ŞAH MAT

4004 Words
Resmen başımdan kaynar sular dökülmüştü. Etrafımdaki insanlara renk vermemeye çalışıyordum ama vücudumun tepkilerine de engel olamıyordum. Buz gibi terleyen ve titreyen ellerim, nefes alışverişimdeki düzensizlik, korku ve çaresizliğin akın ettiği bakışlarımın çevrede gezinmesi… Bunların hepsi, dikkatle bakan bir gözün oltasına takılabilir ve beni ele verebilirdi. Neyse ki çağımızın en büyük nimetlerimden biri olan bencillik ve sosyal umursamazlık sayesinde kimse bana ne olduğunu anlamazdı. Notu bırakan şantajcı hariç. Notu bir kere daha okudum, sonra bir kere daha… Kağıdın önüne arkasına baktım, kimden geldiğine dair bir ipucu bulabilme umuduyla. Etrafımdaki insanlara da notu bırakanın kim olduğunu görüp görmediklerini soramazdım, bu durumun üstüne daha çok dikkat çekerdi. Şantajcının istediği meblağ, karşılayabileceğim bir meblağ olsa da, yine de büyük bir meblağ olduğu için, dayımın dikkatini çekmeden öyle bir para çıkışı da yapamazdım ki, susturayım. Hem elinde beni tehdit etmek için her ne varsa, onu benden para koparmak için kullanmaya devam da edebilirdi. Tek başına bu işten sıyrılamazdım, Cenkay’la konuşmam lazımdı. Belki onunla birlikte bir çıkış yolu bulurduk. Elimdeki notu cebime koydum ve sakin göstermeye çalıştığım, hızlı adımlarımla Cenkay’ın odasına gittim. Buzlu camdan kapının arkasında silüetini görebiliyordum. Üstünde koyu renk takımı, ayakta duruyordu. Bir elini masaya dayamış, diğer elinde de küçük gri bir gölge duruyordu. Benim elimdeki notun aynını tuttuğunu anlamam hiç de zor olmadı. Demek ki şantajcı her kimse, ikimize de aynı notu bırakmıştı. Kapısını çaldım ama içeriden ‘Müsait değilim.’ yanıtı geldi. Sanırım kimseye yakalanmak istemiyordu. “Cenkay, benim.” diye seslendim içeriye. Telaşla elindekini, ceketinin iç cebine koyduğunu gördüm. Sonra da kapıya doğru yöneldi. Silüetinin harekelerini adımları takip etti. Kapıyı açıp beni içeri aldı ve masasına kadar eşlik etti. Beni kendi koltuğuna oturttu. “Sabah kahveni bensiz içemedin mi?” diye soru yöneltirken, gerginliğini muziplikle gizlemeye çalıştığı belliydi. Elimdeki kartı ona uzattığımda, yüzündeki ifadelerin geçişine anbean şahit oldum. Önce bir şaşkınlık oldu yüzünde ama ufak çapta bir şaşırmaydı. Sanırım bu notun bana da verildiğini düşünmemişti. Sonra belki başka bir şey olma ihtimaline dair bir umut parıltısı geçti gözlerinden ama birkaç salise kadar kısa sürdü. En sonunda korktuğu başına gelmiş birinin yaşadığı bir yenilgi ifadesinin, yüzünde yavaş yavaş yer edindiğini gördüm. Sonra da gözlerinin sadece öfkeye teslim olduğunu… “Cebindeki not, bunun aynı mı?” diye sordum. Sorduğum soruyla bana şaşkınlıkla baktı. “Sen, nereden biliyorsun?” “Bu kapılar bulanık da olsa, odanın içini gösteriyor Cenkay. Niye sakladın?” “Seni korkutmak istemedim.” “Bilmeseydim, benden gizleyecek miydin?” “Sen öğrenmeden bir şeklide halletmeye çalışacaktım.” Bu cevabı beni şaşırtmıştı. Benim için, böyle bir meblağı gözden çıkaracak olması beklemediğim bir şeydi. “Şimdi ne olacak peki?” “Parayı istediği yere bırakacağım Rana. Sen karışma. Kahve istemiyorsan, işinin başına geç.” dedi. “Cenkay sen durumun ve ne dediğinin farkında mısın? Bu öyle görmezden gelip, günlük hayata devam edebileceğimiz bir durum mu?” sesimdeki hayret tınısı gitgide daha da yükseliyordu. “Bunu yapan her kimse, elinde resmen pimi çekilmiş bir bomba var. Her an bizi ele verebilir. Üstelik elinde ne olduğunu bile bilmiyoruz daha.” Bir eliyle ağzımı kapattı ve mimikleriyle susmamı istedi. Cebinden telefonunu çıkardı ve telefonuna yazdığı yazıyı görmem için ekranı bana tuttu. “Sessiz ol, -her kimse- bizi dinliyor olabilir. Renk vermemeye çalış. Bugün aniden bir bahane bul ve revire git. Orada konuşalım. Anlaştıysak, gözlerini kapatıp aç.” Gözlerimi kapatıp açtım. “Dediğim gibi…” diye konuşmaya başladı. “Eğer kahve içmeyeceksen, işinin başına lütfen. Burası bir iş yeri Rana Hanım. Birimde onlarca insanla beraber çalıştığınızı unutmayın. Şahsi sorunlarınızla mesai saatleri dışında alakadar olabilirsiniz. Biraz sonra Lüksemburg’dan toplantı için bağlanacaklar, henüz hazır değilsiniz.” Sesinde her ne kadar ciddiyet olsa da yüzünde muzip ifadeler geziyordu. Beni rahatlatmak için böyle yaptığını anlayabiliyordum ve işe de yaramıştı. Gülümsedim ve parmağımı salladım ona. Böyle yapmamla o da bana göz kırparak karşılık verdi. Ayağa kalkıp, kapıya doğru adımladığımda bana eşlik etti. Odadan çıkmadan önce son bir kez ona baktığımda, mimikleriyle her şeyi yoluna koyacağını söyledi. Aklından neler geçirdiğini, ne yapmayı planladığını çok merak ediyordum. Daha da önemlisi; ben nasıl bir bahaneyle revire gidecektim? Masama geçip oturdum. Önce bir kahve içmem lazımdı. Mola alanına gidip, Türk kahvesi koydum. O olurken, iki double espresso yuvarladım. Kahvem olunca, bir kupa da filtre kahve alıp, iki kupa kahveyle masama döndüm. Bir yudum Türk kahvesi, bir yudum filtre kahve içerek toplantıya hazırlandım. Bu toplantı çok önemliydi, Cenkay’ın koltuğunu sallayabilirdim. O yüzden, hiçbir şeyin, beni bu toplantıya girmekten alıkoymasına izin veremezdim. Toplantı saati geldiğinde, hepimiz toplantı odasında, ana ekran karşısında, ortak yürüteceğimiz, hibrid proje için görüşmeye başladık. Eğer olumlu sonuçlanırsa, Avrupa’nın tam kalbinde bir pazarımız olacaktı. Lüksemburg’la çalışmak için yolumuz mutlaka Almanya, Belçika ve Fransa’dan geçecekti. Buradan da Avusturya, Hollanda ve İsviçre’deki ortaklarıyla çalışabilirdik. İşimin hakkını gerçek anlamda verme fırsatı resmen ayağıma gelmişti. Ben anne ve babasından miras kalan şirkette, dayısının kum havuzunda oynayan biri değildim; ben Rana’ydım. Sahip olduğum bütün maddiyatı, annemden gelen adı, babamdan aldığım soyadı… Sahip olduğum bütün bu atağ ve maddiyatı hak eden bir öze sahip olduğumu göstermeliydim. Toplantı başladığında Lüksemburg’daki heyetin, en yaşlısı otuzlu yaşlarının ortasında görünen, genç ve neşeli kadınlardan oluştuğunu gördüğümde öz güvenimin bu durumdan beslendiğini hissettim. Son yıllarda, refah seviyesi yüksek ve eğitim, sanat, bilim alanında da büyüyen, legal anlamda vatandaşlarının güvende hissettiği ülkelerde, kadın yöneticilerin ve/veya politikacıların çoğunlukta olduğu gerçeğiyle bir kere daha yüzleştim; Lüksemburg refah seviyesi ve yaşam kalitesi olarak yüksek bir ülkeydi. Atatürk’ün ‘Kadınlarını geride bırakan toplum, geride kalmaya mahkumdur.’ sözünün haklılığı, sadece toplantı yaparken karşımda duran bir ekranda dahi, masaya ağırlığını koyuyordu. Toplantıyı iyi idare ettiğimi düşünüyordum ama dışarıdan nasıl göründüğünü çok merak ediyordum. Arada Cenkay’la göz göze geldiğimde, gurur dolu bakışlarıyla karşılaşıyordum. Bir ara dayım geldi toplantı odasına ve benim koltuğumun yanında durup, elleriyle omuzlarımı sıktı. Daha sonra söz alıp, kendini tanıttı ve şakayla karışık toplantının nasıl yönetildiğini sordu. Şirketin CEO’su Eva Hanım, beni uzun uzun överek, şirketlerine ne kadar uygun bir eleman olabileceğimi