“Burada..” dedi, dokundu dudağımın kenarındaki minik bene..
“Sahiden o’sun..” derken titriyordu sesi..
Gözlerim doldu ama çekmedim bakışlarımı yüzünden..
“Bir iz arıyorsan..” dedim, götürdüm elini kaşımdaki yara izine..
“Senin izini yıllardır burada taşıyorum zaten..”
Çattı kaşlarını önce, ardından kaşımı yardığı günü hatırlayıp gülmeye başladı Hale..
“Haketmiştin.. karga gibisin demiştin bana..” diyince benide bir gülme aldı..
O boş yol ikimizin kahkahasıyla doluydu şimdi..
Ve ben gülmeye hasret kaldığımı bir kez anlamıştım.
Birden sustu Hale, düştü yine yüzü..
Baktım gül cemaline öylece, yine ne gelmişti de aklına, solmuştu çiçeğim..
“Ne oldu Gül’üm..” dedim merakla..
“Niye düştü yine o kurban olduğum yüzün..”
Yutkundu yine.. sanki söyleyeceği şeyler takılı kalmıştı boğazına..
Sanki söylese yakacağını biliyor gibiydi..
“Benim gitmem lazım..” dedi..
Çattım kaşlarımı..
“Yok gitmek.. Sakın..” dedim..
“Sakın gitmeyi düşünme..”
yaklaştım, girdim burnunun dibine.
Çenesinden hafifçe tutup kaldırdım yerdeki basını..
“Seni çok geç buldum Gül.. Ölürüm yine bırakmam seni.”
Ama gözlerinin ardındaki buğu ne desem silinmiyordu..
Bir kaç saniyelik sessizlikten sonra;
“Şimâl..” dedi, sustu..
Dilinden dökülecekler zorluyordu kalbini biliyorum..
“Benim tanıdığım bildiğim Yusuf bir kadına kıymazdı, temizdi yüreği.. Yoksa çocuk halimle ben mi öyle sandım bilmiyorum.. Agir ise.. Agir ise dışarıya kapkara, karanlık. Ama onunda yüreğinde saf ışığı gördüm.. Yoksa gönlüme mi kandım, bilmiyorum.” dedi..
Doldu gözlerim..
ama ağlamamaya yeminliyim..
Sevinsem mi üzülsem mi onuda bilmiyorum.
“Ne dersen ona inanacağım.. Ama sen söyle.. Yapmadım dersen, ben kıymadım dersen yer gök şahidim olsun sorgusuz sualsız sana inanacağım.. Şimdi söyle Agir.. Şimâl’e kıydın mı..” dediğinde artık bozdum yeminimi..
Tutamadım yeminli yaşlarımı daha fazla..
Şimâl..
Ömürlük yangınımdı..
Suskunluğumun ilk bedeli..
Adı her geçtiğinde gözümün önüne gelen halat..
Birde yüzündeki o son gülüş..
Tam ağzımı açacakken ensemden girdi aynı sızı..
Ama bu defa daha şiddetli..
Elimi attım enseme..
Halenin boğuk boğuk gelen sesiyle karıştı beynimi delen tiz uğultu..
Yer kaydı ayaklarımın altından bir an..
“Agir.. Agir.. iyi misin..”
Ses Tanıdık.. Haleye ait..
Ama sanki bir kuyunun dibinden sesleniyor bana..
“Gü..Gül..” dedim zar zor çıkan sesimle..
Sonra düşüp kaldım olduğum yere..
Halenin korkuyla attığı çığlık yankılanıyor yolda..
Birden yüzümde hissettiğim soğuk su ile araladım gözlerimi zor bela..
Gözümü açtığım gibi Halenin gül cemali karşıladı beni..
“Gül..” dedim hafif bir tınıyla..
“Burnun.. burnun kanıyor.. peçete getiriyorum bekle kalkma sakın..” diyip koşarak ilerledi arabaya..
ensemdeki sızı gitmişti, ama hala nefesim düzensiz..
