Kapı açıldığında ilk duyduğum şey, sessizlikti.
Burası bir askeri üsse benzemiyordu.
Daha çok... bir tabut gibi kokuyordu.
Güya “şimdilik güvendeydim.”
Ama amına koyayım bu nasıl bir güvenlikse, koridorun sonundaki köşede hâlâ kan vardı.
Taze değil. Ama sıcak.
Burada en son biri çırpınarak can vermişti, eminim.
Ayaklarımın altında yankılanan çelik zemin, bu devasa yapının bana hissettirdiği tek şeydi: soğuk.
Beton duvarlar bile bu kadar donuk bakamazdı insana.
Üssün içi steril, pırıl pırıl, tertemiz... ama içerideki hava ölüm kokuyordu.
"Hoş geldin, Avukat Sualp," dedi biri.
Sesini takip ettim. Üniformasında üç yıldız. Albay mıydı, general mi… umurumda değildi.
"Kaç tanık kaldı?" dedim, ceketimi çıkarmadan. Terim daha soğumamıştı.
"Yirmi iki," dedi. "Üçü... şüpheli şekilde—"
"Öldürüldü, değil mi?" dedim.
Gözünü kaçırdı.
Bunun adı artık ‘şüpheli ölüm’ değil. Bunun adı: mesaj.
---
Odaya girdiğimde ilk hissettiğim şey kusmuk gibi mideme oturan demir kokusu oldu.
Kapalı devre havalandırma bile bastıramamıştı. Kan hâlâ kurumamıştı.
Tanıklardan biri kafası kesilmiş halde masaya oturtulmuştu. Gözleri açık.
Bana bakıyordu.
“Konuşmayacakmış,” demek istemişti biri.
Sadistçe, zeka dolu ama psikopat işi bir gösteriydi bu.
Diğerine geçtim.
Karnı yarılmıştı.
İç organları dışarıya çıkarılmış, kalbini masaya koymuşlardı. Üzerine yazılmış:
"Vicdanla yargılayın."
O an kafamın içinde bir ses yankılandı. “Bu iş mahkeme işi değil artık.”
---
Bunlar sıradan infaz değildi.
Bunlar kurban değil, uyarıydı.
Beni hedef almışlardı ama usulünce. Dava çöksün istiyorlardı.
Delirttirmeye çalışıyorlardı.
Ama ben çocukken deli olmayı seçtim zaten.
Annemi hatırladım.
Bana gözyaşlarımı silmemeyi öğreten kadını.
Ağlarsan görürler, demişti. Ama silersen zayıf zannedip üstüne gelirler.
Elimi yüzümdeki kurumuş kan lekesine götürdüm. Silmedim.
---
"Avukat Sualp..." dedi arkadan gelen biri.
Tim komutanı. Sert bakışlı, gencecik bir yüz. Oysa gözleri yaşlı bir adam gibi yorgundu.
"Şüphelenilen kişi var mı?" dedim.
"Yekta Komutan gelmeyecek mi?"
Donup kaldım.
Bir eksikliği bu kadar iyi fark ettiklerini sanmazdım.
Bir binayı tek başına taşıyan kolon gibiydi Yekta. O olmayınca her şey çatırdıyor.
Ama o burada olsaydı... yine de bu cesetleri önleyemezdi.
Çünkü bu içeriden biri.
---
Üç tanık öldü.
Yirmi iki kişi kaldı.
Ve o yirmi ikinin her biri diğerinden şüpheli.
Masaya oturdum. Parmaklarımı masaya vurdum.
"Hepsini teker teker sorguya alacağım. Her birini.
Kapılar kilitlenecek. Giriş çıkış yasak.
Ve herkes bana gerçeği söyleyecek. Çünkü yalan söyleyenin...
bir kalbi masaya koyulacak sıradaki o olur."
---
İşte o an, arkamdan gelen ayak sesleriyle irkildim.
Adımları tanıdım.
"Kasırga."
"Yo yo, öyle hemen artistlik yapma Deren Hanım," dedi gülerek.
"Sen mahkemeyi topla, ben de o katili bulurum. Belki birlikte olur. Belki de aynı kişidir ha? Hem cellat, hem yargıç..."
"G.tünle espri yapma Kasırga. Burada insanlar öldü," dedim.
"Ölmeye de devam edecekler," dedi göz kırparak.
"Çünkü bu çipler hala aktif. Çünkü bazıları hala emir alıyor."
Kulağıma eğildi.
"N’oldu? Yekta’dan uzak kalınca sesini unuttun mu? Geçen gece ne diyordu sana?"
Yüzümdeki ifadeyi görünce daha çok güldü.
"Bak ben bir şey demiyorum. Ama o öpüşmeden sonra silah doğrultmuşsunuz birbirinize... o sahne Hollywood’a satılır."
---
Kapı kapandı. Odaya yeniden ölüm kokusu doldu.
Duvardaki saate baktım.
İlk sorguya 8 dakika var.
Daha gidecek çok yol var.
Ve eğer bu dosyayı kapatamazsam… bu dava beni gömer.
Ama ben mezar kazmayı da bilirim.
---
"Yekta'nın yokluğu... etimde bir kaşıntı gibi. Geçmiyor, sadece daha derine iniyor."
Kışlanın duvarları griydi. Soğuk, tenime işlememişti ama onun yokluğu... O ten, o bakış, o soluk soluğa kalışlarımız... İşte onlar işliyordu içime. Kafamı yana çevirdim; plastik sandalyeye yapışmış terimle beraber bacaklarımı açtım. Kalçamın arasına yerleşen boşluk, tek başına onu özlememe neden oluyordu. O boşluğu dolduran tek adam... Yekta.
Ellerim dizlerimde, ama tırnaklarımın battığı yer başka. Bacaklarımın arasını sımsıkı kapatıyorum. Çünkü orada bir şey zonkluyor. Kalbim değil. Beynim değil. Bayağı bildiğin amım atıyor, amına koyayım.
"Yekta seni özledim lan."
Sesim çıkmıyor, ama içim bağırıyor.
Dudakları… o kuru, çatlak ama her öptüğünde beni yakıp geçen dudakları…
Ellerini bir an gözümün önünde canlandırdım. Savaşla örselenmiş, nasırlı ama beni tuttuğunda titrememe neden olan o parmaklar...
Bir kere bile içeriye dokunmadan beni çözebilmiş bir adamdı o.
Ve şu an ben, onu düşünürken bacaklarımı kasıyorum.
Çünkü biliyorum.
Yekta’nın şu an orada, Kuzeydeki yatakta yattığını biliyorum.
Kaslı vücudu sargılar içinde.
Belki alnı terli, ama pantolonu gergin.
Beni düşünerek…
Evet, beni düşünerek iç çekiyor olabilir.
Belki de parmaklarını kendi üzerinden kaydırıyor, yavaşça...
"O pantolonun içinde olan şeyi ben gördüm lan. İçimde hissettim."
Anılar tokat gibi çarpıyor yüzüme.
Sırtıma bastırışı.
Kulağıma eğilişi.
Boğuk sesiyle “Sakın kımıldama, avukat hanım,” deyişi.
Kafamı sallayışım.
Ve sonra... bam.
Bam.
Bam.
Yattığım bu kışla yatağı fazla geniş geliyor şimdi. Çünkü orada bana sarılacak bir Kartal yok.
Yorganım tenime değmiyor gibi.
Çünkü Yekta’nın sıcaklığı yok.
Ve beynimde bir çip değil, direkt am klitorisim titreşimde.
Bu savaş bana zevkle acıyı aynı anda yaşatıyor.
Onun hatırası iç çamaşırımı ıslatıyor.
Bacaklarımı kasıyorum tekrar.
O geceyi hatırlıyorum.
Ne ilk sevişmemizdi, ne de son.
Ama bir tanesi var ki…
O kanlar içinde bile bana dokunduğu gece.
Ortamda ölüler, kan kokusu, barut...
Ama biz birbirimizin tenini emiyorduk.
Dudaklarımızın arasından kan geçiyordu belki ama biz onun yerine zevkin tuzunu alıyorduk.
"Yekta’m… Senin yokluğun götümde zonkluyor lan."
Söyleyemediğim ne varsa, buraya yazsam mahkeme başlamadan savaş başlar.
---
Gözüm kırpıldı.
Bir çavuş içeri girdi.
Yanağımda bir kas seğirdi.
Ayakta durmaya çalıştım.
Ama bacaklarım titriyordu.
Çünkü... Yekta'nın adını düşündüm.
Ve o sadece isim değil, içime işlemiş bir lanet.
Ya da en tatlı virüs.
---
Yekta'nın Gözünden
Yatağın kenarında, boş duvara dikilmiş gözleriyle öylece oturuyorum. Deren’in sesini en son duyduğumdan beri tam üç saat kırk yedi dakika geçti. Saniyelerini bile sayıyorum, amına koyayım. Nefes alışları, o çenesi titreyerek söylediği “Geri döneceğim,” cümlesi beynime çakılı kaldı. Ne zaman gözlerimi kapasam, onu yerde kan içinde, ama inadına dik dururken görüyorum. Dudaklarını ısırarak bana “dayan” diyen o bakışları var ya... Lanet olası, pantolonumu bile daraltıyor.
Siktir.
Ellerim titriyor. Sadece soğuktan değil. İçimde yanan bir sıcaklık var; buzun ortasında, içimdeki Deren yangınıyla eriyen tek kişi ben olabilirim. Kadın avukatmış... Avukat. Ama nasıl bir avukatsa benim sabrımı, sinirimi, hatta tenimin altındaki her damarı alevlendiriyor.
Onu öyle bırakmak... Gitmesine izin vermek... Her yerimle yemin ediyorum, bu yaptığım en zor şeydi. Onu kendi ellerimle öldürmekle görevlendirilmiştim bir ara, çip o emri verdiğinde ellerim titrememişti bile. Ama şimdi? Şimdi beynim ona gitme, gel buraya, soyun da yanıma uzan diye bağırıyor. Gözümde değil mahkeme, tanık, emir... Gözümde sadece o.
Şu anda üsse varmış olmalı. Askeri disiplinin içine sıçayım, onu orada bekleyenlerin arasında onun gözlerine bakan başka bir herif varsa, onu buradan vururum. O gülüş, o iğneleyici bakış, o kıç... sadece bana ait.
Ayağa kalkıyorum. Pantolonumun dikişleri, kasığımda şişen arzuyla zorlanıyor. Siktir. Bazen Deren’in içimdeki hayvanı görse... belki de görüyor. Belki de onu bu yüzden öpüşümüzün arasında titredi. Belki de o yüzden “Bağla ama farklı şekilde” dediğinde dudaklarını ısırdı. O gece... O gece o dudakların ucuna öyle eğildim ki nefesimi bile hissediyordu. İçine çekti beni, sanki yıllardır sadece bana açılmış gibiydi.
Ama dur. Hayır. Şimdi böyle düşünmek bana zarar verir. Ben disiplinliyim. Duygularımı bastırırım. Amına koyayım, yıllardır bunu yapıyorum. Ama o kadın... O kadın benim beynimi sikercesine içeri girdi. Ve çıkmıyor.
Arkamdaki monitöre bakıyorum. Kasırga’nın gönderdiği dosyalar hala şifreli. Ama bir tane ses kaydı açık kalmış. Deren’in annesinin sesi. Nox. Kadın bile çipleri Deren’e zarar gelmesin diye programlamış.
“Yekta... bu mesajı sadece Deren'i vurduktan sonra hayatta kalırsan dinleyeceksin. Ona zarar verme. Ona sen lazımsın. Onun seni öldürmeye çalışması gerekiyordu çünkü tek kişi hayatta kalmalıydı. Ama sistem bozuldu. Siz birbirinize bağlandınız.”
Ağzımı sıkıyorum.
Bağlandık... mı?
Amına koyayım. Bu bağlanmaksa, benim içim, her Allah’ın günü Deren’le sikişme isteğiyle kıvranıyor.
Ama sadece ten değil. Deren’in sesi içimi çırılçıplak ediyor. O beni konuşmadan bile diz çöktürebilecek biri. Omzuma dokunduğu an, ne general kalıyor, ne komutan. Sadece... adam oluyorum. Adam. Onun adamı.
Ve şimdi orada. Savaşın göbeğinde. Üç ceset bulmuşlar. Birinin kolu kopmuş, birinin derisi yüzülmüş. Onu koruyamadım diye içim içimi yiyor. Çünkü biliyorum, Deren öfkesini bastırmıyor. Onu tanıyorum. Birini ağlatmak için sadece gözlerine bakması yetiyor.
Siktir.
O an, telsiz cızırtı veriyor.
“Yekta Savran. Kuzey hattında hareketlilik. 2 dakika içinde dış çembere geç.”
“Geldim,” diyorum.
Ama aklım... Aklım o değil, sıcak dudaklarında, gece karanlığında ellerimle tuttuğum kalçalarında. O yatakta bana dönerken attığı bakışta.
O kadın... Amına koyayım, o kadın benim sonum.
---