Donmuş

1476 Words
[YEKTA – İç ses] “Komut: Öldür.” Göğsümde yankılanıyor. Sanki kalbime değil, çipime bağlıyım artık. Deren’in boynunu nişanlayan elimin titremesi onun canını bağışlamaya çalıştığımın kanıtı. Ama sistem bunu bilmiyor. Sistem duygudan anlamaz. [DEREN – İç ses] “Komut: Yekta’yı infaz et.” Sağ elimin içindeki soğuk metal, onun alnına doğrultulmuşken kalbim avuçlarımda çırpınıyor. Elim silah tutuyor, ama ruhum... Ruhum onun tenine sığınıyor hâlâ. Bedenlerimiz birbirine dönük. Silahlar alınlara dayalı. Ama gözler... Gözler düşman değil. “Sıkar mısın?” dedim. Sesim çatallaştı. Kurumuş boğazımda hem korku hem hayranlık. Gözümdeki yaşı sildi, silah hâlâ elimde. “Önce sen.” dedi. Dudakları kıpırdasa da bakışı sabitti. Titreyen bir tek eliydi, kalbi değil. İki beden. İki emir. Ve ortada dev bir ‘Ama’... Ben askerdim. Komut alırdım. Komut verirdim. Ama şimdi önümde duran kadın, emir zincirini siken şeyin kendisiydi. Çip beynimde titredi. “YEKTA SAVRAN. HEDEF: DEREN SUALP.” Tetiğe uzanmıştım. Parmaklarım onu tanıdı. Ama gözlerim… gözlerinde kayboldu. Deren’in alnından bir damla ter indi. Omzundaki kas hafifçe kasıldı. Çoktan pozisyon almıştı. O da beni öldürmek üzereydi. “Komutu kır,” dedi. Sesi çatallıydı ama güçlüydü. “Ben düşmanın değilim, lanet çipin yansımasıyım.” İçimde bir şey çözüldü. Kalbimden değil, kasıklarımdan yayılan bir sıcaklık vardı. Tetik mi? Sikmişim tetiği. Deren bir adım attı. Aramızda artık silah mesafesi değil, ten mesafesi vardı. Birbirimize doğrultulmuş silahlar hâlâ elimizdeydi. Ama asıl silahımız bakışlarımızdı. Ve biz… hedef almadık. Tüm sistemi deldik. Göz kırptı. Lan göz kırptı. Ve ben orada diz çökmek istedim. Savaş kaybedilmeden teslim olunmazdı ama bu kadına… teslim olmak şerefti. O an… Bir adım daha attı. Sıcak nefesi dudağıma değdi. “Vursan da, seni sevecek yerim kalmaz,” dedi. Ve sonra… öptü. Amına koyayım öptü. Silah elimden düştü. Dudaklarımıza yapışan kan gibi, ruhlarımız birbirine karıştı. Öyle bir öpüştük ki… Dünya dursa, kıyamet geri çekilirdi. Tetik değil, dilimiz devredeydi. Komut değil, şehvet konuşuyordu. ---- [DEREN – İç ses] Kanın kokusu her yere sinmişti. Taze kesilmiş etin, yeni patlamış barutun, ve duvara sıçramış ceset derisinin çürümeye başlayan sıcaklığı… Bir mahkeme salonunda değil, kasap tezgâhında gibiydik. Yekta gözümün önünde duruyordu. Omzunun hemen arkasında — hâlâ duvarda donmuş bir surat vardı. Gerçek anlamda. Derisi sıyrılmış, dişleri dışarı fırlamış bir surat. Ama ben sadece onun suratına bakıyordum. Çünkü onun bakışında öldürme emri vardı. Benim elimdeyse onun teninin izini taşıyan bir tetik. > Komut: Yekta’yı öldür. Komut: Derin’i infaz et. Komut: Emir öncelikli, duygular devre dışı bırakılmalı. Siktir et. Sistem benim içimdeki deliği hesaplayamaz. Yekta'ya bir adım attım. O silahını kaldırdı. Ben de kaldırdım. Göz göze. Alın alın. Namlular birbirine öpüşür gibi yaslandı. Sustum. Sustu. Sustum. Sonra konuştum. Ama sesim değil, dilim konuştu. Çünkü o an dudaklarını yaladım. “Ya beni şimdi öp, ya da öldür...” dedim. Sesim o kadar düşüktü ki, boğazımdan değil, kasığımdan çıkmış gibiydi. Yekta bir an duraksadı. Çip yanıt bekliyor olmalıydı. Ama vücut başka bir emir verdi. Geldi. Bir adımda. İçime daldı. Sanki öpmedi. Saldırdı. Dudakları dudaklarımı parçaladı. Dişleri alt dudağımı sıyırdı. Dilimizi birbirimize sokmadık, sürttük. Acı vardı. Ama zevk daha baskındı. Kanlı elleri belime yapıştı. Sırtımdaki kazağı öyle bir çekti ki, dikiş sesi çatlayan kemikler gibi duyuldu. Ben de boş durmadım. Elimi onun göğsüne dayadım. Göğsü titriyordu. Bir öpüşme değil bu. Bu ölümün sevişmeye dönüşü. Bu, “öldür” emrine götüyle gülen bir vücut gösterisi. Gözüm arkasındaki cesede takıldı. Gözleri oyulmuştu. Ama biz birbirimizin gözlerini yalarken o izliyordu. İçimdeki çığlık, dilinin altında boğuluyordu. Birden… Kapı kırıldı. BOOM! Kasırga içeri ana avrat daldı. Elinde tüfek, ağzında sigara. Ama bizi görünce... Tüfeği indirdi. Ağzından sigara düştü. Yanak kası seğirdi. Ve bir cümle kurdu. > “Sizi... amk... çipler bile çözememiş…” Yekta'nın eli hâlâ sırtımdaydı. Benim elim hâlâ kemerindeydi. Dudaklarımız kan içindeydi. Ama… Hâlâ öpüşüyorduk. --- [KASIRGA – GÖZÜYLE] Bismillah... Kapıyı tekmeyle kırdım, içeride ne bulmayı bekliyordum bilmiyorum. Ceset mi? Evet. Kan mı? Evet. Duvarda derisi yüzülmüş mahkeme üyeleri mi? Zaten biliyorduk. Ama... Bu ne amına koyayım? Yekta... Yekta Savran. Adam askerî literatürde “çatışma sırasında mastürbasyon bile düşünmez” diye geçiyor. Adamın lakabı “Tetikte Soğuk Rüzgar.” Bunun tenine dokunan kadın ya yemin eder ya ölür. Ama işte… Avukat Deren Sualp onun ağzının içinde. Ve elleri Yekta’nın kemerinde. Ben öylece kapıda kalakaldım. Biri bana mermi sıksa daha az afallarırdım. Yekta'nın bana baktığını gördüm. Ama geri çekilmedi. Sanki "gör, öğren, yaşa" diyordu. Ben de yaşadım. Ağzımdaki sigara yere düştü. Ayağım altındaki kanın üstünde kaydı. Dengeyi tuttum ama kelimeleri tutamadım. > “Yekta… kardeşim… ne hale geldin lan sen?!” “Burası mahkeme değil, sevişme odası olmuş amına koyayım!” Bakışlarımı Deren’e çevirdim. Kadının alnında ter, dudağında Yekta’nın kanı. Ama sanki savaş suçlularını değil, buz gibi kaslı bir adamı sorguluyormuş gibi. > “Sen de mi lan Deren?! Sen nasıl bi avukatsın amk?! Bu ne hâl?! Mahkemeyi kıtır kıtır kesmişler, sen Yekta’nın düğmesini açmışsın!” Yeminle güleceğim. Ama o kadar karışık bir görüntü ki... Kafam sinyal veremedi. O sırada arka duvardaki ekran fışırdayarak açıldı. Kendi kendine. Elektrik yoktu ama çipler birbiriyle konuşuyor olmalıydı. > EMİR GÜNCELLENDİ: Çip eşleşmesi algılandı. Tehdit seviyesi: ÇOK YÜKSEK. İkiliyi ayırın ya da ikisi de kendini yok edecek. Deren bir adım geri çekildi. Yekta’nın elini tuttu ama sıkmadı. Göz göze geldiler. Ben o an sustum. Çünkü şahitlik yapacağım mahkemede, Yargıç ve sanık öpüşürken, cellat olan benim. --- [KASIRGA – İç ses] Bunların çipi varsa... Benim vicdanım var. Ama şaka gibi lan. 13 kişi öldürülmüş, 2 kişi öpüşmüş, 1 kişi şok geçirmiş. Ben bu olayı rapora nasıl yazacağım?! --- [YEKTA – ANLATIYOR] Kasırga’nın sesi kapıyı parçalar gibi içeri girdi. > “Yekta… kardeşim… ne hale geldin lan sen?!” Sesi duydum. Ama Deren’in dudakları boynumdaydı. Terimizin karıştığı yerde... “Dur” demek diye bir kavram yoktu artık. O öptü, ben gömdüm. O tuttu, ben tuttum. Kemerim yarıya kadar açılmıştı. Avuç içi tenime yapışmıştı. Ağzımızdan kan tadı geliyordu… ama yine de öpüşüyorduk. Ve Kasırga bağırmaya devam etti. > “Sen nasıl bi avukatsın amk?! 13 kişi parçalanmış! Sen bu adamın düğmesini açmışsın!” Deren geri çekildi. Parmağıyla dudağının kenarındaki kana dokundu. Gözümün içine baktı. > “Bana ‘öldür’ dedi o çip, ama ben… sana dokundum.” Sustu. Aynı anda odanın ortasında ışık yanıp söndü. Ekran fırladı. Ses yoktu, ama ekranda beliren o silüet... Gözümün her bir hücresine kazındı. NOX. Onu tanıdım. Deren’in annesi. Yıllar önce ölmüş bildiğimiz, ama çip projesinin başı. Kadının gözleri ekranın içinden çıkıp ciğerimize işliyordu. Ve ses geldi: > “Yekta Savran. Deren’i öldürmeyeceksin. Çünkü sen de aynı çipin sahibisin. Ama aranızdaki etkileşim, komutları çarpıttı. Teniniz… birbirinize işlemeye başladı. Artık biriniz ölürse, diğeri sistematik olarak delirecek. Bu mahkemede adalet yok… karar da sizde.” Kasırga dizlerinin üstüne çöktü. > “Oha. Oha amk. Ben yokum. Sizi iki dakika yalnız bırakmaya gelmiyor zaten. Çipi olan sikişiyor, olmayan şahitlik yapıyor amk...” Deren yere çöktü. Yüzüme baktı. O bakış… Bir savcının değil, bir kadının bakışıydı. > “Ben Türkiye’ye dönüyorum Yekta… Mahkemeyi kurmam lazım.” Yutkundum. > “Ben de geliyorum.” Deren kafasını salladı. > “Hayır. Senin hâlâ iyileşmen gerek. Ama timinle birlikte gelmen gerek. Çünkü ben yargılayacağım, sen koruyacaksın. Anlaştık mı?” Tam o anda odanın diğer kapısı açıldı. 9 kişilik tim içeri girdi. Her biri kanlı cesetlerin arasında yürürken bize baktı. İçlerinden biri kustu. Diğeri başını çevirdi. Ama en öndeki, yıllardır timimde olan Uzman Onbaşı Riva gözümün içine baktı ve sordu: > “Komutanım… Mahkeme hâlâ geçerli mi?” Deren ayağa kalktı. Bilekleri kana bulanmış, göğsü kesik içinde… ama hâlâ dimdik. > “Mahkeme değil bu artık… Bu bir kıyamet yargısı.” Ve işte o an... Biz mahkeme salonunda kanın ortasında birbirimize bakarken… Kasırga duvara yaslanıp sigarasını yaktı. > “Vallahi yemin ediyorum... Bu iki manyağı izlemek, savaşta hayatta kalmaktan zor.” --- Yekta – Deren’in ardından Sırtı dönük. Elini bile kaldırmıyor. Bir tek sol kolu kıpırdıyor... hafifçe, ama durduramıyor titremeyi. Deren helikoptere yürürken kalbine saplanan şey ne bir kurşun, ne de çipin sinyali. Yekta’nın sessiz kalışıydı. Bir adım atsa belki kalacaktı. Ama Yekta dondu. İçindeki fırtınanın tek bir yankısı dudaklarından döküldü: > “Güvende kal... Deren.” Deren durmadı. Güvenlik gözlüklerini taktı, ceketinin fermuarını sonuna kadar çekti. İçindekini kimse görmesin diye. Ama Kasırga dayanamayıp bağırdı: > “Amına koyayım bu hale nasıl geldiniz lan?! Bu ne?! Ben romantik distopya mı yazıyorum, operasyon raporu mu giriyorum belli değil!” Deren döndü. Helikopterin basamaklarında, sol omzundan arkasına bakıp sırıttı. > “Sen de ne biçim askersin lan Kasırga?” “Sen ne biçim avukatsın Deren?” diye güldü Kasırga. “Ben o mahkemeye yeminimle değil, kanımla gidiyorum.” Motor çalıştı. Pervaneler dönmeye başladı. Kar savruldu, rüzgar bastırdı. Ama Yekta hâlâ kıpırdamamıştı. Kollarını arkada birleştirmiş, bakışları yere çivilenmişti. Sadece içinden geçiyordu: > “Eğer dönerse... Eğer bir kez daha bakarsa... Her şeyi sikeceğim. Çipi de, emri de, Kuzey’i de.” Deren başını kaldırdı. Son bir kez… döndü. Bakışlar kesişti. Ve o an her şey sustu. Çip, emir, mahkeme, dünya… Sadece iki kişi kaldı: Bir asker. Bir kadın. Ve aşkları, buz gibi bir kıyametin içinde yanan tek şeydi. ---
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD