17. Bölüm
-NAZ-
Haftalığımı kiramı biriktirdiğim zarfa koyup çantama attım. Giyinme odasında çantamı toplarken Harun'un gelmesini bekliyordum. Harun'un işteki üçüncü günü olmasına rağmen Sel beni eve bırakma işini çoktan Harun'a devretmişti. Bundan hoşnut değildim ancak bunu isteyen ben değildim. Harun beni eve bırakmak konusunda o kadar ısrarcıydı ki Sel sonunda açık açık artık beni eve bırakmak istemediğini söyleyip aradan çekilmişti.
Evim uzaktı ve beni araçsız bırakan oydu! Bu sebepten... Harun beni eve bırakmak için harekete geçtiğinde rahatsız hissetmemeye çalışıyordum.
"Hazır mısın?"
Ayakkabı bağlarımı tekrar bağlayıp doğruldum. Başımı hafifçe sallayıp onay verdim. Bu esnada Can sert hamlelerle kapıyı açıp suratımıza bakmadan içeri daldı. Bu bize karşı son zamanlarda geliştirdiği bir tavırdı. Umursamamaya çalıştım. Harun benim için kapıyı tutarken Can bize sırtını dönmüş, tişörtünü başından çekiştiriyordu. Telefonumdan saatimi kontrol edip koridora çıktım. "Can'ın mesaisinin bitmesine daha var sanıyordum." Harun'un sorusuna hak verdim. Ben artık gece on birde çıkıyordum. Can'ın mesaisinin bitmesine daha vardı normalde.
"Sel'le konuşurken duydum;" dedim arkama dönüp. "sevgilisi geliyormuş, izin istedi."
Barın kapısından geçip arabanın beklediği sokağı dönerken sessizliğini koruyan Harun'a döndüm. Gözleri kısılıydı; gülüyordu. "Adama üç gün önce, tuvalette, senden uzak durmasını söyledim." dedi tane tane.
Omuz silktim. Benden uzak durduğu müddetçe Can'ın özel hayatı beni ilgilendirmiyordu.
"Bayağı hızlıymış." Ona ölümcül bir bakış attım. Şu üç günde keşfettiğim şeylerden biri Harun'un geveze olduğuydu. İş inada bindiğinde değil tabii. Susmak istediğinde deve inadı tutuveriyordu ama onun dışında konuşmayı seviyordu. Can hakkında bile! "Ne var?!" dedi hızla. "Bu adam daha bir hafta önce senin peşinden koşmuyor muydu?"
"Ne olmuş?" Gözlerimi kısıp arabaya binen adama baktım. "Bana takılı kalmasını mı isterdin?"
Alayla güldü. "Bedensel sağlığı açısından takılı kalmaması iyi oldu." Dedi kontağı çevirirken. Gözlerimi devirdim. Tekleyen kalbimin pompalarını kırmak istiyordum. Bu cümlede heyecanlanacak hiçbir şey yoktu! Adam açıkça benden hoşlanmadığını söylemişti; şapşal kalbimin derdi neydi?
"Harun," Sesimi havada yakalayıp bana döndü. Araç hala yoluna devam ediyordu. Harun iyi bir sürücüydü ama şehir içinde araba sürerken dikkatini yola değil de bana vermesini istemiyordum. "yola bak."
Çatık kaşlarına ek olarak dudaklarını gerdi. "Önce dikkatimi dağıtıp sonra dikkatini topla diyorsun."
Sorusu rahatsız ediciydi ancak ses tonu ne kadar da zarifti?
Boğazımı temizledim. "Senle konuşmak istiyorum ama ölmek değil." diye açıkladım. Bu sefer gözleri yoldaydı; yağmurdan ıslanan yollara vuran sokak lambalarının ışığı gözlerinin mavisine düşüyordu. Parlak gözlerindeki eğlenen ifade gamzelerine de yansımıştı. Dudaklarını aralayıp kısa bir bakış attı bana. Arabanın camlarına vuran yağmur damlaları görüşünü kısıtlıyordu. Sonunda Harun aracı sağ şeride çekip oldukça yavaşça ilerlerken bana döndü. "Hm?"
"Yağmur yağıyor,"
Onay verdi bana. Aracı durdurdu sonunda. "Sabah da yağmıştı."
Bana mı diyordu. Uzun zaman sonra saçlarımı düzleştirmiştim, ki gerçekten kolay olmamıştı ancak düz saçlarımın keyfini süremeden yağmur yağmıştı.
Yağmura hayran hayran bakıp penceresini indirdi. Deniz'in tuzlu kokusu İzmir'e yayılmış gibiydi. Tazeleyici bir toprak kokusu da etrafa yayılmıştı ancak artık yağmur sabakinden çok daha baskındı. Harun elini pencereden dışarı uzatırken gülüyordu.
"Söyle." Epey zaman sonra bana döndü. Gamzeleri içine çökmüştü.
"Neyi?"
"Harun, dedin ya."
İdrak yüklenirken yerimde kıpırdandım. "Yarın sabah müsaidim." dedim usulca. Gözlerini hafifçe açıp başını yana eğdi. Çantamda zarfın olduğu bölmeyi hissedip iç geçirdim. "Özür dilemek istiyordum da..."
Gözleri daha da açılırken gülümsedi. "Kek yapacaksın yani."
"Hayır, hayır." Yerimde doğruldum. "Bana kahvaltıya gel diyorum."
"Sen bana kahvaltıya gel." dedi hızla. Elini pencereden içeri sokmuştu Soğuktan kızaran elinin üzerinde yağmur damlacıkları vardı. "Fırınım var, tost makinem var, meyve sıkacağım var."
"Sana özür kahvaltısı hazırlamak için sana mı geleyim yani?"
Yağmur damlacıklarıyla kaplı elini boynuma değdirirken tüm dişlerini sergileyecek şekilde gülüyordu. "Gel!" dedi sonunda. Benimle giriştiği mücadelede üstünlük sağlamak için soğuk ve ıslak elini kullanıyordu. Çırpınıp terminatör elinden kurtulmaya çalışıyordum ancak işin doğrusu bu kolay değildi.
Sonunda pes edip nemlenen yüzümü ve nemli yüzüme yapışan saçlarıma baktım dikiz aynasından. Pes edişimi anlamış ve geri çekilmişti ama galibiyetinin tadı güzel olmalı ki gülümsüyordu. Memnuniyetsiz bakışlarımı Harun'a çevirdim. "Bir daha bunu yaparsan karşılığı çok acı olur."
Ellerini teslim olurcasına iki yana açıp bana döndü. Muzip bir ifade takındığı her seferinde olduğu gibi dudaklarını birbirine bastırmıştı ve dudaklarını her birbirine bastırdığında olduğu gibi gamzeleri yüzünü neşelendirmişti. Gamzelerini her görüşümde midem aheste bir takla atıyordu. Onu çıplak haliyle tanımıyordum. Yalın yüzünü bilmiyordum ama şunu iyi biliyordum; yirmi yıllık hayatımda ilk defa böylesi hislerle tanışıyordum. İlk defa birisinin bilinçsiz bir hareketi mideme takla attırıyordu. Emin olmamakla beraber geri dönülmez bir yolda koca adımlar arşınlıyor gibi hissediyordum ve bu beni korkutuyordu. İçimdeki tanrıça, korkutmalı diye beni telkin ediyordu ve bu beni daha da korkutuyordu çünkü iç sesim benden daha gerçekçi yorumlar yapardı ve o da bana katılıyorsa işler çetrefilleşiyor demekti.
***
Market alışverişimi bitirip Harun'dan adresi aldıktan sonra evin yolunu tuttum. Evi benim evime bir hayli uzaktı şimdi bu bilgiyi öğrendiğim için her gece beni eve bırakıyor oluşundan çok daha fazla rahatsız oluyordum. Yine de bu rahatsızlığımı ortadan kaldıracak bir çözüm yoktu ve bu, durumu olduğundan daha rahatsız edici bir hale getiriyordu. Sel beni eve bırakırken bu kadar rahatsız hissetmiyordum çünkü bu anlaşmamızın bir parçasıydı ama Harun'la bir anlaşma yapmamıştık. Beni eve bırakmasının tek sebebi bunu istemesiydi ve onun evine girmek için üçüncü kez vesayet değiştirdiğimde bu isteğin mantıksızlığı neredeyse kurdeşen dökmeme sebep olacaktı.
Elimdeki poşetleri sıkıca kavrayıp Harun'un gönderdiği adrese bir kez daha baktım. Kimi insanlar haritaları çözemezdi. Mesela Eylül o insanlardandı. Mühendislik fakültesine kaybolmadan gidebilmeyi öğrenmek için Barış'ın onu dört kez fakülteye götürmesi gerekmişti ama neyse ki benim öyle sorunlarım yoktu. Harun'un evi olduğunu düşündüğüm binanın önünde durup cep telefonumdan Harun'a pencereye çıkmasını söyleyen bir mesaj attım. Emin olmak en iyisiydi.
