Annem gideli üç gün olmuştu… Belki daha fazlaydı ama artık günleri saymanın ne anlamı vardı ki? Benim annem yoktu artık. Yıkık dökük evimizin meğer sesleri de renkleri de annem varken varmış; şimdi her şey donuk, her şey suskun bir yasın içinde asılı kalmış gibiydi.
Evimizin üstüne çöken matem henüz dağılmamıştı. Babam çaresiz, gözleri hâlâ kızarmış bir hâlde işe güce geri dönmüştü. Ağabeyim ise sabahın ilk ışıklarıyla çıkıyor, gecenin en geç saatlerinde dönüyordu. Hiçbiri benimle konuşmuyor, yasımızın ağırlığı evin her köşesine sinmiş bir sessizlik gibi aramızda duruyordu.
O sabah, güneş daha yeni doğarken kalktım. Hâlâ anneme ağlamaktan şişmiş gözlerimi ovuşturarak onun bıraktığı o titiz düzende evi toplamaya başladım. Tozlu raflara dokundukça ellerim titriyordu; bir köşede katlanmış mendilleri, bir sandalyenin arkasına atılmış ince şalını gördükçe boğazım düğümleniyordu. Arada durup annemin hastayken uyuduğu yatağa bakıyor, yastığın üzerinde hâlâ duran belli belirsiz kokusunu içime çekiyordum. Odanın içine yayılan o koku, sanki beni sımsıkı saran görünmez bir kucaktı.
Bugün lise kayıtları başlıyordu. İçimde ince bir umut kıpırtısı vardı, ama babamın örgün okumama izin vermeyeceğini de biliyordum. Yine de annemin vasiyetini hatırladıkça cesaret buluyordum. O hayattayken bana, “Okumak için gerekirse Sait’ten yardım iste,” demişti. “O da olmazsa, evde sakladığım birikimim var, onu kullan,” diye tembihlemişti.
Hırkamı omzuma attım. Serin sabah rüzgârı yüzümü yalarken adımlarımı hızlandırdım ve Zinari Konağı’nın yoluna düştüm. Yol boyunca ayakkabımın altındaki taşlar çıtırtı yapıyor, sabahın o ilk saatlerindeki kuş sesleri bana eşlik ediyordu. Konağın yüksek duvarları göründüğünde, yüreğim hem sıkıştı hem de umutlandı. Sait Ağa’nın varlığı bana, bu kasvetli hayatta hâlâ tutunacak bir dalım olduğunu hatırlatıyordu. Annemin hastalığı sırasında da vefatında da yanımızdaydı, bana babamdan ve ağabeyimden görmediğim desteği vermişti.
Konağın demir kapısına vardığımda, taş zemin sabah güneşinde parıldıyor, geniş avludan ince bir sabun kokusu geliyordu. Kapıyı, annemin yerine işe alınmış başka bir yardımcı açtı. Yüzünde merakla karışık yumuşak bir ifade vardı.
“Buyurun?” dedi, sesinde hafif bir şaşkınlıkla.
Yutkunup çekinerek,
“Şey… Ben Sait Ağa’yla görüşmek için gelmiştim,” dedim.
Kadın başını salladı.
“Peki, biraz bekleyin, haber vereyim,” dedi. Tam arkasını dönüyordu ki, konağın taş merdivenlerinin başında bir gölge belirdi. Bedire Hanım, işlemeli şalı omzuna düşmüş, gururlu adımlarla merdivenlere çıkmıştı. Yüzünde küçümseyen bir bakış vardı; beni süzerken gözleri soğuk bir bıçak gibi içimden geçti.
“Kim gelmiş, Safiye?” diye sordu, sesi avluda yankılanan ince bir çınlamaya dönüştü.
Kadın bana dönüp, sanki adımı unutur gibi çekingen bir fısıltıyla,
“Kimdiniz?” diye sordu.
“Rahmetli Emine’nin kızı… Revin,” dedim, adımı söylerken boğazıma bir yumru oturdu.
Safiye, Bedire Hanım’a dönüp,
“Hanımağa’m, rahmetli Emine’nin kızı Revin,” diye tekrar etti.
Bedire Hanım merdivenleri ağır ağır inmeye başladı. Her adımı, taş zeminde yankılanırken sanki içime birer birer işleniyordu. Dudaklarını büzüp, hafifçe kaşını kaldırarak,
“Neymiş derdi?” diye sordu, sesi küçümser bir merakla doluydu.
Safiye ellerini önünde kavuşturarak,
“Sait Ağa’yla görüşmek için gelmiş,” dedi.
Bedire Hanım yanımıza yaklaştıkça bakışlarındaki sorgulayıcı sertlik daha da belirginleşti. Onun bu sorgulamasına içimden göz devirmek geçse de kendimi tuttum. Nefesimi derin bir şekilde alıp hemen atıldım:
“Hanımağa’m,” dedim, gözlerimi yere indirmeden, “annemin hastalığı süresince ve vefatında Sait Ağa bize çok yardımcı oldu. Hem teşekkür etmek hem de özel bir meselem için kendisiyle görüşmek istiyorum.”
Sözlerim avlunun sessizliğinde yankılandı. O an, elimde annemin hayalini, içimde onun vasiyetini taşır gibi hissettim.
Bedire Hanım, yardımcı kadına anlamlı bir kaş,göz işareti yapıp onu yanımızdan uzaklaştırdıktan sonra, otoritesini her hâlinde hissettiren bakışlarıyla tam karşımda durdu. Sert bakışları, üstüme doğru eğilen bir gölge gibi hissediliyordu.
“Sait evde değil. Ne zaman gelir, belli olmaz.” dedi soğuk bir tonla. Sonra dudaklarının kenarında küçümseyici bir gülümseme belirdi.
“Oğluma teşekkür etmek için geldinse, önemli bir şey değil, maraba kızı. Sait yufka yüreklidir; sen değil, başka biri de olsa aynı şeyi yapardı.”
Yutkundum. Söylemek istediklerim dilimin ucunda titreyip duruyordu ki, onun sesi yeniden çaktı kulaklarıma:
“Özel meselene gelince… neyse, bana anlatabilirsin.”
O an içime ürpertici bir tedirginlik yayıldı. Sesinde saklı bir tehdit vardı; her kelimesi ince bir bıçak gibi tenime değiyordu.
“Şey… ben…” dedim, ama devam edemedim.
Tam o sırada Bedire Hanım, bakışlarını etrafa şöyle bir gezdirdi; sanki etrafı kolaçan ediyor, ardından bana eğilip fısıldayacak gibi konuştu:
“Bak maraba kızı, özel mözel anlamam ben. Neyin peşinde olduğunu biliyorum. Yaşın küçük ama gözlerin kurnaz bakıyor. Sait’i senin gibi alt sınıftan, fakir bir maraba kızına bırakmam!”
Sözleri beynimde patlayan taşlar gibiydi. Gözlerim doldu, nefesim sıkıştı. Ama o hız kesmeden devam etti, sesi iyice sertleşmişti:
“Eğer hayallerinde Sait Ağa’nın karısı olmak varsa, çıkar bunları kafandan! Bir daha da oğlumun etrafında dolanma… Canını yakarım!”
Gözyaşlarımın sıcaklığı yanaklarımı ıslatmaya başlamıştı. Titreyen bir sesle:
“Hanımağam… siz beni yanlış anladınız. Yemin ederim böyle bir niyetim hiç olmadı. Sadece Sait Ağaya teşekkür için geldim. Özel meselem okul içindi…” diyebildim.
Ama sözlerim onun hışmını dindirmedi. Kolumu aniden kavradı; parmakları bileğimde demir kelepçe gibi sıkıldığında canım yandı, ama umurunda değildi.
“Senin okulunda, geleceğinde bizi ilgilendirmiyor maraba kızı? Baban sana okul yüzü göstermiyorsa vardır bir bildiği! Sakın oğlumu böyle şeylerle meşgul etme. Git… ne halin varsa gör!”
Son kelimesiyle birlikte beni sertçe kapı dışarı itti. Dengemi kaybedip sendeledim. O an gözlerimden yaşlar sel olup aktı; boğazımda düğümlenen o acı, bu dünyada bir kez daha yapayalnız olduğumu yüzüme tokat gibi çarptı.
Tam o sırada, merdivenin başında bir hareket oldu. Başımı kaldırmaya cesaret ettiğimde, Sait’in şaşkın bakışlarını gördüm. Basamakların başında durmuş, gözleri büyümüş, dudaklarından ismini verdiğim bir umut dökülür gibi çıktı:
“Çoban kızı?..”
Beni görünce tereddüt bile etmeden basamaklardan hızla inmeye başladı. Ama ben, kırgınlığın ve utancın içinde nefes alamazken, tek yapabildiğim arkamı dönmek ve koşmak oldu.
Ayaklarım taşlı yolda pat pat sesler çıkarıyor, kalbim göğsümde çırpınan bir kuş gibi çırpınıyordu. Gözyaşlarım görüşümü bulanıklaştırıyor, nefesim kesiliyor ama durmuyordum. Sait’in sesini arkadan duyuyordum:
“Revin! Dur!”
Ama o an ona dönemezdim. Tüm dünyaya küsmüş gibiydim; gururum kırılmış, içimde fırtınalar kopuyordu. Ne kadar koştum bilmiyorum. Ta ki yolun kenarında, büyükçe bir ağacın gölgesine sığınıncaya kadar. Dizlerim titriyordu, ciğerlerim yanıyordu. Nefes nefese durduğum anda, arkadan gelen adımların tozu havalanıp yanı başımda durdu.
Kolumdan nazikçe tutup beni kendine çevirdi. Gözlerimdeki yaşları, titrek nefes alışlarımı görünce şaşkın bir ifadeyle,
“Ne oldu Revin?” diye sordu. Sesinde merakla karışık derin bir endişe vardı.
O an kelimeler boğazıma düğümlendi. Ağlayarak, nefes nefese kekeledim:
“Yemin ederim… öyle bir niyetim hiç olmadı… Sait Ağa… vallahi! Ben… ben… sadece okul için… bir teşekkür etmek için geldim.”
