Saat gece yarısını geçmişti. Üssün içinde neredeyse hiç ses yoktu. Sadece Arin’in çalışma masasında ince bir serum kabı ışıldıyor, içindeki sarımsı sıvı yavaş yavaş karışıyordu. Cam enjektörlerin içindeki sıvı, ölümle yaşam arasındaki tek köprüydü.
“Yeterince stabil değil ama…” dedi kendi kendine. “Daha iyisi için zaman yok.”
Kapı arkasından yavaşça açıldı. Yekta girdi ilk. Ardından Deren. Üzerlerinde nötr giysiler, gözlerinde sonsuz bir kararlılık. Ölümün bu kadar gerçek koktuğu bir an yaşanmamıştı belki de. Ne kurşun sesi, ne patlama… Bu sadece bir hazırlıklı vedaydı.
Arin ellerini dizlerine sildi. Kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. “Tam 60 saniye. Ben sinyali izliyor olacağım. Nabzınız düşecek. Solunum sıfıra yaklaşacak. Ama beyin ölümü gerçekleşmeyecek. Çip sinyali alır almaz kendini vücudunuzdan ayıracak ve yanacak. Geri dönmeniz için o zamanım olacak. O sırada…”
Yekta başıyla onayladı. “Gerek yok daha fazlasına.”
Deren susuyordu. Sanki kelimeleri ağzından çıkarsa, o serum daha çabuk işleyecekti. Göz ucuyla Yekta’ya baktı. Yekta da ona. Göz göze geldiler.
Sessizlikte yürek çarpıntısı duyuluyordu.
Arin serumu aldı. “İlk kim?” diye sordu.
Yekta adım attı. “Ben.”
Arin tereddütsüz şırıngayı Yekta’nın koluna bastı. Sıvı hızla damarına yayıldı. Saniyeler sonra Yekta'nın gözleri ağırlaştı, kasları gevşedi. Titreyen dizleri çözülürken Deren yakaladı onu. Usulca yere bıraktılar.
“Yekta…” diye fısıldadı Deren. “Dayan… lütfen…”
Arin diğer şırıngayı hazırladı. Deren'e döndü. “Hazır mısın?”
Deren hiç cevap vermedi. Gözlerini kapatıp başını salladı. Kolunu uzattı. Enjektör deriye girdiğinde, Arin’in elleri titriyordu.
“Lütfen… geri dönün,” dedi fısıltıyla.
Sıvı damarlarına doldu. Deren bir anda irkildi. Göğsü daraldı, nefesi kesildi. Yavaşça Yekta’nın yanına uzandı. Gözleri açık kaldı… ama hiçbir şey görmüyordu artık.
Arin hemen ekranına döndü. Nabız: 0.00. Solunum: -
Çip yanıtı bekleniyor…
Beklendi…
Ve bir anda… "SİNYAL KESİLDİ" yazısı ekranı kapladı.
Arin’in gözleri büyüdü. “İşte bu!” diye bağırdı. “Çıktı… çip çıktı!”
Vücutlarından küçük bir duman yükseldi. Çipler, omuriliğin alt kısmından dışarı fırlamış, kendini imha etmişti. Metalin yanık kokusu yayıldı.
Ama hâlâ… Deren ve Yekta kıpırdamıyordu.
Arin dizlerinin üstüne düştü. “Hayır… hayır hayır hayır… YALVARIRIM!”
Serum kitini yeniden aldı. Kalp masajı… solunum tetikleyici… bir, iki, üç…
“Deren! Aç gözünü! Lütfen!”
Yekta’nın parmakları hafifçe seğirdi. Arin fark etti. “Hadi… hadi oğlum…”
Deren'in göğsü bir anda sarsıldı. Sert bir nefes, sanki boğulmadan çıkan ilk hava gibi ciğerlerini parçaladı. Gözleri kocaman açıldı. Kalbi tekrar atmaya başlamıştı.
Yekta da öksürdü. Nefes nefese kaldılar. Arin gözyaşlarını silmeden, gülmeye başladı.
“Hoş geldiniz… zombilerim!”
Yekta doğruldu. Deren’e baktı. Parmakları Deren’in yanaklarına uzandı.
“Oradaydım…” dedi Yekta. “Karanlıkta… ama bir ses vardı… senin sesin.”
Deren’in gözlerinden yaş süzüldü. Yekta onu kucakladı. “Seni bırakmam.”
Kasırga tam o sırada içeri girdi. Ellerinde iki battaniye, ağzında meşhur sırıtmasıyla.
“Uyuyan güzellerimiz uyanmış! Bravo Arin, gerçekten! Ölmeden öldürmek, öldürdükten sonra diriltmek… Bu kaç puanlık bir bilim?”
Arin, bitkin ama mutlu, kafasını salladı. “Bu sadece başlangıç. Çipler gitti ama peşimizde olanlar hâlâ var.”
Kasırga battaniyeleri attı.
“Eh… önce bir çay koyayım mı? Yoksa herkesin ilk dileği bir duş ve biraz mahremiyet mi?”
Yekta Deren’in kulağına eğildi. “Benimki sadece… sen.”
---
“Ölümle dans edenler, artık ölümden korkmaz.”
---
Üs binasının içindeki küçük toplantı odası uzun süredir böyle kalabalık bir sessizliğe ev sahipliği yapmamıştı. Çaydanlık fokurdayarak kaynıyor, bir yandan da kaloriferin başına konmuş eski radyodan metalik bir cızırtı eşliğinde hafif caz çalıyordu. Arin bilgisayarını kapatmıştı. Elleri hâlâ titriyordu ama çay kupasını iki avucunun arasına alıp sıcaklığını hissedince biraz toparlandı.
Yekta ve Deren, karşılıklı oturuyordu. Üstlerinde askeri gri battaniyeler, saçları dağınık ama gözleri pırıl pırıldı. O “bir dakika ölü” kaldıkları anın ardından gelen bu sükûnet, ikisinin de içine yayılan bir şey olmuştu. Şu an, şu odada, sadece birbirlerinin nefesini duyabiliyorlardı.
Deren fincanını kaldırdı. “Bu… gerçek mi?”
Yekta kısık bir sesle cevapladı. “Çok gerçek. Hayattayız. Çipler yok. Ve hâlâ sıcak çay var.”
Kasırga içeri girdiği anda tam bu cümleye denk geldi.
“Ve hâlâ BEN varım,” dedi elinde üç koca kupayla. “Arin’inkine iki şeker, seninki sade Yekta. Deren Hanım… sizin damak zevkinizi çözemediğim için karışık yapmadım. Ortası, diplomatik çay.”
Arin kahkaha attı. “Sen diplomat olsan, ülke üç güne kaosa girer.”
Kasırga umursamazca omuz silkti. “Ben zaten kendi çapımda bir kaosum.”
Deren hafifçe gülümsedi. Vücudu hâlâ sarsıntı halindeydi ama ruhu bir nebze rahatlamıştı. İlk kez ölüm korkusunun olmadığı bir odada oturuyordu. Dışarıda savaş, içeride çay.
Yekta çayından bir yudum aldıktan sonra Arin’e döndü. “Gerçekten… bu kodu nasıl kırdın?”
Arin göz devirdi. “Kod mu? O bir kâbus! Ben bugüne kadar virüs gördüm, trojan gördüm, siber savaş simülasyonu gördüm… ama bu çipin içindeki sistem var ya, direkt cehennem entry’si gibiydi. Yazılım değil lan o, bildiğin lanetli nesne.”
Kasırga söze girdi. “Ben de sana dedim o gün: ‘Bu kız ya bizi kurtarır, ya nükleer bomba yapar’ diye. Şansa kurtulduk.”
Deren dönüp ciddi bir şekilde baktı. “Şansla ilgisi yok. Arin olmasa… şimdi ceset torbasındaydık.”
Kasırga bir an ciddileşti. Sonra göz kırptı: “Ayy duygulandım, bana sarılacak mısın?”
Deren göz devirdi. “Ancak seni bir şeyle boğmak istersem.”
Arin de lafa karıştı. “Şaka bir yana… bu çip olayı büyük. Sadece sizi değil, sistemin tamamını izliyordu. Biz onları sıfırladık ama aynı sistem başka yerlerde de olabilir.”
Yekta başını salladı. “O yüzden daha fazla sessiz kalamayız. Bu işin başını bulmalıyız. Çipi kim tasarladıysa, kim taktırdıysa… kim uyguladıysa. Tüm zinciri sökmek zorundayız.”
Kasırga ayaklarını masanın altına uzatıp sandalyeye yayıldı. “Yani tam dinleniyorduk, yine macera başlıyor öyle mi?”
Deren, başını arkaya yaslayıp bir anlık boşluğa baktı. “Ama bu sefer farklı. Artık ipi çekenler değil, çekenlere kafa tutanlarız.”
Yekta gözlerini Deren’e dikti. “Ve bu farkı birlikte yaratacağız.”
O sırada Arin ayağa kalktı, bilgisayarını tekrar açtı. Ekranda dijital bir harita açıldı. Üzerinde parlayan birkaç kırmızı nokta, çip sinyalinin bir zamanlar bağlantılı olduğu uydu noktalarını gösteriyordu.
“Yeni hedeflerim var,” dedi. “Kod geri izleme verisi, kimlerin merkezden kontrol edildiğini gösteriyor. Bazıları hâlâ aktif. Demek ki bu çip işi, daha bitmedi.”
Kasırga mırıldandı. “O zaman kısa bir kahve molasıydı bu.”
Yekta ayağa kalktı. Ciddiydi ama bu sefer başka bir sertlik vardı bakışlarında. “Ama artık çay içenler, emir alanlar değil. Emir verenleriz.”
Deren battaniyesini omzuna sarıp doğruldu. Gözleri ışıldıyordu.
“Ve bu sefer… bizi izleyenleri biz izleyeceğiz.”
---
“Bazı savaşlar silahla değil, sıcak bir çayla başlar. Ama hepsi cesaretle biter.”
---
“İnsan Gibi Yaşamak (1 Gece Yeter)”
Gece, üs binasının çatısından gökyüzünü izlemek için fazla rüzgârlı, içeri kapanmak içinse fazla sessizdi. Herkesin sinirleri yorgun, ruhları çiziklerle doluydu. Ama ne gariptir ki, hayatta kalmak bazen en basit istekleri tetikler: bir kahkaha, bir kadeh, belki bir şarkı.
O anı Arin başlattı. Tabii ki o.
“Yeter be!” diye bağırdı birden, ellerini havaya kaldırarak. “Kafayı yiyeceğim yoksa. Çip çözdüm, sistem kırdım, sinir harbi yaşadım… Şu an her şey durduysa, ben içki istiyorum! Sarhoş olmak istiyorum!”
Kasırga hemen atladı. “Ayyy sonunda biri mantıklı bir şey söyledi. Ben içiyorum!”
Yekta kaşlarını kaldırdı. “Burada içki olduğunu sanmıyorum.”
Arin sırıtıyordu. “Ooo tatlım, ben o ihtimali günler öncesinden düşündüm. Laboratuvarın arka dolabında bir şeyler vardı. Teknik olarak tıbbi alkol ama içine biraz aromatik madde, biraz meyve suyu karıştırırsak... mis gibi olur.”
Deren başını kaldırdı, kısık gözlerle Arin’e baktı. “Sen resmen… savaşın ortasında partileme planı yapmışsın.”
Arin göz kırptı. “Yani… ne zaman savaşmadık ki? İnsan olmayı unutursak kazanmanın ne anlamı var?”
Deren’in dudakları kıvrıldı. İçten bir gülümseme yayıldı yüzüne. O an tüm ciddiyeti bir kenara attı. Battaniyesini omzuna attı, ayağa kalktı.
