Geceyi uyandıran

1585 Words
Deren, elini Yekta’nın göğsünde tuttuğu o noktadan çekmedi. Kan hâlâ sıcak, hâlâ akıyor ama az. “Yavaşlıyor.” Bu kelime beyninde yankılandı. Yavaşlıyordu. Nabzı. Bedeni. Zihni. “Yavaşlama lan. Daha yeni girdin içime…” Kasırga panikledi, ama Deren’in yüzüne bakınca sustu. Gözlerinde öyle bir odak vardı ki... öldürecekmiş gibi değil, kurtaracakmış gibi bakıyordu. “Masayı hazırla. Sedye yoksa yere ser serumu. Işık aç. Eldiven getirme, ellerim onun içinde zaten.” Kasırga tereddüt etti. “Deren... ameliyathane değil burası—” “Ağzını siktirme Kasırga. Adamı ben vurdum, ben çıkaracağım o kurşunu.” --- Deren pantolonunun paçasını yırttı. İçinden temiz bir bez kopardı. Acil çantasını açtı, içinden bir neşter, pens, iğne, dikiş ipliği, mini lamba çıkardı. “Anneme teşekkür et lan. Ne varsa o öğretti.” 🌀 FLASHBACK – 2085, 13 yaşındaki Deren Karlı bir dağ üssünde annesi ona bir koyunun karnını yardırıyor. “Eğer bir gün karnında can taşıyan bir adam ölüyorsa... önce karnını, sonra geçmişini açacaksın Deren.” Deren: “Ben avukat olacağım.” Annesi: “Önce öldürmeyi, sonra konuşturmayı öğren.” --- Geriye dön. Yekta’nın nefesi hırıltıya dönüyor. “Kartal... gözünü sikeyim, hâlâ savaşma içgüdün var mı bilmiyorum ama ben buraya geldiğimde senin içindeki çocuk ölmüştü. Şimdi... tekrar o çocuğu diriltiyorum.” Kesik. Pens. Kurşun çıkıyor. Kan fışkırmıyor, bu iyi. Kalbi durmuş değil. Ama zayıf. Çok zayıf. --- Deren iğneye dikiş ipliğini geçirdiğinde, Kasırga yavaşça fısıldadı: “Sen... cerrahi eğitimi ne ara aldın?” Deren eğilmeden önce göz ucuyla baktı: “Anneme silahı doğrulttum bir gün. Bana ‘önce organların yerini bil, sonra benimkini hedef al’ dedi.” Kasırga, “Amına koyayım,” diye mırıldandı sadece. --- İlk dikiş atıldı. Sonra ikincisi. Sonra… Deren’in eli titredi. Bir şey olmuştu. Yekta’nın göz kapağı kıpırdadı. Ama o anda... nabız durdu. “Hayır. Hayır. Hayır!” Eline geçirdiği eski bir şok cihazını aldı. Göğsüne bastırdı. Bir. İki. Üç. Yok. “Lan ben seni ilk kez on üç yaşında sevdim! Daha dudak tadını yeni ezberledim! Ölmek mi? Siktir git!” Son şok. Sessizlik. Ve sonra... Beep. Beep. Beep. --- Kasırga bir nefeste çöktü yere. Deren’in alnı Yekta’nın göğsüne düştü. “Geri döndün... piç.” Yekta’nın dudakları kımıldadı. Neredeyse sessiz: “...göz kırptın... yine...” Deren’in gözleri doldu. Ama bu sefer mutluluktan değil. Korkudan. Çünkü birini geri getirmek... Onu bir daha kaybetme ihtimalini ikiye katlardı. --- Yekta’nın dudakları hâlâ mor. Tansiyon neredeyse yok. Kasırga monitörü gösterdi: “Kan değerleri çöküşte. Acil takviye lazım. Yoksa bu geceyi çıkarmaz.” Deren doğruldu. Kolu hâlâ titriyordu. Gözlerini monitöre dikti. Sonra koluna. Sonra Yekta’ya. “Benim içimden aksın. İçimdeki pisliğin yerine sen dol.” --- Kasırga: “Delirdin mi?! Bu şartlarda… bağış yapamazsın! Üstelik ne uyumu—” “0 Rh Negatif,” diye kesti Deren. “Genel vericiyim. Kanım herkesin içine girer. Ama sadece o içime girmişti.” Kasırga sustu. Çantasından en kalın iğneyi çıkardı. Bir de şeffaf hortum. İki kol. İki damar. Bir sevda. Bir savaş. --- İlk iğne Deren’in koluna saplandı. Acı hissetmedi. Hissettiği şey göğsünde atan başka bir kalpti. İkinci iğne Yekta’ya girdi. Yavaş yavaş hortumun içi kıpkırmızı dolmaya başladı. Deren fısıldadı: “Benden sana... kan değil, hesap akıyor. Hatalarımı taşı.” --- 🩸 Damarlar arasında süzülen o sıcaklık… Sanki kalpleri birbirine bağlanıyordu. Sadece ten değil… Kader aktı aralarında. Yekta kıpırdamadı. Ama göz kapakları bir an titredi. --- Deren’in alnından ter boşaldı. Kasırga yanına çöktü: “Durman lazım. Rengin bembeyaz oldu.” “Siktir et rengimi. O morluk geçmeden ben durmam.” Ve o an… Yekta’nın parmağı hafifçe oynadı. Deren anında eğildi. “Yekta? Kartal? Duyuyor musun?” Nefes hırıltılı geldi. Zorlandı. Ama ağzından çıkan ilk kelime... “Kan… sıcak… senin misin?” Deren’in gözleri doldu. Ama sesini kısmadı: “Her zaman bendeydin lan. Artık damarlarındayım.” --- 🩸 Zaman durdu. Sadece hortumdan akan kan sesi duyuluyordu. Kasırga sessizce içini çekti. “Böyle bağ kuran bir çift varsa… savaşta bile yenilmez.” --- Karanlık. Ama sıcak. Beynimin içi kurşunlanmış bir savaş alanı gibi. Bir yanım hâlâ çığlık atıyor. Diğer yanım… Onu duyuyor. Deren. “Yekta… ses ver lan… Sen ölemezsin çünkü hâlâ adımı doğru düzgün söylemedin…” O cümle. O ses tonu. Hafif çatlak ama sert. Sanki beni hayatta tutan tek damar o. --- Göz kapaklarım kurşun gibi. Ama aralanıyor. Işık değil, bir siluet. Diz çökmüş. Saçları terden alnına yapışmış. Bir koluna hortum takılı. Diğer kolu... Benimkine bağlı. “Ne halt yedin de kendi kanını verdin Deren?” Gözüm onun gözünde. Ama bulanık. Göz kapaklarım titriyor. Konuşmaya çalışıyorum. Kuru. Çatlak. Zor. “…sen misin?” Kıpırdadı. Kalkmaya çalıştı. Ama dengesi yok. Yığıldı. Direkt benim üstüme. --- Temas. Tenim hâlâ buz gibi. Ama onun vücut sıcaklığı… İçime ateş gibi işliyor. Göğsümde. Başını koymuş. Nefesi zayıf. Ama… huzurlu. İşte o an... ilk kez korktum. Ben değil... o ölecek diye. --- Kolum hâlâ hareket etmiyor ama parmaklarım onun sırtına dokunuyor. “Beni değil, kendini mahvettin lan.” Dudaklarımı güçlükle açıyorum. Sadece fısıltı çıkıyor: “Kalk... Deren… kalk…” --- O kıpırdandı. Birden. Başı göğsümde. Gözleri kocaman açılmış. “Yekta?” Sesi hem titrek, hem haykıran. Sanki dualarının kabul hali. Benim gözüm onun gözünde. Kelimelere gerek yok. Ama yine de diyorum: “Gördüğüm ilk şey sen oldun.” --- 🌀 FLASHBACK – 2090 / SAKLAMBAÇ İkimiz karda birbirimizi kovalarken yere düşer. O üzerime kapaklanır. Yüzüme bakıp bağırır: “Gözünü seveyim yer çekimi, bu çocuğu hep bana at.” --- Gözümde bir damla. Akar. Ama içime. Onu bir daha kaybetmeyeceğime yemin ediyorum. --- Üç gündür aynı duvarlara bakıyorum. ***Üç gündür aynı adamın göz kapaklarına tutunuyorum.*** Yekta hâlâ hayatta. Ama sistem... ***onu parçalamaya devam ediyor.*** İğnenin ucunu ondan çektim. Kendi damarım hâlâ açık. ***Kapanmak istemiyor.*** ***Çünkü içim hâlâ açık.*** --- Dışarıda hava -42. İçimde ise ***yanık bir ülke gibi yanıyor her şey.*** Kasırga odadan çıkarken bana baktı: “Yekta’nın beyin dalgaları normale dönüyor. Ama çip, artık seni merkez kabul ediyor.” ***İyi.*** Çünkü bu savaş, ***benimle bitecek.*** Elime çelik dosyayı aldım. İçinde son gelen veriler var: 13 yargıç ***öldürülmüş.*** Birinin kafası yok. Birinin derisine ***"SUÇ ADALETİ YUTAR"*** yazılmış. Kahkaha atmak istedim. Ama gülmek lüks. Ben artık ***bir lüks değilim.*** --- Yekta’nın yanına gittim. Gözlerini yarı açmıştı. Sargılar hâlâ tazeydi. ***Ama o gözler… her zamanki gibi savaşta.*** Yanına eğildim. ***Nefesini hissettim.*** "Yekta... ben gidiyorum." Bakmadı. Çünkü ***beni gönderirse, parçalanacağını biliyor.*** "Mahkemeyi kurmam gerek. Türkiye'ye dönmem gerek. Bu savaş başlamıştı. Bitmesi lazım." Bana döndü. Sesi çatlak, ama ***bakışı keskin.*** "Tek başına gidemezsin. O kurul seni de siler." Gülümsedim. ***İçimdeki yangına benzin çaktı o cümle.*** "O zaman sen de gel. Ama... 9 kişi daha lazım. Tek başına yürüyemezsin." --- Hazırlık başladı. Kasırga listeyi çıkardı. ***Tim 9: Hayalet, Leke, Çukur, Zehir, Sırt, Mercek, Tetik, Ayaz, Panik.*** Yekta’nın özel birimi. ***Hepsi psikopat. Hepsi bana âşık olacak kadar delirmiş.*** Ama liderleri hâlâ ***bana borçlu.*** Yola çıkmadan önce ona bir şey daha söyledim: "Eğer bu mahkemeyi kuramazsam, bu sistem bizi çürütür. Ve eğer beni öldürmek isterlerse... ***önce çipimi patlatırım.***" Yekta yerinden kalktı. Sargıların altındaki kaslar ***savaş dansı yapar gibi gerildi.*** "Senin çipini değil, kaderini patlatırlar. Ben seni almaya geleceğim." --- “Gitmem lazım, Yekta.” Bu cümleyi kurarken bile midem kasıldı. Ona bakarken… “Beni daha yeni hayata geri çektin, şimdi bırakacağım seni.” Ama bu mahkeme beklemez. Beklememeli. Karşımda uzanan adam, hâlâ solukları derinden alıyor. Vücudu kan toplamış, damarlarında dolaşan sıvının %40’ı benim kanım. Ve ben şimdi diyorum ki: “Kalk lan, yürüyorsun.” Bana baktı. İlk kez acı değil de öfke vardı bakışlarında. Ama konuşmadı. Sadece doğruldu. Sol kolu hâlâ askıda, göğsü bandajlı. “Tek gitmeyeceğim,” dedim. “Beni birileri durdurmaya çalışırsa, duramayacaklar.” Yekta güldü. “Senin o hâlinle kim neyi durduracak zaten?” --- Helikopterin içi ölüm gibi sessizdi. Ama ben sessizlikten değil... o yaklaşan kan kokusundan ürktüm. Yekta’nın özel timi karşımdaki sıraya dizilmişti: Hayalet, Leke, Çukur, Zehir, Sırt, Mercek, Tetik, Ayaz, Panik. Hepsinin gözünde ölüme davet vardı. Hepsi birer ölüm müziğiydi. Yekta yanımdaydı. Yaralıydı ama gözleri yine öldürebilecek kadar netti. “Mahkeme salonuna 8 dakika,” dedi Kasırga telsizden. Ben başımı cama yasladım. Altımda kar, üstümde sistemin külleri vardı. --- Mahkemeye iniş. İçeri ilk adımımı attığımda burnuma yapışan koku, çürümüşlüğün inkârıydı. Metal, kan, idrar... ve bir de yanmış et. Burası mahkeme salonuydu. Ama artık burası bir mezbahaydı. Yekta yanımda tek kelime etmeden yürüyordu. Silahını kaldırdı, odanın her köşesine çevirdi. Ben... hareket edemiyordum. Bedenler... Tanıklar... Tek tek infaz edilmişti. > "Kiminin kolu yoktu. Kiminin göğsüne harfler kazınmıştı. Birinin gözlerine çiviler çakılmıştı." Kalbim deli gibi atıyordu ama yüzüm ifadesizdi. Avukat olmak bunu gerektiriyordu, değil mi? Soğuk kalmak. Korkmamış gibi görünmek. Ama içimde çığlıklar susmuyordu. > “Deren… şu yazıya bak.” dedi Yekta. Göstermesiyle tüylerim diken diken oldu. KANLA DUVARA YAZILMIŞTI: “HAKİM YOKSA, CEZA TANRILARDAN GELİR.” “Tanrılar mı?” dedim alayla. “Bu devirde kaldı mı siktir boktan tanrı?” Yekta gözlerini çevirdi. "Tanrı değil belki ama... çipin sahibinin bir mesajı olabilir." Yutkundum. "Yani? Bu katliam bir mesaj mıydı bana?" Yekta başını yavaşça salladı. "Senin önünde eğilmesi gereken tanıklar, şimdi kan içinde diz çökmüşler." Birden içimdeki çip zonkladı. Sanki biri beynimin içini tırnaklarıyla kazıyordu. > “KALANLARI YARGILA. GERİ KALAN HERKESİ ÖLDÜR.” > Bu sesi tanıyordum. Annemdi. NOX. Çipin sesi onun sesiydi. > "Ben bu mahkemeyi kurmaya geldim, yıkmaya değil." dedim fısıltıyla. Ama beynim tekrar zonkladı. “YARGI KANLA YAZILACAK.” Bir şeyler değişiyordu. İçimdeki karanlık kıpırdanıyordu. Gözüm bir cesedin eline takıldı. Bir veri diski vardı. Hemen eğildim, aldım. > "Yekta, bu bir kayıt olabilir." "Kasırga'ya iletmemiz lazım." "Hemen buradan çıkalım." Tam o an, salonun arkasındaki gölgelerden bir figür çıktı. Yüzü yoktu. Maskeliydi. Ama silahı vardı. > “O diski verin. Yoksa ikinci mahkemeyi size kurarım.” dedi. Sesi mekanikti. Ve tanıdıktı. ---
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD