Sait
Elimdeki telefona dalmıştım ki babam yanımda belirip,
“Sait! Çalışma odasına gel, seninle konuşacaklarım var.” dedi.
O uzaklaştıktan sonra derin bir off çektim, telefonu cebime sıkıştırıp yukarı çıkmaya başladım.
Çalışma odasının kapısını açıp içeri girdiğimde, büyük kahverengi deri koltuğuna bütün heybetiyle oturmuş olan babamın karşısında durdum.
Gözlerini bana dikti:
“Üniversite işini ne yaptın oğlum?” diye sordu.
“Yurtdışındaki senin istediğin o üniversiteye kaydımı yaptım, baba.” dedim.
“Güzel.” dedi, tespihini sallayarak.
“Ne zaman gidiyorsun peki?”
“Yakında…” dedim.
Gözlerindeki kararlılık ifadesi, yine ne söyleyeceğini az çok tahmin etmeme yetmişti.
“Sait, biliyorsun, sen benim tek oğlumsun… varisimsin. Bütün bu konak, işler, ağalık… Okulu bitirip geldikten sonra hepsi senin olacak. Bu yüzden, böylesine bir sorumluluk taşırken bir yanlış yapmana asla izin veremem. İtibarını zora sokacak ne varsa aklından çıkar ve okuluna git oğlum.”
Revin’in adını açıkça anmasa da ima ediyordu. Unutmam için mesajı netti.
Tartışmaya girmedim, sadece:
“Tamam.” dedim.
Yüzünde memnun bir ifade oluştu. İzin isteyip odasından çıktım. Ceketimi alıp konaktan çıkmak için merdiven başına geldiğimde annemin, Revin’in kolundan tutup onu dışarı doğru ittiğini gördüm. Revin kısa bir an bana baktığında gözlerindeki yaşları fark ettim.
Şaşkınlıkla içimden “Çoban kızı…?” diye geçirdim.
Seri adımlarla basamakları indim. Annemin yanından geçerken dişlerimin arasından:
“Ahh ana, kim bilir yine ne dedin kıza?” diye söylendim ve koşarak giden Revin’in peşine düştüm.
Bir ağacın gölgesinde soluklandığında kolundan hafifçe tutup kendime çevirdim. Ona ne olduğunu sorduğumda önce söylemek istemedi. Biraz üsteleyince annemin ona söylediklerini anlattı.
İçimde anneme karşı hem öfke hem de garip bir minnet doğdu. Hoşuma gitmese de onu kırıp göndermişti… Bu sayede yıllardır içimde tuttuğum duygularımı Revin’e yüzüne karşı söyleyebildim. Ama karşılığında aldığım cevap, yüreğime bıçak gibi saplandı.
“Seni sadece bir arkadaş olarak görüyorum,” dedi.
Ben ona böylesine sevdalıyken nasıl arkadaş olabilirdim?
Üstelik “Davul bile dengi dengine,” deyip yine koşarak uzaklaştı benden.
Hayatımda ilk kez varlıklı, soylu bir ailede doğduğum için kendimden nefret ettim.
Ama ona söz verdiğim gibi ilk işim, babası Şehmus’un yanına gitmek oldu.
Sürünün başındayken beni görür görmez el pençe durdu.
“Hoş gelmişsin ağam.” dedi.
Babam yaşında bir adamın önümde böyle durması tuhaf hissettirse de belli etmedim.
“Lise kayıtları başladı, biliyorsun Şehmus.” dedim.
Babamın kesin talimatı gereği, çalışanlara isimleriyle hitap ederdim.
“Ben bilmem ağam… Zaten lise okuyacak çocuğum da yoktur.” dediğinde kaşlarım derin bir çizgiyle çatıldı.
“Ne demek yoktur? Ya Revin nedir Şehmus?” diye sordum.
Başı önünde cevap verdi:
“Okuma yazması var ya ağam, yeter. Bundan sonrası ayıptır. Kız kısmı ne okumak ne?”
Dişlerimi öfkeyle sıktım.
“Okumanın ne ayıbı, ne günahı var Şehmus! Maddi ne gerekiyorsa ben karşılayacağım. Kızını götürüp kayıt ettir.” dedim.
Hoşuna gitmese de sözümün üstüne söz diyemedi, başını olumlu anlamda salladı.
---
Revin
Evi temizleyip yemeği yaptıktan sonra sofrayı hazırlayıp babamın gelmesini bekledim.
Aklımda hâlâ Sait’in söyledikleri vardı.
Bana sevdalıymış?
Hiç olur mu öyle şey… Koskoca Ağa, maraba kızını sever miymiş?
Düpedüz acımaktı Sait’in hissettikleri. Bunu aşk sanıyordu.
Üstelik annesi beni zengin koca avcısı olarak görüyorken, bir de onun bana böyle bir itirafta bulunması aklımı allak bullak etmişti.
Beni babam, ağabeyim bile sevmezken…
O nasıl severdi ki?
Kafamı, gözlerim dolu dolu, düşüncelerimi kovmak için iki yana salladım.
Çok geçmeden tahta kapı tıklatıldı. Hemen gidip açtım.
Gelen, babamdı…
Yüzü sirke satıyormuş gibi asık bir halde içeri girdi. Kapıyı kapatır kapatmaz üstüme doğru yürüdü. Elini bir anda savurup saçlarıma kökünden yapıştığında canım acıdan yanmaya başladı. Bağırmadım, çığlık atmadım; ama gözlerim, duyduğum acıyla dolup dolup yanmaya başladı.
“Kahpe seni! Biz seni evde iş yapıyorsun sanıyoruz, sen gidip ağa oğluyla okul meselelerini mi konuşuyorsun, ha?” diye hırladı. Ardından yüzüme bir tokat patlattı; sendeleyip yere yığıldım.
Cevap vermedim. Demek Sait gerçekten babamın yanına gitmişti…
“Okuyup da orospu mu olacaksın başıma, Allah’ın belası!” diye bağırırken bu kez belime sert bir tekme savurdu. Nefesim kesildi; ciğerlerimden sanki tüm hava çekilip alınmıştı.
“Ben… sadece okumak istedim. Başka bir niyetim yoktu…” diye fısıldadım, zar zor nefes alarak. Ama sözlerim daha bitmeden, yüzüme bir tokat daha savurdu. Dudağım patladı; kanın metalik tadı ağzımın içine yayıldı.
O gece boyunca defalarca darbe yedim. Vücudumun her yanındaki sızılarla bayılacak hale gelene kadar sürdü bu. Sonunda yorulup beni bırakınca odasına gitti ve kapıyı sertçe kapattı.
Bense, bütün bu acıların ortasında bile yüzümde hafif bir gülümseme hissettim. Evet, canım yanıyordu, kanıyordum… ama okuyacaktım. Okula gidecektim. Çektiğim acılar buna değecekti.
İki büklüm doğrulup güçlükle ayağa kalktım. Annemin küçük vesikalık fotoğrafını alıp öptüm, göğsüme bastırdım.
“Sen haklıydın anne… bunu Sait’ten başkası yapamazdı…” diye fısıldadım, gözlerimden süzülen yaşlarla birlikte.
Yediğim dayağın ardından birkaç gün geçti. Cesaretimi toplayıp babama yaklaşıp, kayıt tarihinin bitmek üzere olduğunu fısıldadım. Yine dövecek sanmıştım ama o, kahvaltısını yaparken umursamazca,
“Git, ne bok yiyorsan ye. Senin için kılım kıpırdamaz,” dedi.
İçimden derin bir “oh” çekerek rahatladım.
O gün ilk işim koşar adım kayıt yaptırmak oldu. Örgün okumama babam izin vermeyecekti, bunu biliyordum. Bu yüzden kendimi açıktan liseye kaydettirdim. Yüzüm hâlâ yara bere içindeydi ama annemden sonra ilk kez yüzümde içten bir gülümseme belirdi.
Bu aralar talibim de çoktu. Ama babamı iyi tanıyordum; gelenler hep fakir fukara kesimindendi, o ise onları tersleyip kovuyordu. Çünkü gözünü diktiği, başlık parasını verecek kadar zengin bir damattı. İçten içe korkuyordum bir gün böyle birinin çıkıp da beni almasına… Ama şimdilik gelenler yoksul olduğu için içim biraz rahattı.
Babam ve ağabeyimin bilmediği, annemin bana gizlice bıraktığı birikimle kaydımı yaptırdıktan sonra ilçeden ders kitaplarımı da almıştım. Kucağımda kitaplarla, yüzümde gülümsemeyle eve dönerken, bir anda önüm kesildi. Korkuyla iki adım geri çekildim.
Önümü kesen kişi, yan köyden, Sait kadar zengin olmasa da hâli vakti yerinde bir ağa olan İhsan Ağa’nın oğlu Civan’dı.
“Nereden böyle, köy güzeli?” diye gevşek bir sırıtışla sorduğunda, korkuyla gözlerimi ona diktim. Çocukluğumdan beri bana takıntılıydı. Sait’le yaşıttı ve bazen yalnız başıma çıktığımda önüme böyle çıkardı.
Üzerime doğru yaklaşırken,
“Çekil önümden, Civan,” dedim sertçe.
“Dur da şu gül cemaline biraz daha bakayım, köy güzeli,” diye kıs kıs güldü.
Civan’ın niyeti belliydi. Her ne kadar benimle evlenmek istese de biz maraba olduğumuz için ailesi razı gelmemişti. O gün buna ilk kez şükrettim.
“Çekil önümden,” diyerek yanından geçmek istedim, ama yine önüme geçip pis bir sırıtışla baktı.
“Benim olacaksın yakında, köy güzeli… O zaman da böyle naz yapabilecek misin bakalım? Anamları ikna edeceğim, seni karım yapacağım. O gül tenini her gece—”
Cümlesini tamamlayamadan yüzüne inen sert bir yumrukla yere kapaklandı.
Korkuyla çığlık atıp geriye doğru adım attım. Sait’in, öfkeyle kudurmuş gibi Civan’ın üzerine çıkıp art arda yumruklar savurduğunu gördüm. Yerimde donup kaldım.
Sait her yumruğunda küfürler ve tehditler savuruyordu:
“Öldürürüm seni! Duydun mu, ibne evladı! Revin’e değen gözlerini oyarım! Onunla ilgili kurduğun hayalleri… si**erim!”
Etrafta kimse yoktu. Civan’ın yüzü gözü kan içinde kalmıştı. Sait durmak bilmiyordu. Ayıracak kimse olmadığından titreyen ellerimle kitaplarımı kenara fırlatıp Sait’in koluna yapıştım.
“Sait, yeter! Öldüreceksin!” diye bağırdım.
“Öldüreceğim onu!” diye haykırdı.
“Yapma Sait, başını belaya sokacaksın!” diye yalvardım. O an eli havada kaldı. Civan bir bayılıyor bir ayılıyordu.
Sait başını yavaşça bana çevirdi. Öfkeden yüzü kıpkırmızıydı. Bir an bana da vuracak sandım. O ayağa kalkıp bana doğru gelirken ellerimi korkuyla yüzüme siper ettim.
Beklediğim darbe gelmedi. Ellerimi yumuşakça tuttu, siperimi indirdi. Yüzüme dikkatle baktı. Parmağı dudak kenarımdaki yaraya dokundu.
“Kim yaptı sana bunu?” diye sordu. Telaşlandım.
“Kimse,” dedim kısık bir sesle.
Gözleri karardı. “Yoksa bu şerefsiz mi?” diyerek, doğrulmaya çalışan Civan’a döndü. Yeniden saldıracakken kolunu tuttum.
“Yemin ederim o değil… Ben… geçen gün ayağım taşa takıldı, düştüm. Kimse yapmadı,” dedim nefes nefese.
Bana tekrar döndü. “Bu nasıl düşmek, Ceylan gözlüm? Kaşın, dudağın, yüzün, gözün… yara bere içinde. Bana doğruyu söyle, biri mi yaptı sana bunu?”
Onun “Ceylan gözlüm” deyişi kalbimi delice hızlandırdı. Ama onu sakinleştirmek için inandırmam gerekiyordu.
“Doğruyu söylüyorum… düştüm, Sait,” dedim.
Hızlı hızlı nefes alıyordu. Sonra kitaplarımı toparlayıp kucağıma verdi.
“Hadi, seni evine bırakayım,” dedi ve dirseğimden tutup yönlendirdi.
O sırada yerde kıvranan Civan başını kaldırıp, hırlayarak,
“Siz… siz oynaşıyorsunuz demek! Bittin oğlum sen, Sait! Bitirdim seni! Bundan sonra olacakları ikiniz de göreceksiniz!” diye bağırdı.
Sait tekrar üstüne atılacaktı ama koluna yapışıp çekiştirerek uzaklaştırdım.
Beni kapının önüne getirdiğinde durup gözlerimin içine baktı.
“Bundan sonra kim sana karışır, seni rahatsız ederse bana geleceksin, çoban kızı. Ayrıca sana burs vereceğim. Okul masraflarının hepsini oradan karşılayacaksın. Kimse senin önüne engel koyamayacak,” dedi kararlı bir sesle.
Başımı usulca salladım.
“Sağ ol, Sait,” dedim.
Hava kararmaya başlamıştı. Komşular pencerelerden sarkıp bizi izliyordu. Dedikodu çıkacağını bildiğim için,
“Artık git, Sait. Konu komşu bizi gözetliyor. Ben de içeri gireceğim,” dedim.
Yüzünde hafif bir tebessüm belirdi, hayranlıkla bana bakıp,
“Tamam, çoban kızı,” dedi ve arkasını dönüp gitti.
Yüreğim yerinden fırlayacak gibi çarparken içeri girip tahta kapıyı kapattım. Sırtımı kapıya yasladım. Kitapları yere bıraktım. Elimi göğsüme bastırıp çılgınca atan kalbimi sakinleştirmeye çalıştım.
Bu Sait… bana ne yapıyordu böyle?
Galiba bende sonumu düşünmeden Ağa oğlu Sait'e gönlümü kaptırmıştım.