Harun önünde durduğum binanın penceresinden kafasını uzatınca iç geçirdim. Evi benimkine benzemiyordu. Tahmin edilebilir bir şekilde oldukça iyi bir evi vardı. Küçük görünüyordu ama iki katlıydı ve üst katını neredeyse koca bir teras kaplıyordu. İki geniş merdivenden sonra geniş bir veranda karşılıyordu geleni ve verandası fazla feminen düzenlenmişti. Sineklikli bir kapısı ve pervazlarında beyaz zambaklarla fesleğenleri vardı. Fesleğen saksısında kapıyı gösteren bir parmak işareti ve NOCK NOCK yazısı olan bir tabela çakılıydı. Kapıyı çalmadan önce fesleğeni okşayıp elimi kokladım. Tam o esnada Harun yataktan kalktığı her halinden belli olan dağınık saçlarıyla kapıyı açtı. Üzerinde ona iki beden büyük, beyaz, eski bir tişört ve altında bakmaktan büyük haz aldığım markalardan biri olan Mammut marka bir eşofman altı vardı. Markanın internet sitesinde gezerken kendime sürekli şunu soruyordum; bu kadar fahiş bir fiyatta olmalarının haklı bir sebebi var mı? Ve şimdi görüyordum ki eşofmanların pahalı olması hakkını vermesinden dolayıydı. Eşofman kesinlikle kaliteli görünüyordu ve Harun'un sporcu kasına sahip bacaklarını gerçekten de çok güzel gösteriyordu.
"Erken geldin." Dedi içeri geçmem için yol verirken. Doğru söylüyordu, saat sabahın dokuzuydu ama Harun benim mutfakta bir fecaat olduğumu bilmediğimden erken gelmemi anlayabileceğini sanmıyordum zaten. Elbette basit bir kahvaltıyı hazırlamak konusunda sorunlarım yoktu ama ekmek kızartması yapacaktım ve yanına yapacağım mezeler konusunda gergindim. Baktığım tarifler zor görünmüyordu. Bana kalırsa patates kızartmak da zor görünmüyordu ama ne zaman patates kızarmaya kalksam kollarıma ve mutfağın her tarafına yağ sıçratıyordum!
Bana kalırsa mutfak işi tamamen kimyayla alakadardı ve dürüst olmak gerekirse ben kimyayı becerebilen bir öğrenci değildim.
"Güzel bir pazar kahvaltısı asla tesadüf değildir." Gerginliğimi saklamak için espri yapıyordum ama gerçek ortadaydı Harun da bunu birazdan öğrenecekti.
"Bugün cuma." Gülerek peşimden içeri girdi. Cevap vermedim. Bugünün haftanın hangi günü olduğunu biliyordum ve pazar kahvaltısı esprisini neden yaptığımı da biliyordum o yüzden ona bayık bir bakış atmakla yetindim.
Evin içi tahminimden küçüktü. İçeriyi girdiğim anda kendimi Amerikan mutfakta buldum. Aslında oldukça geniş bir mutfaktı. Salonu mantıklı dizayn edildiğinden hiç de sıkışık görünmüyordu ancak eve dışarıdan bakıldığında daha geniş olmalıymış gibi hissediyordum. Poşetleri tezgâha bırakırken çayın ateşte olduğunu görüp kaşlarını çattım. Bir tabakta tepeleme muz dilimleri vardı üzerine bal ve ceviz dökülmüştü. Kuru kayısı, kuru üzüm ve zeytinler de dışarıdaydı. Bir tabakta fındıklar ve cevizler bile hazır bekliyordu. "Bana erkenci diyene de bakın." Dedim ironiyle. Gözlerini devirirken gülüyordu. "Geldiğine göre oturup seni izleyebilirim." Gerildiğimi hissettim. Facia başlıyordu demek.
Kabakları ve havuçları yıkarken ellerimin titrediğini hissettim. Eylül'ün önerdiğini yapmalıydım. Sandviç hazırlamak kolay bir tercih olurdu. Üstelik beceremeseydim bile hazır bir tane alabilirdim.
Siktir! İçinde kabaklar varken yağı yakmayı nasıl becermiştim? "Çok güzel..." Diye mırıldandım öfkeyle Harun dikkatini verdiği e-gazetesinden başını kaldırırken gülümsemeye çalıştım ama tavadan yükselen patlama sesleri ve seslere eşlik eden yanık kokusu beceriksizliğimi ortaya dökmüştü. Harun çatık kaşlarla içinde debelendiğim mutfağa baktı. Çatık kaşları eski halini alıp yukarı kalktığında ise yerin dibine girmek istedim. İç çekti. Yanıma gelip tavanın altını muazzam ölçüde kıstıktan sona elimi alıp kanayan parmağıma bakarak elimi musluğun altına soktu. Acımıyordu aslında. Yani acımıştı ama çok değil. "Bunu nasıl becerdin peki?" Diye sordu bana bakmadan. Bakmadığı için memnundum.
"Havucu rendelerken." Diye mırıldandım.
"Parmağını mı rendeledin?" Sesindeki hayret tınısı yerin dibine girmeme sebep oluyordu. Yüzüne baktım. Bana bakmamasına rağmen gülmemeye çalıştığını görebiliyordum. Sinirlendim ama sinirim ona karşı değildi. Tamam, yemek kimya işiydi ama Harun haklıydı. Bir insan kendini nasıl rendeyle yaralayabilirdi ki? Bunun kimyayla alakası yoktu. Bu beceriksizlikti.
"Tehlikeli bir alet." Sesim utanç içindeydi.
"Haklısın," Beni bırakıp orta sehpaya doğru gittiğinde ıslaklık yüzünden parmağıma dağılan kana bakıp başımı salladım. Rezillikti. "Rendede diğer tüm suç aletleri gibi ruhsatla satılmalı. Hatta polisler yanında rende taşıyan sivilleri tespit edip içeri atmalı."
"Herkes mutfakta iyi olacak diye bir kaide yok." Dedim dalga geçmesine karşılık. "Bu kimya işi ve bilmeni isterim benim kimyadan aldığım en yüksek not elli beşti." Bu onu daha da güldürdü. Elinde yaramı temizleyecek bir antiseptik ve yara bandıyla yanıma geldiğinde pes etmiştim. "Tamam, kötü bir aşçıyım." Diye söylendim. Bu sözümle yüzüme bakıp güldü.
"Bunu henüz bilmiyorum çünkü henüz yaptığın bir şeyi yemedim." Dedi samimiyetle. "Ama mutfakta sakar olduğunu kabul edebilirim." Ağzımı açtım ama konuşmama fırsat vermeden devam etti. "Bıçakla kendini yaralayabilirsin, tencereyi tutarken elini yakabilirsin, bunlara mutfak kazası derim ama rende?" Kahkahası atom bombası gibi patlarken yaramı temizleyen adama sert bir bakış atıp yara bandını elinden kaptım. Beni kolumdan tutup dolabın önüne çekti. Kolumu kurtarma çabamın yararsız olduğunu bildiğimden surat yapmakla yetindim. "Sen meyveleri sıksan ve gerisini ben yapsam nasıl olur?"
İç geçirdim; ona sinirliydim ama teklifi karşı konuşamayacak kadar cazipti. Harun havuç ve kabakları sotelerken bende mevsim meyvelerinden bir kokteyl hazırladım. Bu esnada Harun patates kızartması için hazırlanıyordu. Çaktırmadan nasıl yaptığına baktım. O da ben gibi patatesleri soymakla başladı. Fritözü açmıştı. Patatesleri yıkadı ve KURULADI. Gözlerimi ahmak olduğumu fark edercesine kapadım. Patates kızartıyorken ne yapmıyorsun diye soran olursa cevabım kurulamak olurdu.
Kızgın yağa sulu patatesler atıyordum sonra mutfağa kızgın yağ yağmuru başlıyordu. Üstelik bu uzay teknolojisi de değildi! Kendimi kandırmamalıydım. Gerçekten de kimya bilmemekle bunun bir alakası yoktu.
Meyve işi bittikten sonra o kadar da kötü olmadığımı ispat etmek istercesine biber ve patlıcanları közleme işine giriştim. Közleme salatası için maydanozları keserken bana çapkın bir bakış atıp konuştu. "Dikkat et, bıçağın şöhreti de rendeden az değildir."
