Sıçan gibi sinmişti üs. Hava... kokuyordu. Barut değil bu. Bu ihanetin kokusu. Ölümün. Kanın. Tırnak arasına sıkışmış çamurun içinde titreyen bir dua gibi, ağzımda sadece tek bir kelime vardı:
"Geliyorlar."
Kasırga'nın gözleriyle buluştu benimkiler. “Hazır mısın?” demedi bile. Çünkü o da biliyordu. Bu saatten sonra soru sormak aptallıktı. Sadece öldürmek vardı. Ya da ölmek. Ve biz ölmeye hiç uygun değildik amına koyayım.
Bir tıkırtı.
İlk kurşun Fuat Demir’den geldi.
"Fuat mı lan o?" Kasırga’nın sesi öfke değil, alaydı. “Seni doğuranın rahmini...” dedi ama tamamlayamadı, çünkü ben zaten ateş etmiştim.
Fuat'ın omzuna saplanan mermiyle birlikte karanlık çığlık attı.
"İhanet kokuyor bu yer."
Duvarlar çatladı, pencereler tuz buz oldu. İçeri dolan ayak sesleri, mekanik klik sesleriyle karıştı. Susturuculu silahlar... Profesyonel bir tim. Ama biz de öyleydik, değil mi?
Kasırga’yla sırt sırta verdik. Ben elimdeki Glock'u sevip öptüm adeta. Anamın bana öğrettiği ilk şey şuydu:
“Önce göz, sonra tetik. Titremezsin, yoksa ölürsün.”
Titremedim.
İlk geleni dizinden vurdum. Diğerini alnından. Kasırga zaten dans eder gibi dönüyordu. O bir insandıysa ben *** bir makinaydım. İkimiz de lanetliydik ama ölüm bizim dinimizdi.
Kan sıçradı üstüme. Suratımda damla damla aktı. Gözlerimin içi yandı. Ama başka bir şeye daha yandım.
"Yekta..."
Kalbim, kaburgalarımın arasına saplanmış bir diken gibi acıdı. “Nerdesin?”
Duvar patladı. Üç kişi girdi birden. Arkamdaki Kasırga anında ikisini biçti. Ben ise üçüncüsüne yaklaştım. Silahımı bıraktım. Ellerimle aldım canını. Boğazını sıktım, gözlerinin içine bakarak.
"Avukatsın sen, değil mi?" dedi biri çatının üstünden.
Kafamı kaldırdım. Fuat geri dönmüştü. Omzundan kan akıyor ama hâlâ nefes alıyordu.
"Sen ne biçim avukatsın lan?" diye güldü.
"Anneme soraydın piç, yemin metnimi ceset üstünde okudum ben."
Tık.
Başına gelen kurşunu duymadı bile. Bu kez Kasırga attı. Güldük ikimiz de.
Ama bitmemişti.
Bir ses yankılandı kulaklıkta.
“Deren Sualp. Kasırga. Teslim olun.”
“Amına kodumun sesi... kim lan bu?” diye bağırdım. Ama gelen sadece sessizlikti.
Kasırga cebinden küçük bir cihaz çıkardı. Parmak iziyle açtı. Gözleri büyüdü.
"Bu... bu şifre çözülmüş. Fuat çipi açmış. Bu saldırı içeriden koordine edilmiş."
İçeridekiler dışarıdan daha tehlikeliydi artık.
Ve ben, bir mahkemenin avukatı değil, bir mezarlığın celladı olacaktım.
---
Kurşunlar bitti.
Ama öfkem asla.
Kasırga yeleğini çıkarıp bir kenara fırlattı, alnından süzülen kana parmağını batırdı. Sanki ayin yapar gibi yere bir şeyler çizdi o an. Bir çember. Ortasına sadece bir harf.
Y.
"Bu ne?" dedim, silahımı yeniden şarj ederken.
"Yekta'nın ismi," dedi Kasırga. “Ulan... kimse bizden o herifi alamaz.”
Boğazım düğüm düğüm. Kalbim… ah siktir… beynime bağırıyor.
"O burada olmalıydı. O hep arkamda dururdu..."
Yüzümü yıkadım kanla, başka su yoktu çünkü. Aynaya baktım, gözlerimde canavar vardı.
Ve işte o an... çatının üstünden sarkan bir gölge. Silüeti gördüm. Omzunda tüfek. Ama durdu. Bize bakıyordu. Ateş etmedi.
Kasırga mırıldandı, “O kim lan...”
Adam maskeliydi. Ama çipim bir sinyal gönderdi.
[Giriş sinyali tespit edildi: Nox protokolü - devre dışı.]
Göz bebeklerim genişledi.
“Nox...?” dedim kısık sesle.
Ama o an Kasırga bastı tetiğe. Adam düştü. Geriye sadece bir not kaldı, cebinden çıkan.
“Beni öldürdünüz, ama çipin sesi hâlâ konuşur. Mahkeme yok. Hesap soran kalmayacak.”
Ve işte o an… taban çatladı. Yer altından fırlayan ses bombaları, duman ve gürültüyle karıştı.
Kasırga yere kapandı, ben ise refleksle geri çekildim. Her taraf bembeyaz oldu. Duyularım kilitlendi. Sadece tek bir şey netti zihnimde:
“Yekta! Yekta burda olsaydı…”
İç sesim patlıyordu artık.
"Pantolonumda kan var ama başka bir şey daha... o gece... onun teni… Yekta'nın bana her dokunduğunda bedenimde gezinen o hararet, o *** özlem. Şimdi değil ulan! Şimdi savaş zamanı!"
Ama işte insanın kalbi, savaş saatine göre çalışmıyordu. Ve ben... ben hâlâ o gömleğin içinde tenini koklamıştım. Yekta'nın.
Üst kata çıktık. Koridor kıpkırmızı. Duvarlara yazılar kazınmıştı.
“Bakanları yargılayamazsın.”
“Sen de onlardan birisin.”
“Yekta seni öldürecek.”
Yutkundum. Bu psikolojik savaşın ortasında ayakta kalmam gerekiyordu.
Kasırga eğilip bir kurbanın cebinden bir flash bellek aldı.
Göz göze geldik. “Hazırsan, sıradaki cehenneme geçiyoruz,” dedi.
"Amına koyarız cehennemin." dedim.
"Bu Deren Sualp’in savaşı artık."
---
Yekta’nın Gözünden
"Komutan… hareketlilik var. Güneybatı perimetresinde sızma tespit ettik."
Sesi duyduğumda hâlâ Deren’in tenini düşünüyordum. O gece... çipin emirlerini delip, ona boyun eğmek yerine dudaklarına gömüldüğüm o anı. Şimdiye kadar bir kadına böyle ölmeyi istememiştim. Düşman kurşunu değil, onun dokunuşu öldürsün istemiştim. Ama işte... savaş araya girince, kabuklar çatlar.
“Kaç kişi?” dedim, kısık ama emir dolu bir sesle.
“Asgari sekiz. Ama termal tarama net değil. Sis bastı.”
Yataktan doğruldum, karnımdaki sargılar hâlâ ıslaktı. Ama bu bedenin sahibi bendim. Savaş benim dilimdi.
Silahımı aldım. Üzerime zırh giymedim. Vücut ısım zaten 39.2’ydi. Adrenalin zaten zırhtan daha kalındı.
Kaslarım gerildi. Ama başka bir şey daha gergindi.
Pantolonum.
"Amına koyayım," diye geçirdim içimden.
"Şu an mı? Gerçekten mi Yekta? Şu an mı onun dudağını, memesini, sırtıma tırnaklarını geçirirken çıkardığı sesi hatırlaman gerekiyor?"
Ama yapacak bir şey yoktu. Deren'in nefesi ciğerime kazınmıştı. Her lanet adımda o vardı zihnimde. Her kurşun sesinde, onun “Sana güveniyorum, asker” deyişi yankılanıyordu.
İlk patlama kuzey kapısından geldi.
Yere çöktüm. Yanımdaki asker çığlıkla yere düştü. Kafası yoktu.
KAFASI. YOKTU.
“Keskin nişancı!” diye bağırdım.
Daha ben emir verirken, telsizden cızırtı geldi.
“Kuzeyde tüm izleme sistemleri devre dışı. Saldıranlar… bizim eski birlikten olabilir, komutan.”
Eski birlik mi?
“Kim sızdı lan buraya…”
Ama işte o an, çipimde bir yanıt titreşti. Yine. Bu sefer düşük bir sinyal. Kasırga’nın bulunduğu bölgeden yayılıyordu.
“KOD: Ters Özdeşleşme Başlatılıyor.”
“Hedef: DEREN SUALP.”
Göz bebeklerim genişledi.
“Çip, ne diyorsun lan? Yine mi?!”
Tetik parmağım titredi.
Ama ben artık bu komutlara boyun eğmeyecek kadar doluydum.
Onu sevmenin... onu siktirip beynine kazımanın... onu öldürmekten daha gerçek olduğunu öğrenmiştim.
Beni başka türlü kontrol edemezlerdi.
Yataktan sıçradım. Üssün çatısına çıktım. Gökyüzü kırmızıydı.
Sisler arasında tanıdık bir yüz.
Nox?
Hayır... bu bir kadındı. Omzunda sarı işaret. Elinde çip tarayıcı. Beni işaret etti.
“Yekta Savran. Vakti geldi.”
"Ne zamanı amına koyayım? Benim tek vaktim, onun yanında geçmeyen her saniye."
Kurşunu sıktım. O da sıktı.
Her şey patladı.
Ben yere düştüm. Ama gözüm hâlâ Deren’in helikopterini arıyordu.
"Gelme," dedim kendi kendime.
"Sakın gelme Deren. Burası seni bozar. Burası... beni bile çökertti."
---
Dizimin üzerine düşerken omzum parçalandı. Çenemi sıktım. Sol kolum uyuşmaya başlamıştı ama hala tetikteydim. Ölmedim. Ölmem. Çünkü o hâlâ hayatta.
Olmak zorunda.
Çatışma devam ediyordu. Patlayan mühimmatların sesiyle yer titriyordu. Yekta Savran’ın düşmesi demek Kuzey’in düşmesi demekti. Bu yüzden dimdik kalktım.
"Yara yok. Acı yok. O var."
Deren’in hayalini bastım göğsüme. Yüzünü siper ettim mermiye.
Sis biraz dağılınca cephenin köşesinde yüzüstü yatan bir asker gördüm. Hareket ediyordu. Can çekişiyordu. Dirseklerimle süründüm yanına. Boğazını kavrayıp yere bastırdım.
“Kimsin?” diye tısladım.
Askerin ağzı kan doluydu ama gülüyordu.
“Bize... bize bu koordinatları... içeriden verdiler... Hah... biliyor musun komutan...”
Tükürüğünü yuttu, sesi çatallaştı:
“O avukat orospu artık yok.”
Yekta’nın yüzü dondu. Nefesi kesildi. Gözleri bir anda karardı.
"Ne dedin?"
“Askerin biri getirdi haberi… Mahkeme binasında yakaladık… sorgulamaya bile gerek kalmadı… derisini... yüzdük lan… çığlığı duysan…”
O an kan beynime sıçradı. Elimdeki kaburga sesiyle çatladı.
"Yalan söylüyorsun..."
Ama asker hâlâ gülüyordu.
“Yalan değil. Şimdi sıradaki sensin.”
Bileğini kırdım. Diğer elimi boğazına bastırdım. Kafasını taş zemine vurdum.
Bir.
İki.
Üç.
“Deren ölmedi. Ölse... hissederdim.”
Kanım donmuştu. İçimdeki tüm fırtınalar durmuştu.
Ama kalbim hâlâ onun adıyla atıyordu.
"Sana geliyorum Deren... ya ben geleceğim... ya cehennem."
---
Deren’in Gözünden
Mühimmat Bitti, Yekta Geldi.
Bedenimden çıkan ter, artık kanla karışmıştı. Tetik parmaklarım zonkluyordu. Sol elimde yarı boş şarjör, sağ elimde bir daha patlamayacak kadar ısınmış tabanca… duvarın dibine sırtımı yasladım. Gözlerim Kasırga’yla buluştu. Yüzüme baka baka başını iki yana salladı. Her şey bitti demekti.
“Kaç mermi?” diye sordum.
“Bitti Deren. Bitti, amına koyayım.”
Dilimi dudağımın içini kesen yaraya bastırdım. Kafamı yana çevirdim. Duvardaki kan, bana ait değildi. Ama belki bir 3 dakika sonra öyle olacaktı. Siper aldığımız koridor, artık sadece mezar gibi kokuyordu. Boğuk, metalik, korkunç. Fuat Demir’in cesedi ayak ucumdaydı. Onları bize karşı çeviren sistemin kodlarını çözemedik, çipi olan her asker artık tehdit gibiydi. Ve bu piç, son nefesine kadar bana “ihanet ettin” diye bağırmıştı.
Yutkundum. Gözüm tavana kaydı. Tavandan sarkan yangın kablosunun ucu yanıyordu. Kıvılcım düşüyor, düşüyor ama o alev tam başlamıyordu.
“Kaç kişiler?” dedim. Sesim, çatlak bir cam gibi kırıldı havada.
“En az sekiz. Arkalı önlü sıkıştırıyorlar.”
Kasırga bile nefes nefeseydi. Demek ki işler gerçekten kötüydü.
Dizlerimi göğsüme çektim. Gözümü kapattım. Annemin sesi kulaklarımda yankılandı:
"Sakın korkma. Bir kurşunla dünyayı değiştirebilirsin."
O an içimde bir şey şak diye koptu. Hayır. Bitmedi. Bitmeyecek.
Ağır ağır ayağa kalktım. Kasırga “ne yapıyorsun” bile diyemedi. Cebimden son kalan çakıyı çıkardım. O kadar eskiydi ki... sapında hâlâ annemin ismi yazılıydı: “SUALP”.
Yavaşça omzumdaki askıdan bir duman bombası çektim. Bir tek o kalmıştı.
“Kasırga. Üç... İki... Bir!”
Duman her yeri sardı. Sesleri duydum. Bağırış. Koşuş. Kurşunların kör hedefe çarpan metal tınısı. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki, artık yalnızca onun sesini duyuyordum.
Tam bir adım daha atmıştım ki—
“YAT!”
O ses.
O bas bas içime işleyen soğuk, buğulu, delirten ses.
Yekta'nın sesi.
Dumanın arasından biri geçti. Hayır, biri değil. O. O amına koyayım.
Boyuyla, kanıyla, çamuruyla, ölümle oynayan hâliyle.
Elinde susturuculu tüfek, gözlerinde yalnızca beni arayan o deli parıltı.
Yekta, Kasırga’ya göz işareti yaptı. “Al karıyı,” der gibi. Ama Kasırga o karıyı zaten siperden çıkarmış, başında iki kurşunla birini indirmişti bile.
Ve ben.
Yekta’ya doğru baktım.
O da bana.
Ama bu kez başka bir şey vardı.
Açlık. Vahşet.
Ve... korkunç bir rahatlama.
Sanki “geç kaldım” demek ister gibiydi.
“Geç kaldım sandım.”
Sesini ilk kez bu kadar yumuşak duydum.
Ama vücudu hâlâ tetikteydi.
“Geldin.” dedim. Sadece o iki hece çıktı ağzımdan. Ama içimden geçen neydi biliyor musun?
“Amına koyayım Yekta. Her şeyin mahvoldu, ama sen geldin ya. Dünya sıfırlandı.”
Tam o sırada yer sallandı. Tavandan bir parça düştü. İkimiz de aynı anda eğildik. Siper, yan yana düştü bize. Omuzlar, nefesler, gözler... tenin kokusu. O an her şey yok oldu.
Ve ben, elimi Yekta’nın yanaklarına götürdüm.
Dudaklarıma kan değmişti.
Yekta onu yaladı.
Yaladı.
Ve sonra—
Saldırı sona ermedi.
Ama artık kimse umurumda değildi.
---
“Her yer kan, her şey ölüm kokuyor. Ama sen geldin. Ben hayattayım. Geri kalan her şey... sessiz bir patlama.”