“İyi o zaman. Bu gece savaş yok. Sadece biz varız.”
Kasırga ellerini ovuşturdu. “O zaman ben gidip şu ‘tıbbi’ içkileri alayım. Ayrıca... ufak bir hoparlör sistemi var. Bluetooth bile çekiyor, ben ayarlarım. Yalnız uyarayım, benim listem biraz ‘nostaljik’ olabilir.”
Yekta bir şey demedi ama hafifçe başını salladı. Bu gece onun bile itiraz edecek hâli yoktu.
---
Yarım saat sonra küçük bir köşede portatif bir masa çevresinde oturmuşlardı. Masanın üstü karışık: birkaç plastik bardak, acayip renkli bir içki, eski bir hoparlörden çalan 90’lar Türkçe pop, Arin’in bir yerlerden bulup getirdiği abur cuburlar…
Deren bardağını kaldırdı. “Ne için içiyoruz?”
Arin parmağını havaya kaldırdı. “Hayatta kalabildiğimiz için. Hâlâ delirmediğimiz için. Ve en önemlisi…”
Bakışları Deren’e, Yekta’ya ve Kasırga’ya gezdi.
“Birbirimizi kaybetmediğimiz için.”
Bardaklar tokuştu.
İlk yudumdan sonra herkesin suratı aynı anda buruştu.
Kasırga öksürdü. “Arin! Bu ne lan, boğazımda yangın çıktı! Tıbbi alkolle turşu suyu mı karıştırdın?!”
Arin kahkaha attı. “Kusura bakma. Limonata kalmamıştı.”
Deren dudaklarını silerek gülümsedi. Yanağı kıpkırmızıydı. “Yine de fena değil. Alışırım sanırım.”
Yekta hafifçe içkisini kenara koydu. O her zamanki gibi kontrollüydü. Ama göz kenarındaki çizgiler, yorgun değil, gevşemiş bir adamın çizgileriydi bu sefer.
Kasırga müziğin sesini biraz açtı. “Yani şimdi... delilik zamanı. Arin, senin favori dansın neydi?”
Arin gözlerini devirdi. “Dans mı? Burada mı?”
Kasırga bir anda ayağa kalktı ve abuk sabuk figürlerle oynamaya başladı. Omzunu kırptı, bir elini beline koyup diğerini havaya kaldırdı. “Bak, ‘Kasırga özel serbest stil dövüş dansı’! Seninkini görelim!”
Arin gülmekten kendini tutamadı. Bardaktaki ikinci içkisini de dikti ve sonra o da ayağa kalktı. “Tamam lan! Geliyorum!”
Deren bir köşeden onları izliyordu. Önce sessiz kaldı ama sonra gülümsemesi büyüdü. Başını Yekta’ya çevirdi.
“Biliyor musun… belki de hayat sadece bundan ibaret olmalıydı.”
Yekta ona baktı. “Dans eden delilerden mi?”
“Hayır. Birlikte gülümseyebilen insanlardan.”
Yekta sustu. Sonra usulca uzandı, Deren’in elini tuttu. Kalın, çatlak elleri Deren’in soğuk ama yumuşak parmaklarına dokunduğunda içleri ısındı.
Deren fısıldadı. “Bu gece… savaş yok, değil mi?”
Yekta gözlerini kapadı, başını eğdi.
“Yemin ederim. Sadece biz.”
Ve uzaktaki Kasırga bağırdı:
“YEKTA! Senden de figür bekliyoruz! Deren Hanım, Yekta dans etmezse sen dans eder misiniz?”
Deren güldü, ayağa kalktı. “Yekta’yı zorlamayacağım. Ama ben hazırım!”
---
Müziğin sesi arttı. Kahkahalar yükseldi. İçki bitti ama sohbet tükenmedi. Gecenin ortasında, bir üs binasında, dört “yaralı ama yaşayan” insan, ilk defa gerçekten yaşıyordu.
Ve hiçbir sistem, hiçbir çip, bu anı onlardan çalamayacaktı.
---