söyledi. Benim ve toplantıda bulunan, şirketimizin bursuyla İsviçre’de okuyup dönmüş dört arkadaşımızın daha adını vererek, bize iş teklifinde bulunmak için izin istedi. Dayım, benim aslında şirketin sahibi olduğumu söyleyince gülüşmeler havada uçuştu. ‘‘Bunu daha önce söyleseydiniz, şimdi öğle yemeği molasına çıkmıştık. ‘' diyen Eva Hanım, gülüşmeleri böldü. ‘‘Eğer Rana Hanım, şirketin sahibiyse, şirketinizle işbirliği yapmanın bize çok fayda sağlayacağına inanıyoruz. Bize kalırsa, şimdi anlaşma sağlarız ama ortaklarımızla da görüşmemiz gerekli. Büyük ihtimalle önümüzdeki günlerde, yüz yüze tanışmak için Rana Hanım’ı davet ederiz. İstanbul’a döndüğünde de sözleşme imzalamak için onunla birlikte gelmiş oluruz. Ekleyeceğiniz veya konuşmak istediğiniz başka bir konu yoksa, bizim için toplantı bitmiştir.’’ Profesyonel olmak adına kendimi tutuyordum ama çığlık çığlığa zıplamak istiyordum. Potansiyeli yüksek bir işe imza atmak üzereydik ve bunu ben başarmıştım. Karşı heyete teşekkür ettikten sonra görüşmeyi sonlandırdılar. Görüşmenin sonlanması ve alkış sesleri birbirini takip etti. Ayağa kalkıp dayıma sarıldım ve o da bana sıkı sıkı sarıldı. ‘‘Senden bir an için bile şüphe etmedim kızım. Bu hiçbir şey değil, sen çok ama çok daha iyisini yapacaksın.’’ Benden bir an için bile şüphe etmemişti. Şantajcının elindekileri gördüğünde de aynı şeyleri söyleyebilir miydi? Bu vicdan muhasebesi, yaşadığım zafer anına hüzünlü bir gölge düşürdü. Beni bu bir anlık iç hesaplaşmasından çekip çıkaran, Füsun Hanım olmuştu. Kendisi annemin liseden beri arkadaşıydı. Dış ticaret departmanına ait olan bu departmanı annemle birlikte kurmuşlardı. En az dayım kadar, Füsun Hanım’ın da -şirket dışında Füfü diyordum ben ona- takdiri ve onayı benim için çok önemliydi. ‘‘Rana, bu çok iyiydi! Sen neler yapmışsın, neler düşünmüşsün böyle kızım!’’ ‘‘Gerçekten beğendiniz mi?’’ diye sorduğumda içimdeki çocukça heyecanın şirketin koridorlarındaki havaya karıştığına herkes şahit olmuştu. ‘‘Benimle burada sizli bizli konuşmana gerek yok kızım; daha kaç kere söylemem lazım? Kendimi yaşlı hissediyorum ama.’’ Böyle söylemesiyle dayım da dahil, bizimle birlikte etrafımızdaki birkaç kişi de gülmeye başlamıştı. Gülüşmelerin arasında gözüm Cenkay’a takıldı. Bir köşeden beni izliyordu. Sanırım benimle göz teması kurmaya çalışıyordu, bana bir şey anlatmaya çalışıyor olabilirdi. ‘‘Füfü, nemlendiricin var mı?’’ diye sordum aniden. Herkes bana tuhaf tuhaf bakınca da, ellerim kurumuş biraz, kullanırken rahatsız oluyorum. Bu şekilde klavye kullanmakta zorlanırım.’’ diye bahane uydurdum. ‘‘Bende var kızım ama kokusu senin mideni bulandırıyor. Başka kremim de yok.’’ Füfü’nün mango özlü bir kremi vardı ve dediğine göre ortaokuldan beri onu kullanırdı. Çocukken hasta olduğum bir gün bana mango özlü kreminin kokusu sinmiş elleriyle yemek yediriyordu. Beş veya altı yaşlarında olmalıyım ama hatırlıyorum. Füfü bize komşu sayılırdı, her gün beraberdik. Beni annemle beraber büyütmüşlerdi resmen. Hasta olduğum o gün, annem duş alsın, biraz dinlensin diye gelmişti ve annem dinlenirken Füfü de benimle ilgilenmişti. Aslında ellerinin kokusunu çok severdim küçükken. Onun evine gittiğimiz bir gün, yatak odasına girip bütün bir kutu kremi yemeye çalışmışım hatta. Beni yakaladıklarında da kıyameti koparır gibi ağlamışım. Üç yaşlarındaymışım, hatırlamıyorum. Ama Füfü’nün kreminden tiksindiğim günü iyi hatırlıyorum. Hasta hasta Füfü’nün ellerinden gelen mango kokusu, hassas olan midemi rahatsız etmiş ve resmen kadının ellerine kusmuştum. O yüzden beni görmeye geldiği zaman krem sürmeyi bırakmıştı. Sırf beni kucağına alıp sevebilmek için ellerini defalarca yıkadı ben büyüyene kadar. Bunu bildiğim için kremi olup olmadığını sordum. Bu bahaneyle oradan uzaklaşıp, masama geçebilirdim. Sorana da kremimi unuttuğumu söylerdim. Cenkay’la orada konuşabilirdik. ‘‘Benimkini çantamda unutmuşum, o yüzden sana sordum.’’ dedim. Bir iki saniye kadar sanki bir çözüm düşünmüş gibi yaptıktan sonra da ‘‘Eh, ben bir masama gideyim o zaman.’’ dedim. Bahanemin saçmalığı ve ahmak hallerim dayımla Füfü’yü güldürmüş hatta şaşkınlığımla biraz da dalga geçmişlerdi haklı olarak ama orada daha fazla zaman harcamadan masama doğru yürümeye başladım. Cenkay’ın bakışları, omuzlarımdaki bir şal gibi beni örtmüş, takip ediyordu. Ne yapmaya çalıştığımı anladığını umarak masama uğrayıp, el kremimi aldıktan sonra koridorun sonundaki, gizli dolap gibi tasarlanmış olan, dört metrekare boyutlarındaki depoya doğru ilerledim. Umarım Cenkay, beni takip edecek kadar kafasını çalıştırmıştı. Tabii hakkını yememek lazım; sabah kafası iyi çalışmıştı. Ya da en azından çalışma taklidi yapmıştı ki, bu da iş görür bir durumdu. Depoya gireli birkaç saniye olmuştu arkamdan kapı açıldığında ve umduğum gibi içeri Cenkay girdi. ‘‘Neden buraya geldin?’’ diye sordu. ‘‘Benimle konuşmak için fırsat kolladığını düşündüm. Burada kimse bizi bulamaz ve girdiğimizi de görmezler.’’ Elini ısırmaya başladı çünkü gülmesini bastırmaya çalışıyordu. Bir eli dişlerinin arasında, diğeri karnında katıla katıla gülüyordu. ‘‘Ne gülüyorsun be!’’ diye tepki gösterdim. ‘‘Gülünmeyecek gibi değilisin ama.’’ dediğinde bile gülüyordu. Bir tane karnına geçirecektim, görecekti gülmeyi, deyyus! ‘‘Dalga geçmek için mi bir saattir ciğerci kedisi gibi bakıyordun bana?’’ ‘‘Ben sana hep ciğerci kedisi gibi bakıyorum.’’ diyerek muzip bir şekilde göz kırptı. ‘‘Cenkay, amacın ne senin? Belli ki bir şey söyleyecektin.’’ ‘‘Sana güzel bir haberim var. Yani sen duyunca ilk defa duymuş gibi yap, benden duymuş olma ama sana çok güzel haberlerim var.’’ ‘‘Şantajcıyı mı buldun yoksa?’’ ‘‘Evet Rana, onu buldum ve ağzını burnunu kırmadım, katil de olmadım. Sırtını sıvazladım ve günümün normal akışına devam ediyorum.’’ ‘‘Kıyamam, kinaye de bilirmiş.’’ dedim ben de. ‘‘Rana, haberi öğrenmek istiyor musun, istemiyor musun?’’ dedi. ‘‘Söyle çabuk, dikkat çekmeden çıkalım şuradan.’’ ‘‘Lüksemburg’a tek başına gidiyorsun.’’ Tek başına derken neyi kastetmişti? Bir tek ben mi gidiyordum yani? Bütün işi tek başına mı yapacaktım ben? ‘‘Nasıl yani tek başına gidiyorum?’’ ‘‘Yani bir kafile olarak gideceksiniz tabii ama yönetici olarak sen gidiyorsun. Bir nevi terfi gibi düşün bunu.’’ Beynim aldığım haberi bir süre işledikten sonra, büyük bir sevinçle Cenkay’ın boynuna sarıldım. Tamamen yaşadığım sevincin verdiği bir aymazlıktan başka bir şey değildi bu. Burnuma onun kokusu dolarken, çenemi dayadığım omzunu saran gömleğinin kumaşı da tenimi okşuyordu. Onun da elleri saniyeler içinde belimi sardı. Dudaklarını saçlarımda hissettiğimde kendimi geri çektim. Bütün keyfimi kaçırmaya bir hareketi yetmişti işte. Kaçan keyfim, konuyla ilgili sormam gerekenleri de aklıma getirmişti. ‘‘Ne zaman karar verdiler?’’ ‘‘Toplantıda seni izlerken aldılar bu kararı.’’ diye yanıtladı. Sonra da heyecanla ‘‘Nasıl yaptın sen bunu?’’ diye sordu. ‘‘Neyi yaptım?’’ ‘‘Seyahatten geldik, beynimizin püre gibi olduğu bir iş seyahatinden hem de. Geldiğin gibi sinirlerini bozan bir sürü şey yaşadın ama bu toplantıyı çok rahat bir şekilde resmen kağıt helva gibi yedin Rana. Senin az önce yaptığın şey, İdil Biret’in piyano çalması, Farid Farjad’ın keman çalması gibi bir şeydi; anlıyor musun? Aferin sana! Aferin ya!’’ Yerinde duramıyordu. Takımı şampiyonlar ligi kupası kazanmış futbol takımı taraftarı gibiydi. Omuzlarımdan tuttu ve gözlerimin içine bakarak ‘‘Hep böyle ol, tamam mı? Çelik gibi ol her zaman.’’ Benim bu başarımdan o sorumluydu. Sonuçta dayım Cenkay’a beni yetiştirmesi için maaş ödüyordu. Belki bugünden sonra ikramiye bile alırdı. Ama haksızlık etmemeliyim, gerçekten çok şey öğrendim ondan. Yaptığı her şeyi gönüllü olarak da yapacak gibi bir hali vardı her zaman. Beni iyi yerlerde, iyi durumda ve başarılı görmeyi istediği her halinden belliydi. ‘‘Senin payını da unutmayalım, şirketle ilgili verileri getiren sendin ve raporları hazırlamama birinci elden sen yardım ettin. Üstelik senin sorumluluğunda olmamasına rağmen. Ben sadece pazarladım.’’ ‘‘Sen işin en zor, en beceri isteyen, en önemli kısmını yaptın. Ben sadece yaşayacağın aksiliklerin seni ilk adımdan demoralize etmesini istemedim. O yüzden bu kadar uğraştım.’’ ‘‘Teşekkür ederim. Lüksemburg’a sen de gelecek misin?’’ Yüzünde bir tebessüm oluştu. ‘‘Gelmemi mi istiyorsun prenses? Son seyahatimizde iyi eğlendirdim mi seni? ’’ Bunun da şımarmaya yer arar halleri sinirlerimi bozuyordu. Yani bu hallerinde yanaklarını sıkmakla tokatlamak arasında kalıyordum. ‘‘Eğer geleceksen, ona göre Kaan’ı da çağıracağım Cenkay abi.’’ dedim ‘abi’ kelimesine bastırarak. Derin bir nefes alıp, yüzünü sıvazladı. ‘‘Olanlardan sonra onunla olan ilişkine devam mı edeceksin Rana? Sen, Kaan’ı benimle aldattın, defalarca.’’ ‘‘Diyene bak! Sen, sevgilin seni, senin yatağında beklerken geceyi benim yatağımda geçirdin ya!’’ Bu cümle de ‘Beni seviyorsansa, canımsansa…’ gibi bir cümle olmuştu ama durumun ciddiyetini kırmaya yemiyordu. ‘‘Beni kimse beklemiyordu, vurup kafayı yattı o.’’ ‘‘Uyuyakalması, seni beklemediği anlamına gelmiyor.’’ ‘‘Rana, sabaha kadar uyanık kalsa da beni beklemeyecekti, O. Biz birlikte uyumayacaktık, hiç uyumadık.’’ Yüzüne hayretle baktım. ‘‘Ne yani; sevgilinle sevişmemeniz, aldatman için bahane mi?’’ ‘‘Ben kimseyi aldatmadım Rana.’’ ‘‘Sende inkar etme hastalığı mı var? Önce benimle geçirdiğin geceyi inkar ediyorsun, yıllar sonra hatırlayacağın tutuyor ama bu defa da senelerce sevgili olduğun kadınla olan ilişkini reddediyorsun. Hiç utanman yok mu senin?’’ ‘‘Rana, ileri gidiyorsun.’’ dedi dişlerinin arasından. ‘‘Ben mi ileri gidiyorum, Cenkay? Ben mi ileri gidiyorum? Sen yaptıklarına baksana! ‘Ben senin abin sayılırım.’ diyerek, beni kendinden uzaklaştıran sendin. Sevgilinin bizimle kaldığı gece onu yatakta yalnız bırakıp, bütün itirazlarıma rağmen benimle birlikte olan da sendin. Sabah her şeyi inkar edip, aklımla oynamaya çalışan da sendin.’’ Ben konuştukça yüzüne takındığı tavırda pişmanlık gölgeleri beliriyordu ya da ben öyle görmek istiyordum. Kendini açıklar gibi bir tavırla konuşmaya yeltenmişti ki, lafını keserek son sözlerimi söyledim, onu depoda bıraktım ve çıktım. ‘‘Biraz olsun kendime saygım olsa, senin asla ama asla yüzüne bakmazdım. Sana değil, kendime kızıyorum, kendimde kabahat buluyorum ben asıl. Evet, senin bir suçun yok ki; kabahat bende ve Güzide’de. Selamımızı bile hak etmeyen birine açtığımız kapılarda hata. Güzide yine akıllı kadın, kendini kurtardı senden. Ben tam kurtuldum derken, ömür boyu vücutta taşınan bir virüs gibi nüksedip duruyorsun.’’ Bu sözlerden sonra onu depoda bırakıp çıktım. Onun yüzünden yaşadığım manevi yıkım ve kaybettiğim özsaygı yetmezmiş gibi bir de bu şantajcı belası vardı başımda. Cenkay da sanki çok bir şey yapabilecekmiş gibi, ajan rollerine bürünmüş, olmayan planını bana satacaktı. Senin nasıl bir planın olabilir Cenkay? Bir an için şantajcıyı yakaladığını ve bana yaptığı gibi ona da gaslighting yapmaya çalıştığını düşündüm. Şantajcının elindeki -artık görüntü mü, video mu her neyse- onlara bakıp, ‘Bunlar biz değiliz. George Clooney ve Amal Clooney bunlar. Biz kuzeniz, böyle düşünmen çok ayıp!’ dediği an gözümün önünde canlandı. Başkasına komik gelebilecek bu düşünceler, benim sinirlerimi daha çok bozuyor ve Cenkay’a olan öfkemi daha da katlıyordu. Öğle yemeğinden sonra Oscarlık bir performansla Cenkayt’ın dediği gibi revire gittim. Onun planına güvendiğim için değil ama öğle molasıyla birleşen bir istirahat fena fikir değildi. Revirde tansiyonuma ve şekerime baktılar. Tansiyonum biraz düşük çıkmıştı. Düşsün diye öğle molasında limon yemiştim. Zaten çocukluktan beri kabuklu limon yemeyi çok severdim. ‘‘Siz biraz dinlenin.’’ diyerek beni sedyede bırakıp gitti işyeri doktoru. Sedyede uzanırken ‘keşke yanıma bir kitap alsaydım’ diye aklımdan geçirdim. Uzanırken okurdum, iyi olurdu. Biraz daha zaman geçtikten sonra mayışmaya başladım ve esnedim. Cenkay ne zaman gelirdi acaba? Bir an önce gelse iyi olurdu yoksa uyurdum. Etrafımda göz gezdirdim. Silikon boyayla boyanmış, açık gri duvarlardan gelen beyaz ışık yansımalarını izledim bir süre. Solumda duran gri ve cam kapılı ecza dolabına baktım. İki kapılı, griye boyanmış, demir ve geniş raflı sıradan bir ecza dolabıydı. İçinde pamuklar, enjeksiyonlar, pansuman malzemeleri ve bilumum ilaçlar bana bakıyordu. Sağ tarafımda serum askılığı vardı. Bir şişe serumu da hazır tutuyorlardı. Cam serum şişeleri hâla var mıydı ya? Yoksa bu serumların miadı çoktan dolmuş olabilir miydi? ‘‘Leman Hanım!’’ diye seslendim doktora. Eğer bunların miadı dolduysa, değiştirilmeleri lazımdı. Yüzlerce kişinin çalıştığı bir kampüstü burası ve acil bir durumda insanlara yapılacak ilk müdahale için tasarlanmıştı. Alt tarafı bir serum şişesinden tasarruf etmeye tama edecek kadar küçük düşünen bir şirket değildik biz. En azından ben, insanlığımı kaybetmemiştim daha. İş güvenliği her zaman için bizim temel ilkemiz olmalıydı. Para muhakkak geri gelirdi ama can, yeri doldurulamayan yegane şeydi. İş kazası gibi bir kavrama asla inanmazdım, alenen cinayetti benim gözümde. Amerika’nın New York eyaletinde 1929 yılında inşaatına başlanan Empire State Binası, inşaatı sırasında hiçbir işçinin can kaybı yaşamamasıyla bilinir. Bu yüzden bizim şirketimiz de Empire State olarak Türkiye’de nam salmıştı çünkü bir çalışanımızı dahi kaybetmedik bugüne değin. Herkesin en adil, en güvenli ve sağlıklı şartlarda çalıştıklarından emin olduk hep. Müşterilerinin değil, çalışanlarının övgüsüyle büyüyen tek holding olabiliriz. Bu nedenle de bizimle çalışmak için alanında en iyi, kendini en geliştirmiş adaylar bize başvuru yapar. Yıllarca çok iyi okullarda okudum, iş ahlakı anlamında da bütün değerlere sahip çıkmaya çalıştım ama, eğer bu holdingin sahibi olmasaydım asla bu pozisyonda olamazdım. Yani olurdum ama başka şirketlerde yaklaşık on yıl kadar tecrübe kazandıktan sonra olurdum. Bu yüzden Füfü’nün, dayımın ve Cenkay’ın eli hep üstümdeydi. Tek başına altından kalkamazsam herkesin bunca yıllık emeğine gölge düşerdi. Üstümde tahmin edilenden daha fazla baskı vardı açıkçası ve bu baskıların en büyüğü de kendi vicdanımdı. Ben bütün bunları düşünürken Leman Hanım’la birlikte deyyus Cenkayt da geldi. ‘‘Bana mı seslendiniz Rana Hanım?’’ Tamam, patronuydum ama Leman Hanım da 50’li yaşlarının ortasında koskoca doktordu. ‘‘Bana Rana diyebilirsiniz Leman Hanım. Rana Hanım olacak kadar büyümedim daha. Cenkay Bey benim yöneticim konumunda mesela.’’ dedim göz kırparak. Gülümseyip ‘‘Tansiyonunuza bir daha bakmamı ister misiniz?’’ diye sordu. ‘‘Tansiyonum değil de, bu serum ne zamandır orada?’’ dedim serumu gözümle işaret ederek. ‘‘Bu parti üç gün önce geldi. Acil bir durum olursa diye hazırda tutuyoruz. Zaten yönetmelikte de belirtilen yönerge böyle. Camda bir çatlak mı gördünüz?’’ ‘‘Ben cam serum görmeyeli uzun zaman oldu. Bunların eski olabileceğini düşündüm.’’ Cenkay’la birlikte gülmeye başladı. ‘‘Bir gün kovulmak istersem, öyle bir şey yaparım.’’ dedi. Böyle demesiyle ben de güldüm. Sonra elinde dosyalarla duran Cenkay’a dönüp ‘‘Geçmiş olsun Cenkay Bey, siz ne için gelmiştiniz?’’ diye sordum sanki hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi. ‘‘Asıl size geçmiş olsun Rana Hanım. Hem size bakmaya geldim hem de bu raporlarla ilgili bir eksik var, onun için geldim. Son anda aklıma gelmese, bakmasam gelecek olan bütün sermayeyi çöpe atacaktınız. Kaç kişi çalışıyoruz, kaç kişinin emeği var, haberiniz var mı sizin?’’ Kafasına serum şişesini geçirecektim, tam olacaktı. Kendince bahane uydurmuş, bana sert davranıyordu cep Herkülü. Tamam cüssesi gerçek Herkül hatta Zeus gibi olabilirdi ama benim yanımdaki cürmü, cep Herkülü kadardı. ‘‘Şu anda dinleniyor Cenkay Bey. Üstelik bu şirkette yirmi yılı aşkın bir süredir çalışan biri olarak söylemeliyim ki, bugüne kadar hiç kimse, mesai arkadaşlarıyla böyle konuşmadı. Melih Bey’in veya Füsun Hanım’ın kulağına ulaşmadan, bu tavırlarınızı düzenlemenizi tavsiye ederim.’’ Kıs kıs gülmeye başladım Leman Hanım konuşunca. Sonra konu uzamasın diye boğazımı temizleyip ‘‘Leman Hanım, bizi yalnız bırakın. Cenkay Bey de bu tavrı için ceza alacaktır zaten. Bu durumu insan kaynaklarına bildireceğim sonuçta.’’ Beni bırakmaya gönlü elvermemiş olacak ki ‘‘Kalabilirim isterseniz.’’ dedi. ‘‘Gerek yok. Zaten raporlara bakacağımız için yalnız kalmamız lazım.’’ dedim. ‘‘Peki, bana seslenirsin.’’ dedi gitmeden. ‘‘Sen ne biçim konuşuyorsun benimle kadının yanında? Kafanda şu serum şişesini kırmamak için kendimi zor tuttum.’’ ‘‘Revirde yatan biriyle iş konuşmaya geliyorum. Ilımlı davranmam garip kaçmaz mıydı?’’ ‘‘İnsan gibi davranmak garip kaçmaz, merak etme.’’ ‘‘Çok biliyorsun sen.’’ ‘‘Beni daha fazla oyalama da şu dahiyane planını anlat hadi.’’ diyerek atışmamıza ateşkes bayrağı salladım. Sıkıntılı bir şekilde ‘‘Evet, o…’’ dedi bir an için unutmuş gibi. ‘‘Şimdi hem benim odama hem de senin masana bakan güvenlik kameraları var.’’ Hayal kırıklığıyla elimi alnıma koyup ayağa kalktım. ‘‘Bu muydu müthiş fikrin? Ben de bir şey sandım. Yürü, ofise dönelim hadi.’’ ‘‘Tamamını dinlesene kızım.’’ ‘‘Kameralara bakıp, kim olduğunu öğrenmek benim de aklıma geldi, Cenkay. Önemli olan onun elinde ne olduğu ve nasıl durdurabileceğimiz.’’ ‘‘Ben de sana bunu anlatıyorum zaten. Bana güven de, dinle.’’ Elimde olmadan kahkaha atmaya başladım. Çok komikti bu Cenkay -trajikomik- ‘‘Sana güvenmek mi? Pardon, o nasıl bir şey? NASA uzayda yeni mi keşfetmiş böyle bir şeyi? Yeni bir gezegen filan mı?’’ Eliyle yüzünü sıvazladı ve derin bir nefes aldı. ‘‘Bana bak, senin için uğraşıyorum ben. Bana göre hava hoş Rana. Herkes duysun. Hatta, canıma minnet. O Kaan lavuğu biraz gururu varsa senden ayrılır da içim bir nebze olsun rahatlar.’’ ‘‘Ya sen sevgilinden ayrıldın, kendi ilişkini mahvettin diye benim ilişkimden ne istiyorsun? Ben, ne yaptığımı hatırlamıyorum bile, sarhoştum. Sen bile isteye sevgilini aldattın, Cenkay!’’ ‘‘Hatırlamıyor musun hiçbir şeyi?’’ Biraz zaman geçince birçok ânımız ve diyaloğumuz aklıma gelmişti ama Cenkay bunu bilmek zorunda değildi. ‘‘Hatırlamıyorum.’’ diye kestirip attım. Bana yaklaştı, yavaş yavaş sokuldu ve kulağımı fısıldamaya başladı. ‘‘Rana’m, gecemin eşsiz yıldızı…’’ Söylediklerini duyunca gözümün önünde o geceki hali canlandı. Bilmeyen biri umutlanırdı bu hallerinden. Sanki hummalı bir hastalığa tutulmuş gibi umutsuzca bana olan hayranlığını sayıklıyordu. Birlikte olduğu her kadına böyle sözler söylüyor muydu acaba? Belki de boşalırken böyle konuşmak gibi bir huyu vardı. Cinsellik sırasında varılan doruk noktasının yaşattığı o sarmaşa, o esriklik hali, o cevelan duygular; özle tözü birbirine karıştırır, zaman erir, bilincin zincirleri çözülür, geriye yalnızca varoluşun nabzını bıraktığındaysa salt şehvetin lisanıyla bir efsuna mühürlerdi insan ruhunu. “Sadece bir cümleyle beni o geceye geri götürdü. O odanın ter kokumuza karışan kokusu, klimanın sesi, tenimden kayan yatak çarşafları ve Cenkay’ın teninden tenime karışan sıcaklıklar… İri ellerinin tenimdeki hareketleri, gözlerinin bana bakışları, dudakları, öpücükleri… Aramızdaki yoğun elektrik, karşı koyamadığımız tutku, tenime karışan teninin kokusu… Parmaklarımın arasında kayan saç tutamları, saçlarımı sıkı sıkı çeken ve başıma yön veren elleri… Cenkay’ın dokunuşlarının, hem şuurumu hem de ruhumu önüne katıp taşıdığı mücevvel haller… Saniyeler içinde aynı anları defalarca yaşamama ve iflah olmaz bir şekilde arzulamama tek bir cümle yetti Sadece tek bir cümlesiyle onu yeniden arzuladım. En çok da buna öfkeliydim işte. Onun saçma sapan, gereksiz, anlamsız hareketleri yüzünden ona istediğim zaman, istediğim gibi dokunamıyordum. Her zaman kaçmak zorunda kaldığım, gizlemem gereken bir Saklı Şehvet dışında bir şey değildi. En çok da bu yüzden kızıyordum ona. Arzularımı tatmin etmek için sarhoş olmak gibi saçma bahanelerin ardına sığınarak, gurursuzluğumu örtüyordum. Yanımdayken, bana yakınken ondan başka hiç kimseyi istemiyordum, kendimi başka biriyle hayal bile edemiyordum. Güzel sözler söylediğinde veya biraz ilgili davrandığında ona inanmamak için kendimi sanki sınırda nöbet tutan bir asker gibi tutmak zorunda olmak beni çok yaralıyordu. En çok da bu yüzden kızıyordum ona, en çok da bu nedenden bu kadar öfkeliydim. Bir kelime daha söyleyemedi; çünkü sözlerini, dolan gözlerim ve hırsımdan hızlanan nefesimle birlikte, içimde biriken yoğun duyguyu tıpkı bir refleks gibi yüzüne vuran tokadım kesti. Karşımda çok eğlenir bir halde, o geceden kalma mısraları fısıldarken, birden böyle bir tokatla karşılaşmayı beklemiyordu tabii. Önce şaşkınlıkla, sonra da öfkeyle baktı gözlerime. En az benim kadar kızgındı şimdi. Beni ani bir hareketle birkaç adım arkamdaki duvara itti ve çenemi sıkı sıkı kavrayıp bütün hırsıyla öpmeye başladı. Tıpkı satranç tahtasındaki Şah gibiydi. Ben onun kalesini ele geçirirken O; bir piyon gibi harcamakta beis görmediği duygularımla beni mat etti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD