Mahir'in Anlatımından Devam
Ertesi Gün
Çok sevgili ama bir o kadar da sevmediğim babam olacak adam konuşmasını yapmak için hazırlanırken ben de onu izlemek için yerime geçtim.
O kadar iyi bir evlattım ki babamın konuşmasını en ön sıradan izlemeye gelmiştim.
Öğrenciler ve davetli iş insanları, bu konuyla ilgilenen bir çok profesör ve tabiki basın mensupları... Taner Toprak bugün için oldukça hazır olmalıydı, basın mensuplarını da kendisi çağırmadıysa ben hiçbir şey bilmiyorum.
Konuşma yapmak için onu beklerken her şey son bir kez kontrol edildi ve Taner Toprak bir kaç dakika sonra konuşmasını yapmak üzere kürsüye çıktı.
Alkışlar, alkışlar... Hepsini de gururla izledi ve en son bakışları beni bulduğunda sahte bir gülümseme yerleştirdim yüzüme.
Ben güldüğümde onun yüzündeki gülümseme kayboldu yavaşça, ama profesyoneldi. Belli etmeden tekrar toparlandı ve konuşmasını yapmak için boğazını temizledi.
"Değerli profesörlerim, saygı değer iş arkadaşlarım, kıymetli öğrenciler ve saygı değer basın mensupları... Öncelikle bugün burada konuşma yapmak için beni layık gördüğünüz için çok teşekkür ediyorum." dediğinde salonda kısa bir alkış tufanı patladı.
Bu sahte olan her şeyden iğrenirken Taner Toprak konuşmasına devam etti.
"Biliyorsunuz ki bu zamana kadar pek çok işe imzamızı attık ve pek çok yardım kampanyasına gönüllü bir şekilde katılarak pek çok çocuğun okumasına destek olduk. Tüm bunlarla sınırlı değildi yaptıklarımız ama şimdi onlardan bahsetmeyip bunun üstüne neler yapabileceğimizi anlatacağım. Çünkü bir tek ben olmaz, hepimiz bu taşın altına elimizi koymalıyız ki daha pek çok çocuğun eğitimine katkıda bulunabiliriz."
Boğazımı temizledim. "Taner bey?" diye atıldım birden.
Görevlilerden biri bu tarafa doğru gelirken Taner elini kaldırdı. "Bırakın, lütfen konuşun beyefendi." dediğinde alınmış bir şekilde yüzümü astım.
"Aşk olsun Taner bey, oğlunuzu tanımıyor gibi yapmanız hiç yakışıyor mu size? Kırılacağım bakın." dediğimde basın mensuplarından bir kaç tanesi bu tarafa da döndü.
"Oğlu mu?"
"Duydun değil mi adamı? Oğlu olduğunu söyledi."
"Taner beyin bir oğlu yok ki..."
"Nasıl yani?"
Ve bunun gibi pek çok düşünce...
Taner Toprak gülümsedi. "Resmiyeti koruyalım diye düşündüm oğlum." diye mırıldandıktan sonra basın mensuplarına döndü. "Evet, bu görmüş olduğunuz delikanlı benim oğlum oluyor. Mahir, annesine bir zamanlar delicesine aşık olduğum ve aynı aşkla dünyaya gelen oğlum..." deyip küçük bir kahkaha attığında salon da ona eşlik etmişti.
Benim dışımda. Ben gülmedim, burada gerçeği bilen tek kişi olarak ben gülmedim. Ve bununla resmen alay ediyordu.
Böyle bir durumla nasıl alay edebilirdi bir insan?
Pardon, ona insan demek aptallık olurdu.
"Sen de yanıma gelmek ister misin oğlum? İstersen konuşmanın devamına sen devam et."
Başımı iki yana salladım ve bacak bacak üstüne atıp rahat bir şekilde yayıldım yerimde. "Kalsın, burada yerim iyi. Hazır söz hakkı almışken size bir şey sormak istiyorum." dedim, ciddiyetimi koruyarak.
"Elbette, sorabilirsin."
"Acaba, bütün bu yatırımları yaparken bunu hangi parayla yaptınız?"
"Para?" deyip tek kaşını kaldırdı. "Burada para konuşmanın sırası değil. Fakat merak ettiğin buysa adımı arattığın zaman nasıl ve neyden para kazandığımı öğrenebilirsin."
"Öğrendim." dedim serinkanlı bir şekilde. "O yüzden buradayım Taner bey."
"Siz neden babanıza bey diyorsunuz?" Bir gazeteciden soru gelince oraya döndüm.
"Taner beyin de dediği gibi resmiyeti koruyalım." dedim ve tekrar önüme döndüm. "Nerede kalmıştık?" deyip parmak şıklattım. "Senin nasıl para kazandığını konuşuyorduk, o kimsesiz ve ihtiyacı olan çocukları nasıl okuttuğunu konuşuyorduk Taner bey. Ve ben de dersime çalışarak geldim." deyip bir kez daha parmak şıklattım ve sahneye doğru yukarıdan paralar yağmaya başladı.
Fakat bu paralar kırmızı bir boya ile kan lekesi görünümü verilerek yağıyordu onun tepesine.
Salonda küçük bir kargaşa çıktı, gürültü giderek artarken Taner Toprak başını kaldırıp paralara baktı, üzerine yağan sahte paralar onun da üzerini kırmızıya boyadı yer yer.
Bu onun kazandığı paraydı. Kanlı para... Taner Toprak'ın kazandığı her bir kuruşta kan vardı.
"Bu ne demek oluyor Mahir bey? Babanıza ne yapıyorsunuz siz?" diye bir soru geldi.
Taner'in yüzüne bakarken o kadar keyifliydim ki odağın ben olduğumu geç fark ettim.
"Bu şu demek oluyor..." deyip ayağa kalktım. "Bu görmüş olduğunuz adam, ihalelerine kan bulaştırıyor. Hile, ihanet, sahtekarlık onda... Kara para aklama onda... Ve bunlar sadece bir kaçı." dedim, ceketimin iliklenmiş düğmesini açtım.
Babam olacak herifin yüzü sirke satıyordu. "Çocukları okutuyormuş, göz boyamak için yaptığı bir kaç şeyden sadece biri." deyip bakışlarımı ondan kaçırdım. "Bana soracaksınız, bütün bunları nasıl biliyorum diye? Ve ya bunlar gerçek mi?"
Herkes gerçekten de bunu merak ediyor gibi yüzüme bakınırken gülümsedim. "Elbette bunu size söyleyeceğim. Ama... Yarın!" diye bağırıp Taner Toprak'a doğru adımladım.
Sahneye çıkıp ona yaklaşırken kaşları çatıldı. "Yarın..." dedim sakin bir ses tonuyla. Ve artık kimse bizi duymasın diye daha kısık bir ses tonu ile konuştum. "Sana yarına kadar süre tanıyorum Taner Toprak, bu kadar insan gerçekleri öğrensin istemiyorsan o kadını bırak. Sağ bir şekilde bırak." diye açıkladım. "Yoksa tüm Türkiye nasıl boktan bir adam olduğunu öğrenir, hapislerde çürürsün." deyip adımladım.
Bir kaç adım attıktan sonra arkamı döndüm ve söylemek istediğim şeyi de ekledim. "Ya da hapislerde çürümezsin, ben bitiririm işini. Babam olduğun için sana kıyak geçerim, tek kurşunla hiç acımadan alırım canını. Ne dersin?" dediğimde güldü.
"Bana bulaşmaman gerektiğini sana öğreteceğim Mahir Toprak .."
"Sen önce götünü nasıl toparlayacağını düşün, yarın saat dokuza kadar vaktin var." deyip arkamı dönüp adımladım.
Konferans salonundan çıktıktan sonra telefonumu çıkarıp Çağrı'yı aradım.
"Efendim Mahir bey?"
"Korumaları iki katına çıkarın, adliyenin içine de yerleşin. Zeynep'i bir saniye olsun yalnız bırakmayacaksınız. Anlaşıldı mı?"
"Anlaşıldı Mahir bey, hemen." dediğinde telefonu kapattım ve arabaya bindim.
Kemerimi bağlarken rehberdeyken Yavuz'u aradım ve telefonu kulağıma götürdüm.
"Efendim Mahir?"
"Arzu yanında kalsın, güvenliği açısından. Ama artık ona ihtiyacımız kalmadı. Taner Toprak yarın kardeşini sana verecek."
"Nasıl bu kadar eminsin?"
"Hallettim bir şekilde, inan bana... Yarın kardeşini alacaksın."
"Arzu benimle kalmaya devam mı edecek peki?"
"Yarına kadar, bu adama zerre güvenim yok. Senin yanında kalsın." deyip kaşlarımı çattım. "Sana güvenebilirim değil mi?"
"Elbette, kardeşin bana emanet." dediğinde başımı salladım.
"Pekala, daha sonra görüşürüz."
"Görüşürüz." dediğinde telefonu kapattı ve ben de tekrar adliyeye dönmek için arabayı çalıştırdım.
~ ~ ~ ~ ~
Yavuz'un Anlatımından Devam
Kardeşin bana emanet dedim adama ama kardeşi dünden beri odasından bile çıkmıyor ki... Yanına bile gidemiyorum.
Aptallık edip onu öptüm, olacağı buydu.
Bir şey de yemedi benim yüzümden, dışarı çıkmıyor ama bir şekilde ikimizin konuşması gerekiyordu. İşte tam da bu yüzden odasının önündeydim.
Kapıyı tıklatıp beklemeye başladım, hayli gergindim.
Kapıyı açarken söylendi. "Size yemek yemeyece..." lafı bitmeden beni gördüğünde yüzü düştü. "Yavuz?"
"Dünden beri bir şey yemedin, bence artık inat etme."
"İnat etmiyorum ben."
"Yaptığın şey tam olarak inat. Seni öptüm diye benden kaçıyorsun ama kendine bunu yapma. Hasta olacaksın." dediğimde başını iki yana salladı.
"Basit bir öpücüğe o kadar derin anlamlar yükleyecek kadar aptal değilim." dedi.
Basit bir öpücük?
"Ne?"
"Aç olmadığım için yemek yemiyorum. Bunun seninle ya da öpücüğünle alakası yok. Ve şimdi müsaade edersen yalnız kalmak istiyorum." deyip kapıyı yüzüme kapattı.
Neden geldiğimi ona söylememe fırsat bile tanımadan...
Basit bir öpücük ha? O öpücük yüzünden gözüme uyku girmedi. Ama basit mi?
~ ~ ~ ~ ~