Sait ZİNARİ,
Ben dünyaya gözlerimi açtığımda kulağıma ilk fısıldanan söz şuydu: “Gelecekteki ağa sensin.”
Öyle de oldu. Zinari aşiretinin tek erkek evladı bendim; herkes üzerime titrer, bir bakışımdan, bir kelimemden çekinirdi.
Anam ve babam, aşiretin başı olduğum için hep zengin, köklü ailelerin kızlarını bana layık gördü. Nice ağa kızının adı kulağıma geldi ama hiçbiri gönlüme giremedi. Onlar benim için sadece birer isimdi. Oysa ben, daha çocuk yaşımda gönlümü çoktan kaptırmıştım. Anamla babamın hoşuna gitmese de… Gönlüm, o ceylan gözlü çoban kızına, bir marabanın kızı Revin’e esirdi. Henüz on dört yaşında, ben delikanlılığa adım atmaya çalışırken o daha beli incecik, saçları iki örgülü bir çocuktu; bana meydan okur gibi, elleri belinde dikilip de yüzüme konuştuğu o günü unutamadım. O günden beri sevdam, aşkım, hayalim, her şeyim olmuştu. Tabii bunları ona karşı hissettiğimi bilmezdi.
Yıllar geçti. Revin, annesiyle birlikte bizim konağımızda çalışmaya başladı. Ben onu köşe bucak izlerdim; bakışlarımda hep bir suçluluk, hep bir mahcubiyet… Annem fark etmiş miydi, yoksa içine mi doğmuştu bilmem; sanki özellikle benim yanımdayken Revin’i ve annesini küçük düşürecek laflar eder, itip kakardı. Anamın onları aşağıladığını görmek içimi kahrederdi. Kim bilir Revin, gözlerinin önünde annesi hırpalanırken ne çok eziliyordu…
Dışarıdan bakınca, zengin, köklü bir aşiretin şanslı oğlu gibi görünüyordum belki. Ama işin gerçeği öyle değildi. Boynum, Revin’e karşı hep kıldan inceydi. Onun gözlerine her bakışımda içim mahcubiyetle yanardı.
Bir gün, arkadaşlarımla buluştuktan sonra konağa dönmek için lüks arabamın direksiyonuna geçtim. Ara sokaklara girdiğimde hızımı düşürdüm; belki bir çocuk fırlar diye hep temkinli sürerim. Öğleyle ikindi arası, güneş yavaşça batıya eğilmişti. Sokaklar sakindi.
Derken… Bir anda önüme biri fırladı! Sert bir şekilde frene bastım, tekerler asfalta bağırarak tutundu. Kalbim ağzıma gelmişti. Arabadan indiğimde karşımda gördüğüm kişi yüreğimi yerinden söktü adeta. Revin!
Hemen yanına koştum. “İyi misin?” diye sordum telaşla. Yüzü gözü kan içindeydi; yanağındaki çizikler, kaşının kenarındaki morluklar… Oysa bana bakmadı bile. Beni geçiştiren kısa bir bakış attı ve kısa bir cümle kurup koşar adım evine yöneldi.
O an içimi yakan tek şey onun o haliydi. Kim yapmıştı bunu? Hangi vicdansız eller, onun o masum yüzüne dokunmuştu? Bu düşünce beynime bir kor gibi saplandı, yüreğimi delip geçti.
Revin’in peşinden bakakaldım. Sonra birden toparlanıp tekrar arabama atladım ve onun arkasından sürdüm. Girdiği sokağa döndüm. Evine varana kadar gözümü ondan ayırmadım. Ve o an fark ettim ki, ne olmuşsa olmuş, Revin o telaşla evinin kapısını bile açık unutmuştu…
İçeri girdiğimde Emine abla yerde baygın bir şekilde yatıyordu. Revin, perişan hâliyle başucunda diz çökmüş, gözyaşları içinde annesini uyandırmaya çalışıyordu.
Beni gördüğünde şaşırsa da, telaşına kapılmaması için sakin bir sesle konuştum. Sonra hiç vakit kaybetmeden, Emine ablanın bir koluna ben, diğer koluna Revin girerek onu arabaya taşıdık ve doğruca hastaneye gittik.
Doktor, Emine ablanın kanser olduğunu söylediğinde içim yandı. Belli etmemeye çalışsam da gözlerimdeki acıyı gizleyemedim. O sırada Revin dizlerinin üzerine çöktü, hıçkırıklar içinde kahroldu.
Hiç düşünmeden bütün hastane masraflarını ve tedavi sürecini üstlendim. Çünkü onların böyle bir yükün altından kalkamayacağını biliyordum.
Emine abla kendine gelince üç günlük izin verdim. Onları evlerine bıraktıktan sonra konağa döndüm. Ama dönüşüm hiç kolay olmadı; babam geç geldiğim için bana hesap sordu, marabalarla düşüp kalktığımı söyleyip bağırıp çağırdı, kim olduğumu hatırlatmaya kalktı.
Belli ki Revin’e olan ilgimi fark etmişlerdi…
Çok geçmeden, bir gün ben evde yokken Revin konağa gelmiş. Annemle konuşup, annesinin artık işe gelemeyeceğini söylemiş. Annem de eline üç beş kuruş sıkıştırıp göndermiş onu. Haberi duyduğumda, annemin o küçücük parayı reva görmesine, hem de yıllarca emek veren, hasta bir kadını böylesine uğurlamasına öyle öfkelendim ki… O an evi terk ettim.
Bağ evine sığındım. Günlerce at binerek, kendimi rüzgâra bırakarak kafamı dağıtmaya çalıştım. Zamanın nasıl geçtiğini bilmiyordum. Ama bir gün… Hasret dayanılmaz oldu. Revin’i görme isteği içimi yaktı.
Ve kendimi onların evinin önünde buldum. Tahta kapıyı çaldığımda kapıyı Revin açtı. Beni görünce yüzümdeki çizgileri süzercesine baktı. Nasıl olduğunu sordum; yüzündeki yaralar iyileşmişti ama hâlâ içimde, o yaraları kimin açtığını öğrenememenin koru vardı.
Beni içeri davet ettiğinde tereddüt etmedim. Ama dudaklarından çıkan o kelime yüreğime zehir gibi işledi:
Ağam…
Bunu ondan duymak istemiyordum. Hemen uyardım. Şaşırdı, yine de farkında olmadan bir kez daha söyleyince sertçe tepki verdim. Özür dileyip başını eğdi, elinin tersiyle koltuğu gösterdi. Oturmam için işaret etti.
Ben otururken o uzak bir köşeye ilişti. Bu tavrı canımı sıksa da belli etmedim.
Annesini sordum. Gözüm, köşede hareketsiz yatan kadına takıldı. Sanki kendinden geçmiş gibiydi.
Bir süre sessizlik çöktü. Sonra Emine abla, kısık bir sesle kızının adını fısıldadı ve elini kaldırmaya çalıştı… Ardından tekrar kendinden geçti.
Revin, korkuyla dizlerinin üzerine çöktü, annesini sarsıp ağlamaya başladı. Hemen yanlarına gittim. Onu omuzlarından tutup geri çektim. Nabzını yokladım, kalbine kulak verdim… Ama hiçbir belirti alamadım.
O an, bu acı haberi burada, benden duymaması gerektiğini hissettim. İçime oturan koca bir taşla yavaşça doğruldum.
"Revin… Hemen hastaneye gitmemiz gerekiyor"dedim yumuşak bir sesle.
"Tamam…"dedi titreyen dudaklarıyla. Ne duyacaksa hastanede duysundu…
Emine ablanın cansız bedenini kucakladım. Arabaya taşıdım. Revin arka koltuğa oturdu, gözlerinden sessizce süzülen yaşlar kucağına düşüyordu.