Sait bir an bana anlamazca baktı. Sonra elleriyle yanaklarımdaki yaşları sildi. Yumuşak, içten bir sesle,
“Şşşt… sakin ol. Bana olup biteni anlat,” dedi. Sesi o an içime işleyen bir güven gibi tenime yayıldı.
Ağaç dibine geçip yere oturdum. Etraf sessizdi, kimsecikler yoktu. Sait de yanıma gelip ağır adımlarla oturdu. Biraz sakinleştiğimi hissettiğimde, titrek dudaklarımı aralayıp konuşmaya başladım:
“Annem… vefat etmeden bir gün önce bana bir vasiyette bulundu,” dedim. Sesim ağlamaktan çatallıydı, derin bir nefes aldım.
“Okumayı ne kadar istediğimi biliyordu. Ama babam beni okutmak istemiyor… Bütün kazancını ağabeyime harcıyor. Bana ise sadece evde ve dışarıda çalışmak düşüyor. Annem sanki ertesi gün öleceğini bilirmiş gibi, ‘Bana bir şey olursa Sait Ağa’ya git, o sana yardım eder,’ dedi. ‘Eğer umursamazsa o zaman bütün birikmiş paramı al, buralardan git ve büyük bir şehirde lise oku,’ diye vasiyet etti.”
Sözlerimi bitirdiğimde Sait’in yüzündeki ifade sertleşti.
“Ben olduğum müddetçe kimse seni okulundan, eğitiminden geri koyamaz! O iş bende, Çoban Kızı. Sen aklından gitmeyi çıkar hele…” dedi, kararlı bir tonla.
“Ben… sadece bunu söylemek için konağınıza gelmiştim. Ama Bedire Hanım beni yanlış anladı,” dedim.
Sait’in kaşları çatıldı.
“Niye? Sana ne dedi anam, Revin?” diye sordu.
Ağzıma gelen cümleler boğazıma düğümlendi. Nasıl söylerdim ki? Annesinin beni zengin koca avcısı gibi gördüğünü…
“Boş ver,” deyip başımı çevirdim.
Tam o sırada, sert ama nazik bir dokunuşla yüzümü tekrar kendine çevirdi.
“Anam sana ne dedi, Çoban Kızı?” dedi, gözlerinin içine bakmamı istercesine.
Derin bir nefes verdim. Nefesim onun yüzüne değdiğinde mimikleri yumuşadı. Artık saklayamazdım.
“Bedire Hanım… bana seninle ilgili imalarda bulundu,” dedim.
Kaşları daha da çatıldı.
“Nasıl imalar?” dedi.
“Şey dedi…”
“Ne dedi, Çoban Kızı, söyle artık.”
"Eğer kafanda Sait'in karısı olmak varsa çıkar aklından yoksa canını yakarım dedi."
Sait’in yüzü bir an ifadesizleşti. Tedirginlikle ekledim:
“Yemin ederim öyle bir niyetim hiç olmadı. Hem… ağam, sen kim, ben kim… Aklımın ucundan bile geçmedi.”
Kaşları hafifçe çözüldü.
“Çoban Kızı, ben kimmişim, sen kimmişsin?” dedi, derin bir bakışla.
“Sen koskoca Zinari Aşireti’nin liderisin. Ben ise basit, fakir bir maraba kızıyım,” dedim.
“Ee? Ne olmuş yani? Bir ağa maraba kızıyla evlenemez diye hangi kitapta, hangi kanunda yazıyor?” dedi.
Şaşkınlıkla irkildim. Tam o an ayağa kalktım, o da benimle birlikte kalktı.
“Yıllardır sana hislerimi söylemek için bekliyordum. Kısmet bugüneymiş, Çoban Kızı,” dedi. Gözleri parlıyordu. “Ben sana… o sekiz yaşında ellerin belinde bana hesap sorduğun günden beri sevdalıyım.”
Gözlerim kocaman açıldı. Kalbim deli gibi atıyordu. Sait Ağa bana âşık mıydı? Yoksa ben bir rüyanın içinde miydim? Dilim tutuldu, ne diyeceğimi bilemedim, yanaklarımın yandığını hissettim.
“Ben… ben seni arkadaş olarak görüyorum, Sait Ağa,” dedim sonunda, kısık bir sesle, başka diyebileceğim bir şey yoktu.
Yüzü bir anda düştü.
“Yapma Revin… Ben sana böyle sevdalıyken, sen benimle arkadaş olmak mı istiyorsun?” dedi, sesi kırılmış ve yalvarır gibiydi.
“Sait… ben… sanırım bir daha senin karşına çıkmasam iyi olacak. Bedire Hanım haklı… Davul bile dengi dengine,” dedim, gözlerim dolarken. Sonra koşarak uzaklaştım. Sait arkamdan seslendi, ama dönüp bakmadım. Kalbim ağrıyordu. Bedire Hanım’ı haklı çıkaramazdım… Gözyaşlarım eve varana kadar dinmedi.