Bir kaç saniye sonra yanıma çöktü Hale, hemen sildi burnumdan akan kanı..
“Ben hallederim, bırak Gül’üm..” dedim, ama bırakmadı..
“Ne oluyor sana. İyi misin? Sürekli oluyor mu bu durum? Aman ne çok konuştum ya, kalk hadi. Hastaneye gidiyoruz..” dedi telaşla.
Onun endişeyle art arda sıraladığı sorular ile kıvrıldı dudaklarım iki yana..
“Korktun mu?” dedim gülerek..
Baktı yüzüme Hale, çattı hafifçe kaşlarını.
“Korktum tabi..” dedi ince sesiyle..
Elimi uzattım, çektim yüzüne düşen bir tutamı hafifçe.
“İnsanım ya ondan korktun endişelendin yine değil mi?” dediğimde onunda kıvrıldı dudakları iki yana..
Gülüyor ama belli etmemeye çalışıyor bir yandanda.
Bir insan bu kadar güzel gülerken neden saklar ki gülüşünü..
“Sen olduğun için korktum..” dedi birden.. çekmedi gözlerini gözlerimden..
Bir itiraf mıydı bu..
Yoksa ben mi öyle olsun istiyordum bilmiyorum..
Gülümsedim hafifçe..
Birden elini uzattı Hale sakallarıma..
“Gülüşün bile yorgun be adam.. Ne yaşadın da yoruldun bu yaşında bu kadar..” dedi..
Beklemediğim bir soruydu bu..
Haleden beklenmedik bir soru..
Bir an bakakaldım ona.
Kelimelerim suskun, ama gözlerim avaz avaz bağırıyordu aslında.
Ne anlatabilirdim ki?
Geçip giden yıllarımı, akan kanları, ihanetleri, içimdeki çocuk Agir’i..
Her biri boğazımda taş kesilmişti.
“Yorgunum Gül,” dedim, sesim kendi kulağıma yabancı geldi sanki o an.
“Yorgunum… içimden taşan karanlıktan, suskunluklardan , kendime ettiğim zulümden..”
Hale kaçırmadı gözlerini.
İnceliyordu beni, yüzümdeki her çizgiyi , sesimin her çatallanışını.
Sanki cevabı dudaklarımdan değil, gözlerimin içinden almak istiyordu.
“İnsan, en çok kendi yükünden yoruluyor Gül,” diyebildim sonunda.
“Başkaları değil… kendi içindeki ses çürütüyor insanı.”
Eli hala sakallarımda, gözleri gözlerimin ardındaki geçmişte..
“Bir gün anlatır mısın bana, içindeki karanlığı? Kaç gecedir uykusuz kaldığını, hangi yaralarını sakladığını?” dedi.
Salladım basımı usulca;
“Sen yeter ki yanımda ol, yeter ki gitme benden… Tüm suskunlukları da içimdeki karanlıkla beraber bir mezara gömerim. Ama gidersen olmaz Gül… gidersen Yusuf ölür… Gidersen, Agir o karanlıkta kaybolur… Ne olur… gitme…”
Hale’nin gözleri bir an kapandı, nefesi titredi yüzümün tam ortasında.
“Gitmeyeceğim…” dedi usulca.
O an, içimde kopan fırtına durmuştu.
Sanki bir ömürlük yük, tek kelimesiyle hafiflemişti.
Başını kaldırdı, baktı gözlerime.
“Gitmeyeceğim, Yusuf.” diye tekrarladı.
İlk kez, adımı söylerken nefreti değil, inancı vardı sesinde.
Avuçlarımı yüzünde gezdirdim, dudaklarım kıvrıldı istemsizce.
Omuzlarıma bıraktı başını, suskunluk aktı üzerimize.
O an Ne kelimeye gerek vardı, ne açıklamaya.
Derin bir nefes aldım, onunda aldığı derin soluğu duyuyordum yanıbaşımda.
Yıllar sonra ilk kez, aynı nefeste buluştu içimiz.
Bir kaç dakikalık sessizlikten sonra, birden kaldırdı basını Hale..
“Bak, hâlâ solgunsun… burnundan da kan geldi az önce. Olmaz böyle Agir, doktora gitmemiz lazım,” dedi panikle.
Gözlerimi kapattım kısa bir an, derin bir nefes aldım.
“İyiyim Gül,” dedim usulca.
“Başka bir zaman giderim. Şimdi değil.”
Tam itiraz etmeye hazırlanacakken bir hışımla kalktım ayağa..
Tek kelime etmeden uzattım elimi ona;
Baktı elime öylece..
Sonrada tuttu elimi sımsıkı..
Ve ben işte o an, gözlerimin bile güldüğünü hissettim.
“Sen tuttun ya elimi,” dedim, sesim titreye titreye.
“son nefesime kadar bırakırsam şerefsizim.”
Gülümsedi Gül’üm…
Öyle bir gülüştü ki, bütün karanlığımı aydınlattı.
“Bunlar büyük laflar Agir ağa… söz mü?” dedi.
Dayanamadım,
Çektim kendime, bastım göğsüme sımsıkı.
“Söz gülüm… Yusuf sözü.”
Baktı yüzüme öylece,
“Yusuf sözü?” dedi şaşkınca. Eğdim başımı hafifçe.
“Hıı hıı… Yusuf sözü..” diye tekrarladım.
“Sana yıllar önce seni alacağım demiştim, hatırlıyor musun Gül?” dediğimde çattı kaşlarını.
“Hıı hııı… hatırladım. Bende sana sen ancak bizim çilliyi alırsın demiştim,” dedi, kahkaha atarak.
Güldüm, yüzüne düşen saçı kulağının arkasına iliştirirken.
“Ben sözümü tuttum.”dedim.
Anlamadı önce, baktı yüzüme şaşkınca.
“Önce çilliyi aldım, şimdi de seni alacağım,” dediğimde açıldı gözleri kocaman.
“Nasıl ya… Çilliyi sen mi çalmıştın?” diye bağırdı.
Onun o haliyle tutamadım kendimi, bastım kahkahayı.
“Çalma demeyelim yavrum. Hem parasını bırakmıştım hem de yerine iki horoz bırakmıştım,” dediğimde dahada çattı kaşlarını, yavaşça geçirdi elini göğsüme.
“Sorarım ben sana bunun hesabını Agir ağa,” diyip kavuşturdu ellerini göğsünde.
Her haline aşığım bu kadının.
Bir insana naz, niyaz da bu kadar mı yakışır diye sorguluyorum beynimde habire.
“Sorarsın gülüm, sorarsın… Ama evimizde sorarsın,” diyip tek hareketle aldım kucağıma Haleyi.
Refleksle attığı çığlık yankılandı kulaklarımda resmen.
“Sana canım feda Gül’üm… ama kulağım sağlam kalsa mı acaba?” dedim gülerek.
Kucağımdan inmek için çırpınıyor habire.
Bir yandan “İndir beni aşağı!” diye bağırıyor delice.
Arabanın kapısına geldiğimizde usulca indirdim yere Haleyi.
“Ömrüm boyunca seni başım üzerinde taşırım Gül… Kucağımda taşımışım çoktur.” dedim, baktı yüzüme… ama ne bakış! İçimi titretiyor gözlerinin karası.
“Burada taşı yeter bana Yusuf,” diyip , koydu elini sol yanımın üzerine.
Bende koydum elimi onun elinin üzerine..
“Yuvan burası Gül.. Evin burası.. Yerin hep burasıydı.. Evine hoşgeldin Gül’üm..” dedim.
Hale anlamadı belki ama bir yemindi sözlerim..
Ömürlük yas, yerini ömürlük sevdaya bırakmıştı bugün..