Gözümdeki güneş gözlüğünü aşağı itip kapıdan mahalleyi kontrol ettim. Aşağısı temiz görünüyordu. Ne olur ne olmaz diye yukarıya da baktığımda derin bir nefes verdim. Apartmandan içeri girdim. Anneme kapıdan bağırdım.
"Ben çıkıyorum. Başka bir isteğin var mı? Hayır yani daha ne isteyebilirsin ki? Marketi satın alacağım sanki."
Annem kapının pervazına gelip 'hadi bir de yüzüme söyle' bakışlarını atınca şirince gülümsedim.
"Canım annem, ben çıkıyorum da başka bir isteğin var mıydı? Sultanım benim."
Annem biraz kibirle burnunu kaldırdı. Egosunu okşadım ya hemen havalandı.
"Yok. Yok da senin şu kafandaki şapka ne Allasen? O güneş gözlüğü babanın değil mi?"
Annem çakmadan kendimi dışarı attım. Arkamdan bağırıyordu. Gerçekten bu kadın ne kadar bağırıyordu?
Temkinli adımlarla milli marketimiz A101'e doğru gidiyordum. Yakalanmamam gerekti. Düğün gecesinden beri, yani yaklaşık iki gündür, Kayahan Abi denen o şahıstan kaçıyordum.
Nedenini bilmiyordum. Sadece kaçmak istiyordum. Kendime gözlerimi devirdim. Nedeni belliydi. Herif, benimle dans edip şarkının sözlerini kulağıma fısıldamış, saçlarımdan öpmüş ve melek gibi güzel olduğumu söylemişti.
O gece aklıma gelince yutkundum. Danstan sonra hızla annemlerin yanına gitmiştim ve düğün boyunca sandalyeden kalkmamıştım. Ama Kayahan Abi'nin bakışlarını düğün boyunca üzerimde hissetmiştim. Utanmıştım. Kıpkırmızı olmuştum hatta. Annem bile dalga geçmişti "Kıpkırmızı olmuşsun kız. Domates gibisin." diye. Hain kadın.
Ne zamana kadar böyle kaçacağımı bilmiyordum. En azından unutana kadar kaçabilirdim. İyi de kim unutana kadar? Ben unutana kadar mı Kayahan Abi unutana kadar mı? Oflayıp ara sokağa girdim. Kayahan Abi'yi bilemem ama ben bu olayı fizana kadar unutmazdım.
Mübarek marketi de ne uzağa yapmışlar? Bütün yağlarım eridi. Biraz daha ilerleyince mavi A101 yazısını görmemle bir oh dedim. Biraz daha ilerleseydim kesinlikle hiç güzel şeyler olmayacaktı. Markete gidince annemin verdiği listedeki her şeyi aldım. İki poşet olmuştu ama taşıyabilirdim. En azından taşınmayacak kadar ağır değildi.
Marketten çıkınca direkt üst sokağa çıktım ama bir bağırma sesi duydum ki yerimde sıçradım.
Kızın biri çok fena cırlıyordu. Sesin geldiği yöne doğru gidince şaşkınlıktan elimdeki poşetler yere düşecekti. Hemen gözlüğü çıkarıp manzaraya daha dikkatle baktım.
Üç tane oğlan, büyük ihtimalle benim yaşlarımda, yerde acıyla kıvranıyordu. Arkası dönük bir kız, ellerini beline koymuş hepsine azarı çekiyordu.
"Sizin gibi şerefi olmayan insanlara öyle haddini bildiririm işte. Adam olun lan bir dahaki sefere ümüğünüzü sıkarım."
Son cümlesini yine bağırarak söylemişti. Ben bile bir ara arkamı dönüp kaçacaktım ama kızı merak etmiştim.
Kız ellerini belinden indirip arkasını dönmüştü ki elimdeki poşet bu kez yere düştü.
"Akça. Oha Akça Kübra sensin."
Yanıma gelip şirince gülümsedi. Bu kız üçünü yere mi sermişti? Bir yerdekilere baktım bir Akça'ya kahkahalarla gülmeye başladım. Akça yuvarlak koca gözlüklerini yukarı itip gülmeye başladı. Saçları her zamanki gibi iki yandan örgülüydü.
"Biricik nasılsın?"
Hâlâ çok güzel gülüyordu. Okuldan beri ilk kez görüşüyorduk. Çok yakın olmasak da sevdiğimiz bir kızdı.
"Işe giderken bu hödükler yolumu kesti. E ben de gereken dersi verdim. Bak hâlâ kafasını kaldırıyor. Yat lan yere."
İçinden yine Mahmut Amca çıkınca gülmeye başladım. Sonra dediği şeyi düşününce hemen sordum.
"Sen çalışıyor musun?"
Büyük bir heyecanla başını salladı. Sonra yere attığı çantasını aldı. Gelirken ortadaki çocuğun eline bastı. Çocuk, acıyla bağırdı ama oralı bile olmadan gelip benim koluma girdi.
"Bir kırtasiyede yarı zamanlı çalışıyorum. Babamın arkadaşının kardeşi işletiyor. Semih Abi, çok iyi adam. Hem vakit geçiriyorum hem de iş hayatını öğreniyorum. İyi oluyor. Hadi gel kırtasiyeye gidelim. Hem biraz konuşuruz hem de Semih Abi ile tanışırsın."
Başta itiraz edecektim ama işim olmadığı aklıma gelince dönüp konuştum.
"Aslında işim yok. Eğer geç kalmazsak şu poşetleri eve bırakalım öyle gideriz."
Akça kolundaki saate baktı. Sonra başını heyecanla salladı.
"Bugün evden erken çıkmıştım zaten Semih Abi de sıkıntı edecek biri değil. Şu senin kafandaki şapka ne Allah aşkına? Yüzünü gözünü göremiyorum."
Tam elini çıkarmak için atmıştı ki geri çekildim.
Her an şüpheli şahıs karşıma çıkabilirdi. Kaldıramazdım.
"Ya, güneş çarpıyor da beni. Çıkarmasam daha iyi."
Daha fazla üstelemedi. Yerden benim koyduğum poşetleri alıp yola koyulduk. Akça Kübra, sürekli yazın yaptıklarından okuduğu kitaplardan bahsetti. Son anda aklına bir şey gelmiş olacak ki bana bakıp konuştu.
"Dağhan, aşkım, beyaz atlı prensim, hayatımın anlamı, kalbimin sahibi, ciğerimin baş köşesi ne yapıyor? En son dün yetmiş tane mesaj atınca beni engelledi."
Ciddi ciddi suratıma bakıp soruyordu. Benden daha iyi bildiği hâlde bana sorduğu için anırarak gülmek istiyordum. Kendisi Dağhan'ın bir numaralı takık fanıydı. O amipsi yaratığın fanı olması başta kulağa çok imkansız gelmişti ama alışmıştık. Hepimiz, Dağhan'ın kızın üzerine atlayacağını düşünürken Dağhan bizi şaşırtarak Akça'yı istemediğini söylemişti. Okulda sürekli kovalamaca oynuyorlardı. Dağhan istemediğini söylüyor Akça ise fikrini sormadığını ve onunla evleneceğini söylüyordu.
Bütün yıl Dağhan'ı sapık gibi takip etmişti. Bir ara i********: hesabı bile açmıştı.
'HasinerkegimDaghan_'
Aklıma gelince gülmeye başladım ama Akça hâlâ benden bir cevap bekliyordu. Boğazımı yalandan temizleyip cevap verdim.
"İyi, yani en son iki gün önce bir düğünde görüşmüştük."
Akça hemen bana dönüp anlatmaya başladı.
"Evet, evet biliyorum. Dağhan instagramda bir fotoğraf paylaşmış. Konumunu da belirtmiş. Ben de konuma girip düğündeki kızları buldum. Hepsine tehdit mesajı yolladım. Erkeğimi, o sürüngen toynaklılara kaptıramam."
Şaşkınca bakakaldım. Bu kızdan korkulurdu. Dağhan bazen anlatınca abarttığını söylerdik ama abartmadığını şimdi anlıyordum. Bizim eve gelince hemen Akça'ya döndüm.
"Ben poşetleri bırakayım. Sen bekle istersen hemen gelirim. Annem seni görürse bırakmaz."
Apartmana girince hemen bizim zile bastım. Annem bir dakika sonra açtı.
"Anne şu poşetleri al sen, ben bir arkadaşımla kırtasiyeye gideceğim çok geç gelmem."