İç çektim. Gülerek karşılık verdi. İşimiz bittiğinde gerçekten de uğraşlarımıza değen, mükellef bir pazar kahvaltımız olmuştu. Harun terasta yememiz konusunda ısrarcı olduğunda başta bunun kötü bir fikir olduğunu düşünmüştüm çünkü gökyüzü dün ki ağlak bulutlarla birlikteydi hala ama terası gördüğümde hayır demek zor olmuştu. Üst katın yarısı küçük bir çalışma odasıydı. Harun'un çizimleriyle dolu, dağınık bir çalışma masası, dağınık bir kitaplık, eski bir ses sistemi ve önceki çalışmalarından kalma, toz tutmuş bir sürü maket vardı. Ne olduklarını anlamadığım birçok keski, pergel, yapıştırıcılar da odanın her tarafına dağılmış haldeydi. Tüm bu dağınıklığa rağmen terası olabildiğine temiz ve derliydi. Küçük kahvaltı masasında koyacak bir tabak yer kalmayıncaya kadar masayı donattıktan sonra oturduk. Kış bahçesine benziyordu. Veranda ne kadar feminen dizayn edilmiş olursa olsun burayı maskülen bir tavırla döşemişti. Kahverengi ve sarı tonları kullanmıştı ve pek çiçek yoktu. Çayları doldurmamı rica edip üzerini değiştirmeye giderken hazırladıklarımıza karşı karnım guruldadı. Yedi de uyandığım düşünülürse acıkmam gayet kabul edilebilirdi. Ancak İzmir sıcağında duş almadan yola düşmek biraz imkansızdı. Üstelik buraya gelene kadar dolmuşlarda geçirdiğim vakit düşünüldüğünde duş aldığıma seviniyordum. Yemek yaparken topladığım saçlarımı açıp havalandırırken Harun görmeye alışkın olduğum tarzıyla terasa geldi. Düz klasik tişört ve siyah, dar pantolon. Saçlarını yatıştırmıştı ancak hala dağınık görünüyordu. Henüz tıraş olmadığından sakalları siyah benekler gibi yüzünün etrafına dağılmıştı. Bu halini beğenmemiştim. Güldüğünde hala gamzeleri ortaya çıkıyordu ama siyah benekler mükemmeline gölge düşürüyordu.
"Bakakaldın?"
Sorusuyla daldığım rüyadan uyandım. Dalıp dalıp karşımdaki adamı düşünmek utanç vericiydi. Ellerimi yüzümde gezdirip, "Sakalların," dedim. "Tuhaf görünüyor." Bu sefer alenen güldü.
"Bence erkeksi bir görüntüsü var."
Kesinlikle katılıyordum ama alışık olmadığım bu görüntüye sıcak bakmak zor geliyordu. Sert olduklarını duymuştum, gerçekten de sert görünüyordu ama saçma değil miydi? Sonuçta kıldı. Benim saçlarım neden sert değildi o zaman? Gerçi Sel'in sakalları boynunu örtecek kadar uzundu ve hiç de saça benzemiyordu. Keçe, belki.
"Eee," Ne kadar uzun süre durup sakallar hakkında düşündüğümden emin değildim ama Harun'un çay bardağını yarıladığı düşünülürse epeydir düşünüyordum. Ona katılarak kahvaltıma başladım. "Umarım pijamalarını yanında getirmişsindir."
"N'için?" Diye sordum merakla. Soruma karşılık hayretle baktı. Yüzünde inanamayan bir ifade vardı.
"Bugün yazlığa gidiyoruz, söz verdin."
"O halde stajımı başlatıyorsun." dedim olağan bir şeyden bahseder gibi. Yeni bir yolum vardı. Harun benim için bir işti. Evet. Adını koymadan önce nasıl hissediyor, nasıl davranıyorsam öyle davranıyordum ve bunun bir iş olduğuna inanmak için bu anlaşmaya ihtiyacım vardı ama Harun'un bakışları bunu onaylamadığını gösteriyordu.
"Nazlı, ben böyle bir anlaşma yapmayacağım." dedi çayından bir yudum alırken. Bunu yapmasından hoşlanmıyordum. Duygularımı duymamak konusunda ne kadar zorlandığımı biliyor muydu acaba? Şimdi bile... Közleme salatasından bir çatal alırken gözlerimi tabağa dikip "O halde bu son görüşmemiz demektir." dedim sesimi tek düze tutmaya çalışarak.
"Yapma." O da zorlanıyor gibiydi ama benim duygularımla yarışacağını sanmıyordum. "Biz arkadaşız."
Sandalyemde geriye yaslandım. Dudaklarımı ıslatırken konuştu.
"Bugün ikimiz için de izin aldım."
"Harun!" Sesimdeki öfkenin karakteri varmış gibi hissediyordum. Onu anlamaya, tanımaya çalışıyordum. Öfkemin ve ön yargılarımın ördüğü duvarı da yavaş yavaş yıkıyordu üstelik. Şimdi bu yaptığı ise düpedüz ahmaklıktı. Paraya İhtiyacım var, lafının neresini anlamıyordu da teklifime karşılık alternatiflerle karşıma çıkıp duruyordu?
"Sakin olur musun?" dedi uzlaşmacı bir tonda. "Sandığın gibi bir şey yapmadım."
Bundan da emin değildim.
"Barış ve Eylül'e yerimize geçip geçemeyeceklerini sordum. Onlar da sorun etmeyeceklerini söyledi. Sel için zaten sorun değildi."
Başımı sertçe salladım. İstediğini elde etmek için yapmayacağı yoktu beli ki ama bu beni deli ettiği gerçeğini değiştirmiyordu. Sorsaydı, bakalım ben bu teklifi kabul edecek miydim? Ayrıca eğer teklifimi kabul etmiyorsa Eylül'ün kazandığı parayı nasıl alacaktım? Ellerimi masaya sertçe çarpıp evden basıp gitmemek için kendimi zor tutuyordum. Sinirli ifademe kırmızılık eklenirken kanın suratıma tırmandığını hissediyordum.
"Bu kadar büyütme," dedi tavrımı görebiliyor olmasına rağmen. "Böyle şeyler olur, arkadaşlardan yardım istersin, onlar da sana yardım eder. Arkadaşlar böyle günler içindir."
"Yanlış," dedim hızla. "Arkadaşlar zor durumlarda yardım edenlerdir ve zor günler geçtiğinde şampanyayı beraber patlattığın kimselerdir.
Saçma sapan durumlar için yalanlara yaltaklık etmezler."
Harun mühim değilmiş gibi kahvaltısına döndü. "Ben ortada bir yalan görmüyorum." Kaymağı ekmeğine sürerken yüzündeki rahatlık ifadesini yumruklamak istiyordum. "Yalan yoksa yaltaklık da yok demektir.
Barış ve Eylül sadece arkadaşlarına yardım ediyorlar."
"Yalan yok demek," dedim hayretle. "Beni yemeğe sevgilim diye götürdüğünü ve hamile olduğum düşüncesini ailene empoze ettiğini unutmuşum."
Ellerini havaya kaldırdı. "Bir kere ailemin torun beklemesine sebep olan sensin." dedi. "Sevgililik olayına gelince. Evet, başta oyundu ama dün bana kahvaltı hazırlamayı teklif eden sen değil miydin."
Kekeleyerek konuşmaya çalıştım ama beni afallattığını itiraf etmem gerekiyordu. "Hamile değilim." diye mırıldandım ve diğeri için diyecek bir argümanım ne yazık ki yoktu. Kekelediğimi ve diyecek bir şeyim olmadığını fark eden Harun memnuniyetle sandalyesinde geriye yaslanırken ağzındaki lokmayı keyifle çiğniyordu.
"Yine de gelmeyeceğim." dedim ve ağzını açtığını görünce konuşmasına fırsat vermeden ekledim. "Eğer bu bir iş değilse gelmek istemiyorum çünkü."
"Hayatı zorlaştırmak için elinden geleni yapıyorsun."
Aslında yapmıyordum. Aslında bırakıvermek çok kolay geliyordu ama siz daha köklerini toprağa sıkı sıkıya bağlayamamış bir fidansanız ve ardınızda sizi destekleyen çınar ağaçlarınız yoksa tüm dikkatiniz toprakta oluyordu, kopmamaya çalışıyordunuz. Sürekli bunları düşünmek beni de yoruyordu ama başka yol bilmiyordum... İşe bir gün gitmesem para isteyebileceğim bir babam yoktu. Harun'la oyun oynamak eğlenceli olabilirdi, tamam şimdi, şu an her şey gerçekti ama bir farkı yoktu. Şakası ya da gerçeği... İkisinden birisine tam vize verirsem ve üzülürsem annemin kollarına koşamazdım. Oto kontrolümün direksiyonunu parmaklarımın arasından bırakamazdım.
İzin yoktu, yapamazdım. Bir gün olmasını umuyordum. Diplomamı aldığımda, kendi evime çıktığımda ve köklerim toprağı derinlemesine yakaladığında belki. Ama bugün, hayır.
"Seni ne rahat ettirir?" diye sordu sonra konuyu kapatarak. Kapattığını biliyordum çünkü dedesi aradığında yanımda konuşmuş ve hala iyileşemediğimi söyleyerek planı iptal etmişti. "Seni çözemiyorum ama iyi hissetmeni istiyorum. Dünyanın yükü omuzlarında gibi ezilip duruyorsun. Sürekli bir sorumluluğun var. Sürekli hareket halindesin." Elleriyle havada parmaklarını şıklatarak hareketliliğime gönderme yaparken gülümsüyordu. "Hiç mi mola vermiyorsun?"
"Veremem." dedim yumuşak bir sesle. Sinirim hala parlıyor olsa da hakkımda böyle düşünmesi beni rahatlatıyordu. "Beni evin babası gibi düşün. Evime bakmak zorunda olan sigortasız bir baba. Onlar çocuklarına karşı sorumludur. Bende hayatıma ve kendime karşı sorumluyum."
"Peki ben ne yapabilirim?"
Şaşırdığımı itiraf etmeliydim. Bu sorunun ne anlama geldiğinden emin değildim. Kaşlarımı kaldırıp başımı yana yatırdım. "Bir şey yapamazsın." diye mırıldandım. "Benim hayatım. Hayatımla kendim baş etmeliyim."
"Bak, ben senin hayatını tahayyül edemem."
"Tabii edemezsin." dedim. "Taban tabana zıt hayatlar yaşıyoruz." Ve sonra fark ettim. "Zaten benim burada ne işim varsa?"
"Ohoooo!" inleyerek masada olduğum tarafa eğildi. "Varoluşsal bir kavgaya girmeye hiç gerek yok. Ben başka bir şey söylemek için açtım bu konuyu."
"Öyle mi? Söyle bakalım."
"Senin hayatın bana yabancı ama düşünmeden edemiyorum."
"Yerimde olsan ne yapacağını mı?"
"Tek kişilik düşünmekten vazgeç." dedi. "Bak," dedi boşalan çay bardağına çayı doldururken. "Ben çayım." Sonra önündeki şekerlikten bir küp şekeri çaya attı. "Sen de şekersin."
Bir yudum alıp içti. Gözleri tatminkarlıkla kapanırken inceden inledi.
"Veee?"
İç çekip bardağı masaya geri bırakırken göğüs geçirdi. "Bizim şirkette staj yapmak ister misin?"
Gözlerimi kıstım. "Ben kaç gündür bundan bahsediyorum ya."
"Öyle değil, senin düşündüğün tarzda bir teklif değil bu." deyince işkillenerek yüzüne baktım. "Sen kendin üzerinden bir anlaşma sunuyorsun." dedi rahatsız olmuş bir şekilde. "Ben senin tercihlerini satın almak istemiyorum. Bu sadece bir iş teklifi."
"Benim teklifimden ne farkı var?" dedim kısa bir süre sonra.
"Staja başladın diye yapmak istemediğin şeyleri yapmak zorunda değilsin."
"Yani, mesela senin ve ailenin istediği her şeyi yapmak zorunda olmayacağım, öyle mi?"
"Öyle." İç çekerek karışık meyve suyundan içerken "İstediğin zaman işi bırakmakta da özgürsün."
"Hala anlamıyorum." dedim usulca. "Benim teklifimden ne farkı var?"
"Ben ne seni? Ne senin zamanını ne de tercihlerini satın almak istemiyorum Nazlı. Bir arkadaşıma iş teklif ediyorum sadece."
İç geçirip "Naz," Diye düzelttim. Ne zaman Naz demeyi öğrenecekti? Ayrıca söylediği şey hiç de etik değildi. "Etik değil bu," dedim. "Sadece arkadaşın olduğum için beni şirkete sokamazsın."
Adımı düzeltmeme takılmamış gibi "Senin teklifin de etik değil." dedi karşılık olarak. "Üstelik benim teklifim masum. Kimseyi kandırmıyoruz."
"Eylül'ü de al o zaman."
"Konuyla nasıl bir alakası olduğunu anlayamadım?"
"Bak gördün mü? Sen bile Eylül'ü sadece arkadaşın olduğu için şirkete stajer olarak almıyorsun ama bana iş teklif ediyorsun çünkü beni sadece arkadaş olduğum için şirkete sokmuyorsun.
Sen bile böyle düşünürken yirmisinde, hukuk birinci sınıf öğrencisi bir kızı şirkete almana diğerleri ne der?"
Her kelimenin ardından büyüyen bir şok ifadesiyle yüzüme bakan genç, konuşmamın sonuna doğru alkış tutmaya başladı ve susmamla birlikte ayağa kalkıp arkama geçti. Elini ağzıma kapatıp başımı yukarı kaldırırken yüzündeki gülümsemeyle "Düşünme artık." dedi. "Bırak arada beynin dinlensin."
"Bunun benim düşüncelerimle alakası yok, biliyorsun!"
"İkimiz de aynı şeyi isterken nasıl oluyor da kavgaya tutuşabiliyoruz?!!"
"Şirkette bana senin metresin muamelesi yapabilirler."
"Senin şirket dizilerine merakın olduğunu bilmiyordum." dedi sırtını şömineye yaslarken. "Demek patron fantezin var."
O benim arkamda şömineye yaslanmış olduğundan benim sırtım ona dönüktü. Konuşma yarı ciddi yarı alaycı bir hal aldığından takip etmesi iyice zorlaşmıştı ve artık başım dönüyordu. Bitirdiğim bardağımın dibinde kalan meyve suyunu dönüp Harun'a fırlattım. "Hayallerini benim hayallerimmiş gibi satmaya çalışma!" dedim ciddiyetsiz bir sesle. Diliyle dudağını yalarken tişörtündeki lekelere bakıyordu. "Acısını fena çıkartacağım." Tişörtünü başından çekip çıkartırken yüzünde gerçekten acımasız ama bir o kadar da sevimli bir ifade vardı. Tişörtünü sandalyemin başına bıraktığında istifimi bozmamaya çalıştım. Çıplak omuzlarına bulutların gölgesi düşerken gözlerinde ise bulutların grisinin gölgesi vardı. Hava hafiften esmeye başlamıştı; İzmir'in sıcak havası düşünüldüğünde beklenmedik bir esinti olduğu ortadaydı. Dağınık saçları alnına yalarken meydan okuyan bakışlarla ona bakmayı sürdürdüm. O hareket etmedi. Bende. Bana bakmayı sürdürürken alayla güldüm.
"İşkence yöntemlerin epey yetersiz."
Kaşlarını kaldırıp bakmakla yetindi. Dudaklarının kenarları seyirse de yüzüne pek bir ifade yansıtmıyordu. Esasında epey ürkütücü bir ifadesi vardı. O kadar hareketsizdi ki bir heykele benziyordu. Uzakta bir yerde yıldırım çakarken bulutlardan kararmış gökyüzünün anlık beyaza boyadığını ve tekrar karardığını gördüm. Yağmuru ne kadar seversem seveyim şimşek çakmasından ve gök gürültüsünden korkardım. İfademdeki korkaklığı sezen çocuk derin bir nefes aldı ve doğrulurken tatminkâr bir gülümsemeyle mırıldandı. "Biliyor muydun bilmiyorum ama meteoroloji bugün için ülke genelinde dolu uyarısı yaptı." Ani bir gök gürültüsü havaya dağılırken yerimde zıpladım. O ise çoktan masayı toplamaya başlamıştı. "Senin mahallenin de içinde olduğu bazı mahalleler için sel uyarısında bulunuldu. Bayraklı ve Konak için sel tahliyesi yapacaklarını yazmışlar hatta. E - Gündem de okudum. Yani az önce, sen parmağını rendelemeden önce demek istiyorum." dedi alayla. Beceriksizliğime dair yaptığı göndermeleri duymazdan gelmeye çalışıyordum.
"Yani?"
"Yani," dedi boş tabakları toplamayı bitirdiğinde. O anda korkunç bir şimşek daha çaktı ve tıkırtılar terasta yankılanmaya başladı. Olduğum yerde sendeledim ama bu zafiyetimi ona belli etmek istemiyordum. İçten içe korksam da dişlerimi sıktım. Önce iri taneli yağmur damlalarıydı ancak çok geçmeden dışarıda arabaların kulak patlatan alarmlarını hareket geçirecek kadar sert ve büyük dolu taneleri düşmeye başladı gökten. Harun'un yüzünde yadsınamayacak ölçüde keyifli bir ifade vardı. Elinde boş tabaklarımız yüzüme bakarken kulağıma eğildi. "Pijamalarını getirmeliydin." Dudakları keyiften gerilmişti. Masadan seken ceviz büyüklüğündeki dolu tanesi koluma çarparken Harun yüzüme üfleyip göz kırptı. "Fena çıkartacağım acısını."