Hastaneye vardığımızda sağlık ekipleri hemen müdahale etti. Bir doktor yanımıza geldi, Revin’in gözlerine baktı ve çaresizce başını eğdi:
"Geldiğinizde zaten… ex olmuştu. Söylemek zor ama… başınız sağ olsun."
O an Revin’in yürek yakan çığlığı hastanenin duvarlarında yankılandı. Kendini yerden yere vuruyor, ağlıyordu. İçim parçalandı. Onun cılız bedenini kollarıma sardım, sıkıca… Belki o kolların sıcaklığında biraz teselli bulur diye.
Ama biliyordum… Revin bu acıyı, bu yalnızlığı, bu kocaman boşluğu, bu kadar erken yaşta hak etmemişti…
***
Emine ablayı morga koyduklarında, Revin titreyen elleriyle benim telefonumdan babasına ve ağabeyine haber verdi.
Hastanenin bahçesinde, yan yana oturmuş, gözlerimizi yere dikmiş haldeydik. Bu acıya nasıl teselli verilir bilmiyordum; bildiğim tek şey, onu yalnız bırakmamaktı.
Çok geçmeden babası ve ağabeyi hastaneye feryat figan girdiler. O an, bu kez de onları sakinleştirmek için hastane çalışanlarıyla beraber çabaladık.
Cenaze gasilhaneye götürüldüğünde, yıkama işlemini yapacak kadın, son kez vedalaşması için Revin’i çağırdı. Perişan bir halde içeri girdi, perişan bir halde çıktı.
Gasilhaneden çıktığında ayakta durmakta güçlük çekiyordu. Hemen yanına koştum, koluna girip onu tuttum.
Babası diğer cenaze işlemleri için koştururken, ağabeyi bahçedeki bir banka oturmuş, başını ellerinin arasına almış, transa geçmiş gibi hıçkırarak ağlıyordu.
Çok geçmeden cenaze camiye götürüldü. Namazı kılındıktan sonra, bütün köy halkının da katıldığı uzun bir kafile eşliğinde Emine ablayı kabristana defnetmek üzere yola çıktık.
Defin sırasında, gözyaşları içinde Revin’in dudaklarından şu cümleyi duydum sadece:
“Şuraya bak… Bütün herkes burada, yanımızda olmak için gelmiş. Demek annemin ölümünü beklediler. Oysa annem fenalaştığında, kokuyla çıkan sesime hepsi şahit oldu… Ama bir kişi bile evinden çıkıp yardıma gelmedi.”
Cevap veremedim. Başımı kaldırıp etrafı süzdüm. Gerçekten de bütün köy ahalisi oradaydı.
Cenaze sonrası Revin’i eve bırakmak istedim, fakat istemedi. Babası ve ağabeyiyle birlikte döneceğini söyledi.
Ben ise üzerimi değiştirmek için konağa döndüğümde, annemler beni büyük bir sevinçle karşıladılar. Ama ne yazık ki Revin’in yaşadıkları içime oturmuşken, dün geceden beri hissettiğim o buruklukla aynı karşılığı veremedim. Yalnızca, eski çalışanımız Emine ablanın vefat ettiğini söyleyebildim.
Annemin cevabı ise, üstün körü bir umursamazlıkla gelen “Allah rahmet etsin.” oldu. Ardından çalışanlara benim için sofra kurmalarını emretti ama böyle bir durumda nasıl yiyip içebilirdim? Revin’in perişan hali hâlâ gözlerimin önündeyken…
Ona olan sevgim her geçen gün artıyordu. Onunla evlenme arzusu içimi sarıp duruyordu. Ama ben reşitken o değildi… Aramızda yedi yaş vardı. On altı yaşındaki bir kızla, yirmi iki yaşındaki benim evlenmem, bu toplumda, bu topraklarda doğru olmazdı. Bu yüzden hislerimi ve isteğimi açıklamak için iki yıl daha beklemeliydim.
Kader bizim için ne planlıyordu bilmiyordum ama ben hayatımın başını da sonunu da yalnızca Revin ile birlikte görüyordum.