Annem poşetleri alıp bana şüpheyle baktı. Kadın da haklı sabahki ruh halimle şimdiki ruh halim arasında baya bir fark var. Ama bunlar benim değil evrenin suçu. Başta itiraz edecek sansam da isteksizce kabul etti.
"Tamam. Biricik geç kalma sakın, akşam Cananlarla beraber Cennet Teyze'nlere gideceğiz."
Beynimde kırmızı ışık yanmaya başladı.
Cennet Teyze eşitti Gencer Abi demek, Canan Teyze eşittir Kayahan Abi demek. Kayahan Abi demek...
"Hayır!"
Âdeta iguana misali annemin ellerine atladım. Gidemezdim ben, olmazdı.
"Anne, kurbanın olayım akşam ben gelmeyim. Ben sıkılırım orada. Ne işim var benim ya?"
Annem elini çekip kafama bir tane patlattı. Ellerini beline koyup nutuk çekmeye başladı.
"Ne demek sıkılırım? Dağhan da geliyormuş. Cennet Teyze'n nasıl üzülür? Kadın sen seviyorsun diye tavuk göğüsü yapmış. Senin dediğine bak. Git gözüme gözükme."
Annem suratıma kapıyı kapatıp gitti. Bir dakika sonra kapı tekrar açıldı.
"Akşam oraya gidilecek nokta."
Asıl sana nokta. Sensin nokta anne. Hayatımı kararttın. Aklıma Akça gelince kendimi hemen dışarı attım. Beni görünce hemen ayaklandı.
"Ay Biricik nerde kaldın? Ağaç oldum, kök salacaktım az kalsın."
Özür diler gibi başımı salladım.
"Kusura bakma. Benim sultan biraz çok konuşur da."
Son söylediğimi kulağına yaklaşıp etrafı kontrol ederken söyledim. Annemdi bu, her yerden çıkardı. Yola devam ettiğimizde Akça Kübra yine Dağhan ile ilgili olan anılarını anlattı. Yol boyunca onu şaşkınlıkla dinledim. Dağhan'ı soyunma odasında basmış ve "Eğer beni sevmezsen penguenli donun olduğunu bütün okula duyururum." diye bile tehdit etmiş. Bu kızdan kesinlikle korkulurdu.
Kırtasiyeye geldiğimizde Akça önde ben arkada içeri girdik. Akça girince hemen şakıdı.
"Semih Abi?"
Arkadan orta yaşlarda bir adam çıkıverdi. Boyu uzun esmer bir adamdı. Rahat otuz yaşında vardı.
"Hoşgeldin Akça. Sanki geç kaldın biraz. Ama bu seferlik maruz görüyorum."
Akça şirince gülümsedi adam bana dönünce açıklama ister gibi baktı. Benden önce Akça konuştu.
"Semih Abi, bu benim liseden arkadaşım Biricik."
Semih Abi, sıcak bir gülümseme gönderip elini uzattı.
"Merhaba küçük hanım. Ben Semih. Semih Abi diyebilirsin."
Bende genişçe gülümseyip elini sıktım.
"Memnun oldum Semih Abi."
Akça, gelen birkaç müşteriyle ilgilendi. Bende kitaplara baktım. Elime Kürk Mantolu Madonna'yı alıp herhangi bir sayfadan okumaya başladım.
Fakat sergide gördüğüm bu kürk mantolu resim, ona hayalen dokunmama izin vermeyecek derecede beni sarmıştı. Onunla bir aşk sahnesi tasavvur etmek değil, karşı karşıya, iki dost gibi oturmayı düşünmek bile elimden gelmiyordu. Buna mukabil, gidip o tabloyu seyretmek, bana bakmadığına emin olduğum o gözlere saatlerce dalmak arzusu gitgide artmaktaydı. Paltomu sırtıma geçirerek tekrar serginin yolunu tuttum; ve bu hâl, günlerce devam etti.
Tam diğer paragrafa gelince arkamdan bir ses geldi.
"Sabahattin Ali mi okuyorsun?"
Semih Abi elinde iki çayla bana bakıyordu.
"Evet, okumuştum."
Elindeki çayı bana uzatınca hemen aldım. İki dakika sonra Akça da bir çay bardağı ile yanımıza geldi. Dükkândaki taburelere oturduk.
"Ee kızlar, tercihleri de yaptınız. Nereleri istiyorsunuz?"
Akça heyecanla atladı. Bu kız kesinlikle çok enerjikti.
"Ben İzmir ve çevresini yazdım. Burdan ayrılmayacağım. Dağhan aşkım nereye ben oraya."
Semih Abi, kızın bu tavırlarına alışmış olacak ki başını iki yana sallayıp güldü. Sonra bana döndü.
"Ben de İzmir ve çevresini yazdım. Arkadaşlarımla aynı şehirde olmak istiyorum. Toplu tercih yaptık."
Semih Abi hafif gülümseyip başını salladı. Havadan sudan konuşurken Akça, Semih Abi'ye pis pis gülüp sordu.
"Abi, evleniyorsun yakında var mı heyecan?"
Akça böyle söyleyince Semih Abi utangaç bir gülümseme gönderdi.
"Yani, illaki var. Ama sen Balım'ı gör. Yerinde duramıyor."
Parmağındaki yüzüğe bakıp huzurla gülümsedi. Böyle bir şeydi demek. Aşk, insanın yüzünde bir gülümseme bırakıyordu. Birden beliriveriyordu aklında.
Aşk, güzel şeydi. Piraye'nin tüm kalbiyle sevmesiydi Nazım'ı. Cemal Süreyya'nın, Tomris'inin kapısının önünde beklemesiydi. Orhan Veli'nin "Hiçbirine bağlanmadım/ Ona bağlandığım kadar." demesiydi. Pluton"un "Aşk ciddi bir akıl hastalığıdır." varsayımıydı. Ama güzel şeydi aşk. Gülümsemeydi, kalp ağrısıydı, ellerinin heyecandan terlemesiydi belki ama çok güzel şeydi.
Ben hülyalı hayallere dalarken, Akça işine dönmüş Semih Abi de işi olduğunu söyleyip gitmişti dükkandan. Saate bakınca eve gitme vakti olduğunu anlayıp ayaklandım. Akça giderken golünü atmayı da unutmadı.
"Söyle o Dağhan'a, kaldırsın engeli. Vallahi bu kez 'Dağhan'ın Penguenli Donu' diye fake açarım."
Bu deli kız açardı. Gülüp başımı salladım. Kırtasiyeden çıkınca yakalanmamak için hızla koşuyordum, güneş gözlüğüm yani babamın gözlüğü de gözümdeydi. Kayahan Abilerin dükkanının önünden geçerken nefesimi tutup etrafı kontrol ettim. Ortalık temizdi. Başımı eğip hızla üst sokağa girecekken bir bedene çarptım. Kafamı eğip kısaca yüzden bakmadan özür diledim. Tam yanından geçecekken kolumu tuttu. Kafamı korkarak yukarı kaldırınca yutkunup bakışlarımı kaçırdım.
Aman Biricik sen bir işi becersen zaten, zil takıp oynarım.
Kendi kendime kızarken aynı zamanda kızarıyordum. Aklıma düğün günü geliyordu.
"Nasılsın?"
Ay nasıl olabilirim acaba? Çok iyiyim çok. O kadar iyiyim ki süperim.
"İ...İyiyim. Sen?"
Kekelemesem iyiydi ama konuşmam bile büyük marifetti. Ben heyecan yapınca dilimi yutardım.
"Ben de iyiyim. Bir meleği düşünüyordum bir baktım karşımda."
Aman çekilin dostlar bana bir şeyler oluyor. Bu adam beni kalpten götürecek. Bana yine melek mi dedi? Ay hava iyice sıcak oldu. Bir an ne cevap vereceğimi bulamayınca saçmalığın daniskasını yaptım.
"Aaaa Kayahan Abi yukarda kedi uçuyor."
Kayahan Abi, cümlenin saçmalığına bile aldırmadan kafasını yukarı kaldırdı. Ben de boşluktan faydalanıp hemen eve koşmaya başladım. Kayahan Abi durumu fark etmiş olacak ki arkamdan bağırdı.
"Kaç bakalım kaç! Nereye kadar kaçacaksın acaba?"
Gittiği yere kadar kaçacağım. Sonuna kadar kaçacağım.
《》《》《》《》《》《》《》《》《》《》《》
Eve geldiğimde bile kıpkırmızıydım. Annem ne olduğunu bin kere falan sorsa da ne olduğunu söylemedim. Odama kapanıp pijamalarımı giydim ve kızları aradım. Neredeyse üç saat onlarla konuştuk. Onlara olanları anlatmadım. Sadece, bize özel kalması gerek gibi hissettim. Nazlı, Gencer Abi ile olan danslarını anlattı. Akşam eve gidince onun attığı masajı okudu.
"Sen benim elimi tuttun ya bu gece kalbimdeki yaralar suskun oldu. Bugün bir yıldız bana kaydı Nazlı'm. Bugün bana geldin. Hoşgeldin."
Adam aşıktı ya. Şiir gibi adamdı vesselam. Nazlı hâlâ şüpheci olsa da artık Gencer Abi'yi kabul etmişti. Masaja cevap vermişti. "Hoşbuldum." demişti. Kısaydı ama umut vaat ediyordu. Konuşmanın geri kalanı Bahar'ın ayrangönüllülüğü ve stalkerlığı hakkındaydı. Zaten daha sonra kapatmıştık.
Sofrayı hazırlamak için annem çağırınca hemen odadan çıktım. Babamla Mert masaya oturmuş yemek diye bağırıyorlardı.
"Aman Mert, senin o karnın nasıl doymuyor anlamıyorum. Günde beş öğün yemek yiyorsun ama doymuyorsun."
Mert bana ukala bir gülümseme attı.
"Kıskanıyorsun değil mi? Senin yediklerin kilo olarak dönüyor benimkiler kas. Abla şu kıskançlığı ne zaman bırakacaksın? Tam bir çocuk gibisin."
Onun bu lafına hepimiz kahkahalarla güldük. Yemekleri yedikten sonra her zamanki gibi annemle sofrayı ve bulaşıkları topladık. İşler bitince annem beni odama yolladı.
"Hadi git üstünü düzgünce giy. Hadi annesinin bir tanecik kızı. Cennet Teyze'n seni özlemiş. Hem Canan Teyze'n de görmek istiyormuş."
İç geçirip el mecbur odama gittim. Kayahan Abi'nin bugünki konuşmasından sonra Cennet Teyzelere geleceğinden emindim. Adam fırsat kolluyordu resmen.
Üzerime gri bir tişört ve siyah dar paça bir pantolon geçirdim. Saçlarımı sıkıca tepeden bağlayıp banyoda dişlerimi fırçaladım. Salona geçince babamla Mert oturmuş annemi bekliyordu. Babam Mert'e gizlice bizi şikayet ediyordu.
"Aman oğlum bu kadın milleti böyle. Bekletmeyi severler. Bir yere mi gidecekler? On saat hazırlanırlar."
Mert de sanki hayatının bilgilerini alıyormuş gibi kafa sallıyordu. Annem de gelince Cennet Teyzelere doğru yürümeye başladık. Benim kalbim yine havalandı, gidiyor. Hayır, sen nereye gidiyorsun? Senin kan pompalaman gerekiyor. Gereksiz heyecan yapmaman gerekiyor.
Nihayet gelince kapıda Dağhan'ın Cenk Ali'ye doğum gününde zorla aldırdığı ayakkabıyı gördüm. Yani Kayahan Abiler çoktan gelmişti. Sakince nefes aldım sadece. Sorun yoktu.
Cennet Teyze kapıyı açınca bülbül gibi şakıdı.
"Ay hoşgeldiniz."
Hepimize sarıldı. Kapıdan içeri girince iyice gerginlik bastı. Oturma odasında oturuyorlardı. Mert, Emir'in odasına gitmişti. Biz odaya girince herkes ayaklandı. Gencer Abi ile Kayahan Abi ikili koltukta, Gencer Abi'nin babası Cemil Amca ve Şükrü Amca tekli koltukta, Dağhan da abisinin karşısındaki kanepede oturuyordu.
Hepsiyle tek tek sarılmıştık sanki her gün birbirimizi görmüyor gibi. Sıra Kayahan Abi'ye gelince yüzüm yine kırmızıya boyandı. Ellerim terlemye başladı. Bir koluyla belimi bir koluyla başımın üstünü sardı. Ben başta ne yapacağımı bilemesem de kollarımı doladım ona. Ama o yine bana son darbesini attı. Kulağıma fısıldadı zalım.
"Kaçak kırmızı melek."
Daha da mı kızarayım? Onu mu istiyorsun?