Savaş mı?

1642 Words
Kar zemini gıcırdadı altında. Yekta’nın bot izleri derine saplanırken Deren, az önce beş kişiyi aynı anda nasıl vurduğunu düşünmeden edemedi. Kadın delirmişti. Ama o deli hâli, Yekta'nın içini daha da bozuyordu. Damarındaki kan değil, Deren'in teri kaynıyordu sanki. "Kar yağıyor amına koyayım, sen nasıl bu kadar sıcak olabiliyorsun?" diye geçirdi içinden. Deren başını çevirdi. Yekta, sırtını duvara yaslamıştı ama gözü kadında. Deren'in sol bacağındaki yırtık, iç çamaşırını gösterecek kadar açılmıştı. Ter, çenesinden damlıyordu. O çene... dişlediği dudak... kanlı. Bir adım daha attı Deren. "Ne bakıyon lan?" dedi. Yekta gülümsedi. “Donum şişti. Hiçbir yere bakmıyorum.” Arin içeriden seslendi o sırada: > “Kod çözüme giriyor ama siz de bir girin artık birbirinize!” Kasırga kahkahayı patlattı telsizden ama Deren onu duymuyordu bile. Silahı hâlâ elindeydi. Ama başka bir tetik vardı parmağının kaşındığı. “Yekta…” dedi. “Ya s*ktirip giderim buradan ya da senin kucağına otururum. Üçüncü seçenek yok bu gece.” Yekta gözlerini kısmıştı. Karın soğuğu dizlerine işliyordu ama vücudu alev alevdi. “Gidersen sıkarım. Oturursan da başka yerlere sıkarım.” Deren gülümseyip elindeki silahı yere bıraktı. Birden üstüne atladı. Kar sesi, öpüşmenin sesiyle karıştı. Dudaklar dudaklara değil, savaşa kenetlenmiş gibiydi. Dişlediler. Dudak patladı. Kan, öpücüğün içine aktı. Deren’in diline Yekta’nın kanı karıştı. “Kanlı öpüşme” diyordu w*****d kızları; bu onun tanımı değil, haykırışıydı. Deren’in elleri Yekta’nın ceketine yapıştı, söktü fermuarı. Kaslı gövdesiyle kadını sardı. Ama sadece tensel değildi bu. İçgüdüsel bir “koruma” vardı Yekta’da. Hem sikmek istiyor, hem saklamak istiyordu Deren’i. Arka planda silah sesi duyuldu. Kasırga: > “Orospu çocukları yine geldi. Ama siz öpüşmeye devam edin, ben hallederim!” Deren, öpüşmenin ortasında bir adama dönüp sıkıverdi. Tam alnından. “Öpüşürken öldürmek... bana yakışıyor değil mi?” dedi nefes nefese. Yekta gülerek boğazına yapıştı kadının. “Senin gibi bi’ avukatı... karlar altında mahkemeye çıkarasım var. Ama karar çoktan verildi. Suçlusun.” Eli, Deren’in kasığına indi. Kadın inledi. > "Amına koyayım Yekta... bu dava dosyasını açarsan bir daha kapatamazsın.” Yekta: > “Ben mühürleyeceğim zaten. Kendi elimle. İçine, dibine, beynine kadar...” Arin içeriden bağırdı: > “LAN! ÇİPTE HAREKET VAR! AMA SİZDEKİ HAREKET DAHA FAZLA!” Deren ve Yekta artık yerde değillerdi. Kar onların altında erimişti. Islak bedenler birbirine yapışmıştı. Nefesler, kurşun sesinden daha gür çıkıyordu. Ve o anda... bir adam daha geldi. Yekta bir elle Deren’i kucağında tutarken, diğer eliyle belindeki bıçağı fırlattı. Tam göğsünden saplandı adamın. > “Dedim sana,” dedi Deren, “asıl silah tenimiz.” --- Ay ışığı, karın üzerinde bin parçaya bölünmüş gibi. Hava hâlâ buz gibi ama üstümden buhar çıkıyor. Çünkü o burada. Yekta. Ve o bana bakarken, ben donmuyorum... ben yanıyorum. Arkamdan yaklaşıyor. Çelik gibi, sessiz, ama varlığı göğüs kafesime bastırıyor. “Deren,” diyor. Sesi bile tokat gibi iniyor sırtıma. “Arin içeride çiplerle uğraşıyor. Biz… bekleyelim.” Ama beklemek... beklemek artık bir eylem değil. Bir işkence. Arkamı dönüyorum ona. Karlar altında parlayan gözlerine bakıyorum. İkimizin üstünde sadece birkaç parça kıyafet kalmış. Islanmış, kirlenmiş, yırtılmış. Kafamızda bombalar patlarken bile öpüştük biz. Şimdi, bu karın içinde sadece birbirimizin teni kaldı. Ve ben... ben patlamak istiyorum. Yekta hiçbir şey söylemeden başını eğiyor. Dudakları boynumun hemen altına, köprücük kemiğime dayanıyor. O anda dizlerim kırılıyor. “Elini çek,” diyorum nefessizce. Ama o el… o sıcak el, belime bastırıyor beni. Aramızda artık boşluk kalmıyor. “Nefesin titriyor,” diyor kulağıma. Titremesin mi? Her kası, her damarı benimle savaşıyorken nasıl titremesin? Elimi boğazına koyuyorum. Sıkmıyorum. Sadece hissediyorum. Nabzını. Bastırılmış her hayvanı. “Yekta…” Beni susturuyor. Ağzıma kapaklanıyor. Öyle bir öpüş ki bu, öfke, arzu, ölüm korkusu, yaşama sevdası, her şey tek hamlede çarpışıyor. Dudaklarıyla içimi oyuyor. Dilini öyle bir sürüyor ki damağıma, sanki beynimi parmaklıyormuş gibi. Yana yatıyorum. Kar soğuk. Ama onun bedeni? Cehennem gibi. Bacağımı sarıyorum beline. Bir elim saçında. Diğeri hâlâ boğazında. Kalbini tutuyorum çünkü elimde atan tek şey o artık. “Yekta… ben… çıldıracağım.” “Çıldır,” diyor. “Bugün deli olmanın tam günü.” Siperliğini kaldırıyor. Dudağım kanıyor, dudağını sokuyor. Kanın tadıyla beni öpüyor. Öyle bir öpüş ki, dilim onun dudağında kırılıyor. “Yekta…” diyorum bir daha. Ama bu kez sadece adı değil, bir yemin gibi çıkıyor ağzımdan. Pantolonumuzun içinde yanıyoruz. Terimiz buzun üzerinde duman gibi çıkıyor. Ve o an… Çok uzaktan, içeriden bir ses yankılanıyor: > “Çip senkronizasyonunda bozulma var!” Arin’in çığlığı bu. Ama biz duymuyoruz. Çünkü tenimiz birbirine sürtünürken dünyanın geri kalanı sessize alındı. Yekta beni altına alıyor. Yavaşça. Savaşta nasıl düşmanı yere seriyorsa, beni de öyle indiriyor. Saygıyla. Hırsla. Açlıkla. Ve kar üstünde, ayakta kalmaya çalışan tek şey biziz. İkimiz. Benim ağzımdan küçük çığlıklar çıkıyor. O her öpüşünde biraz daha benden alıyor. Her bastırışında biraz daha deliyorum zamanı. “Ben seni…” diyor. Ama bitiremiyor. Çünkü dudaklarımız tekrar çarpışıyor. Dudaklarımız, ellerimiz, belimizin hizasında birbirine sürtünen o yangın… Ve arka planda, bir çığlık daha: > “SİNYAL TESPİT EDİLDİ! YERLERİNİZİ TESPİT ETTİLER!” Yekta’nın boğazından öfkeli bir hırıltı çıktı. "Beni öldür emri aldın, değil mi?" dedi, sesi hem öfkeyle hem arzuyla karışıktı. Deren gülümsedi. "Sen de beni. Ama hâlâ hayattayız. Ve hala istiyoruz." Yekta bir adım attı. Deren geri çekilmedi. Sadece çenesini kaldırdı. Bu bir meydan okumaydı, bir savaşın davetiyesiydi. Karın üstünde, ay ışığı vücutlarını çiziyor, terleri buhar gibi uçuruyordu havaya. Yekta'nın eli, Deren’in boğazına değdi ilk. Bastırmadı. Sadece orada tuttu. Nabzı deli gibi atıyordu Deren’in. Gözleri büyümüş, dudakları yarı aralıktı. “Öp beni,” dedi Deren, sesi bir emir gibi keskin ama içinde bir kıvılcım yanıyordu. “Şimdi.” Yekta sözü dinledi. Dudakları dudaklarına çarptığında bir patlama gibi oldu. Bu, öyle narin bir öpücük değildi. Bu, bir savaştı. Dişler, diller, nefesler, öfke, aşk, emirler, ihanete direnç... Hepsi birbirine karıştı. Yekta’nın elleri Deren’in montunu omuzlarından sıyırırken, Deren parmaklarını onun saçlarına gömdü. Kar dizlerine kadar çıkıyordu ama onların dizleri çoktan buza değmişti. Yekta Deren’i yere bastırırken, kar altlarından cızır cızır buhar yükseliyordu. “Nefesin sıcağı...” dedi Deren, Yekta’nın dudakları göğsüne indiğinde. “Beni yakıyor.” Yekta başını kaldırdı. “Sen cehennemden geldin zaten.” Pantolonlarının kumaşı çoktan ıslanmış, vücutlarının çizgileri belirginleşmişti. Yekta’nın pantolonunun önü kabarmış, neredeyse patlayacak gibiydi. Deren dizlerini yana açtığında, karın altındaki toprak bile buharla titredi. İç çamaşırlarını sıyırırken, Deren'in çığlığı geceye karıştı ama Arin’in kulakları çoktan kulaklıklarla doluydu. “Beni burada beceriyorsun,” dedi Deren, öfkeyle. “Karın üstünde. Ay gözlerimize bakıyor.” Yekta gülümsedi. “Ay da bizden korksun artık.” Ve içeri girdi. Sertti. Derindi. Deren’in nefesi kesildi, gövdesi gerildi. Tırnakları Yekta’nın sırtına saplandı. Karla karışan ter, buharlaşarak havaya karışıyordu. Her harekette, her itişte, Deren’in kalçası karı parçalıyor, altlarından toprak ortaya çıkıyordu. Yekta'nın sesi, inleme ile öfke arasındaydı. "Bu son olmayacak. Beni bu dünyada yalnız bırakırsan seni her yerde bulurum. Anladın mı, Deren?" Deren başını geriye atıp bağırdı. “Bul beni. Ama şimdi... daha derine gir.” Ama biz hâlâ kar üstündeyiz. Yekta sırtındaki silahı bile çıkarmadan beni öpüyor. Ben sırtımdaki buzla beraber titrerken, o sıcaklığıyla beni eritiyor. Ve bu sırada, gökyüzünde bir şey beliriyor. Bir drone. Yekta başını kaldırıyor. Nefes nefeseyiz. Dudaklarımız hâlâ birbirinin tadında. “Gitmemiz lazım,” diyor. Ama ben gitmiyorum. Onu bir daha öpüyorum. Sert. Acıtırcasına. Çünkü ölmeden önce tadını alman gereken tek şeydir bazı öpüşmeler. --- Yekta'nın Gözünden Hâlâ onun üstündeyim. Dizlerim karın içine gömülmüş, ellerim sırtında. Onu öptükçe daha da düşüyorum. Deren’in dudakları, savaşın ortasında dinlenme molası gibi. Ama öyle bir mola ki, kalbimi unutturuyor. Tam alnını öpüyordum ki… sesi geldi. > “İniş izni verildi! 90 saniyeye temastayız!” Arin’in sesi. Radyo frekansından. Sol omzumdaki kulaklıktan girip beynime saplandı. Deren’in başını kaldırdım. Nefes nefeseydik. Dudaklarımdaki kan, teriyle karışmıştı. “Bu bizimkiler,” dedim. “Bizimkiler geliyor.” Deren gülümsedi. Ama öyle bir gülümseme ki… Sanki daha yeni savaş başlamıştı da, o yine kazanacağını biliyordu. Kalktım. Ona elimi uzattım. Beni tuttu. O karın içinde, buzun ortasında, hâlâ sıcaktı. O sırada havada dört nokta belirdi. İniş yapan siyah araçlar. Tanıdık sinyaller. Kasırga’nın mühürlediği kodlar. İlk inen kişi: Kasırga’nın ta kendisi. “Beni özlediniz mi lan oros…” deyip yarıda kesti. Deren’i görünce gözünü kırptı, sonra Arin’i görünce ıslığı bastı. > "Ufff. Kızılcık şerbeti değil bu, resmen napalm." Arin, içeriden kafayı çıkarıp ters ters baktı: > "Islık çalacak bir şey varsa gelsin de kendini havaya uçursun!" Kasırga güldü. Yekta ise hâlâ ciddi. “Durum raporu?” dedim. “Üç birlik. Dördü kuzeye sapmış ama çoğu bizimle. Arin’in çağrısıyla çip sinyalini karıştıran sistem aktive oldu. Yerimiz tespit edilemeyecek.” Deren yavaşça yanıma sokuldu. “Elimizde ne kadar zaman var?” dedi. Kasırga, gözlerini dikti ona: > “Seninle mi zaman geçirmekten mi bahsediyoruz, yoksa düşman takibi açısından mı?” “İkisi de,” dedim onun yerine. Tam o sırada Arin dışarı fırladı. Elinde bir tablet, gözleri sinirden kıpkırmızı: “Bu çipler lanetli! Sadece tetik sinyaliyle patlatmakla kalmıyor, etraflarına EMP yayacak kadar güçlü!” Deren’in gözleri büyüdü. > “EMP mi?” “Evet! Bu patladığında sadece beyin gitmeyecek, içimizdeki bütün sistem çökecek. Yani biri tetiklenirse, diğerlerinin çipini de yakabilir.” Yekta kaşlarını çattı. “Çözüm?” Arin gülümsedi. Ama bu, normal bir gülümseme değildi. Bu, Arin’in bir şeyleri çözdüğü zaman taktığı çılgın bilimkadını gülümsemesiydi. > “Eğer o çipi etkisiz hale getirmezsem… beynin patlamaz. Ama bir daha kimsenin sesini de duyamazsın.” Kasırga sırıttı: > “Yani... sessiz bir Yekta mı? Hadi lan oradan!” Yekta ise tek kelime etmedi. Sadece Deren’e döndü. Onun gözlerine baktı. > “Senin için gerekirse sağır olurum,” dedi. Deren’in gözleri parladı. Arin omuz silkti. > “Ay amına koyim çok romantik oldu bu. Neyse, beyin cerrahını oynayacağım. Ama önce sistemin merkezine ulaşmam gerek.” Kasırga parmağını havaya kaldırdı. > “Ben yolu açarım.” Yekta başını salladı. “Ben de onunla gelirim. Deren, sen burada kal. Arin’le.” Ama Deren kıpırdadı. > “Hiçbiriniz bensiz gitmiyorsunuz. Çip bende de var. Birimiz tetiklenirse…” Yekta sesini yükseltti. > “Benim savaşım bu!” Deren gözlerini kısmıştı. Ama o sırada… Arin araya girdi: > “Savaş sizin. Ama çip benim. O yüzden önce ben konuşacağım.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD