MERMİ

2602 Words
Sırtımda duvarın soğukluğu, burnumda Cenkay’ın kokusu, çenemi sıkı sıkıya kavrayan elleri ve dudaklarımda dudaklarıyla birlikte içimdeki öfke daha da katlanıyordu. Bu öpücüğün tadını çıkarmak yerine, kendime sahip çıkmak zorundaydım. Bir sürü nedeni vardı; Cenkay’ın dengesiz asla arkasında durmadığı yakınlaşmalarımız ve benim her defasında küçük düşmem başı çekiyordu. Hali hazırda anonim bir şantajcımız vardı ve bizi neyle vuracağını kestiremiyorduk. İşyerindeydik, şirkette bu halde yakalanmamız hiç ama hiç iyi sonuçlar doğurmazdı. Özellikle dayımın kulağına giderse, ona nasıl hesap verirdim? Yaşayacağı hayal kırıklığını nasıl telafi edebilirdim? Ben, Cenkay gibi sonunu düşünmeden hareket edemezdim, onun da hayatımı daha da zora sokmasına izin veremezdim artık. Onu var gücümle göğsünden itip, yüzüne bir tokat daha attım. Bu defa da yüzüne tokat attığım elimi arkamdaki duvara, başımın üstüne gelecek şekilde yapıştırdı ve beni yine öpmeye başladı. Sinirlerimi o kadar çok bozuyordu ki, her geçen saniyenin ardında bıraktığı yel ona daha çok zarar vermem için bir fısıltıyla örtünüyordu adeta. Dudaklarımın arasından saldığı dilini ısırmamla kendini geri çekti ama iki saniye sonra beni yeniden öpmeye yeltendi. Başımı sağa çevirip, yanağımı duvara yasladım. Dudaklarını yanağıma bastırdı ama öpmedi. Bunun yerine derin derin nefesler çekti içine kokumdan. ‘‘Geri bas!’’ dedim sert tutmaya çalıştığım sesimle. Sanki aksini söylemişim gibi inatla daha da sokulmaya çalıştı. Dizine bir tekme attım. Bu, onu geri püskürtmek için işe yaramıştı ama hissettiği acıdan dolayı bağıracaktı. Ses çıkarmasın diye bu defa ben elimi ağzına kapattım. Böyle yapmamla avuç içimi öptü. ‘‘Yalak mısın sen Cenkay? Ne diye öpüp duruyorsun?’’ ‘‘Ne yapayım Rana? Bana vurup duruyorsun, ben de sana mı vurayım?’’ Söylediği saçma şeyle kaşlarımı çatıp ona baktım. Kaç yaşındaydı bu salak, on dört mü? ‘‘Sen, sana vuranları öpüyor musun Cenkay?’’ ‘‘Kıyamadıklarımı öpüyorum. Böyle güzel kokanları, bana şiirler yazdıranları…’’ Parmağımı ağzıma götürüp kusma hareketi yaptım. Bu numaralara karnım toktu benim. ‘‘İçinde bulunduğumuz durumun ve nasıl bir tehlikenin içinde olduğumuzun farkında mısın Cenkay? Ortaokuldaki bir kızın hayal dünyasında yaşıyormuş gibi bu havalardan çık artık.’’ ‘‘Ortaokulda bir kız benim sana yaptıklarımı hayal edecek kadar büyümüş olur mu Rana? Nereden bilsin küçücük kız öyle şeyleri?’’ Bir an şaşkınlıkla baktım ama sonra gülmeye başladım. Beni bu kadar sinirlendirip sonra güldürüyordu ve bu yüzden ona daha da çok sinirleniyordum. ‘‘Ortaokuldaki kız onları bilmeye bilir ama bunu çok iyi bilir.’’ diyerek uzanıp saçını çektim. ‘‘Ne çekiyorsun kızım saçımı? Öpmemi istiyorsa söyle, namusumla öperim seni.’’ ‘‘Ya sen ne pişkin, ne arsız çıktın böyle? Sen bekle ama; önce şu belayı bir def edelim başımızdan, sonra senden de kurtulacağım ben.’’ ‘‘Beni kovacak mısın?’’ ‘‘Hayır, terfi alıp seni yerinden edeceğim. Sonra işsiz kaldığın için ailenin evinde döneceksin ve mutlu son!’’ ‘‘Benim gitmem senin için mutlu son mu?’’ ‘‘Mutlu mu, değil mi bilemem ama burada olmandan da pek mutluluk duyduğumu söyleyemem. Hatta kısmen hicap duyduğumu, elem ve keder arasında bir top gibi yuvarlandığımı da inkar edemem.’’ ‘‘Öyle olsun Rana Hanım. Bu olayı çözelim, gideriz…’’ Nuri Alço filmlerindeki kötü, süslü, zengin kadınlar gibi küçümseyici bir kahkaha attım. ‘‘Ne o, içine küçük Emrah mı kaçtı? Sadece bu yüz ifadesi ve dokunaklı ses tonuyla olmaz ama; boynunu biraz daha bük.’’ Ellerini teslim olur gibi yukarı kaldırdı ve bir adım solunda olan sedyeye pes etmiş bir halde oturdu. Omuzları mağlubiyetten çökmüş bir sporcu gibi oturuyordu şimdi de karşımda. ‘‘Yeterince boşa zaman harcadık bence. Lafımı kesmeden beni dinle. Sonra istersen işinin başına dön, istersen sana izin veririm. Günün en önemli kısmını hallettin zaten.’’ ‘‘Cenkay, mükemmel planlarını kendine sakla, hadi ofise dönelim.’’ ‘‘Kızım bir dinlesene ya! Senin için uğraşıyorum burada.’’ ‘‘Ben yalnız yapmadım, benimle birlikte sen de tehlikedesin Cenkay.’’ ‘‘Umrumda bile değil benim, inan. Hatta çok sıkıldım, biliyor musun Rana? Seni bu kadar arzularken, senin de benden bu kadar etkilendiğini bildiğim halde sana gönlümce dokunamamaktan, istediğim gibi öpememekten, seninle canımın her istediğinde gezememekten, zaman geçirememekten, seninle mecburiyet dışında görüşememekten, hiçbir şey paylaşamamaktan çok sıkıldım ben.’’ Neydi şimdi bunun amacı? Aklınca ilan-ı aşkta bulunup, beni de ikna edip, bu işten öyle mi sıyrılacaktı? ‘‘Fakat Cenkay, senin ağzın ne der?’’ Becerebildiğim kadarıyla Urfa ağzı yaparak dedikleriyle dalga geçtim. zaten bunun ciddiye alınacak bir tarafı yoktu. Söylediklerinde samimi bile olsa, bana karşı gerçekten duyguları bile olsa, artık çok geçti. Şarkıda da dediği gibi; ‘Sen görene kadar bu çiçek soldu, artık en fark eder?’ ‘‘Tamam, seninle daha fazla tartışmayacağım, seni hiçbir şeye de ikna etmekle zaman kaybetmeyeceğim. Bunu hak ettim. Daha fazlasını da…’’ Şimdi de günah mı çıkarıyordu karşımda. Böyle yaparak kendisine acıyacağımı mı düşünüyordu? Böyle numaralara karnım toktu benim. ‘‘Kalk hadi, bir sürü iş var.’’ dedim. ‘‘Rana, beni bir dinle lütfen. Sadece planımı bilmeni istiyorum zaten, sana hiçbir şey yaptırmayacağım.’’ ‘‘Of, söyle hadi. Zannedersin bana MIT ajanı bu da!’’ ‘‘Bak şimdi, önce kim olduğunu bulmamız lazım. Bunun için aklıma kamera kayıtları geldi. Sonra bulduğumuz kişinin elinde ne olduğunu bilmemiz gerekiyor. Bunun için de aklıma gizli kamera ve dinleme cihazları geliyor. Sonrasında da bir şekilde onun elinde ne var ne yoksa çizgi film görselleriyle değiştirmeyi düşünüyorum.’’ Ellerimle yalandan alkışladım ve ‘‘Aksiyon filmlerini azalt.’’ diye dalga geçtim. ‘‘Böyle anlattığım gibi kolay değil ama yapılır, merak etme. Ben hallederim.’’ ‘‘Ya halledemezsen? Ya, yapan kişi kameralara yakalanacağını düşünmüşse, -ki bence kimse bu kadar akılsız ve temkinsiz olamaz- ya onu bulamazsak Cenkay? Ya da elinde ne varsa, onları alamazsak mesela?’’ ‘‘O zaman yapacağım tek şey istedikleri parayı vermek olur.’’ ‘‘Bu parayı vermek benim de aklıma geldi ama dayıma nasıl açıklayacağım?’’ ‘‘Dayına açıklaman gereken bir şey yok Rana; parayı ben vereceğim.’’ Cenkay’ın o kadar parası var mıydı? Yani varlıklı bir aileden geliyordu tabii ama bu kadar da büyük bir meblağa sahip olduğunu bilmiyordum. ‘‘Biz sana ne kadar maaş veriyoruz Cenkay?’’ dedim şaşkınlıkla. İyi maaş veriyorduk, bir sürü de yan hak sunuyorduk ama bu kadar da iyi olduğunu düşünmüyordum. Gülerek cevap verdi. ‘‘Senin kadar varlıklı değilim tabii ama benim de ufak çaplı bir aile servetim var. Annemin toplu konut inşaatı ve pazarlaması yaptığı bir şirketi var; dedemin şirketi aslında. Hisselerim var. Babamın da tatil köyleri var ve oralardan da hisselerim var. Hepsini satarım ya da duruma göre ipotek ettirip kredi çekerim; bilmiyorum. Ekonomist olan benim, öyle değil mi? Ben, bir yolunu bulurum, tamam mı?’’ Yine kafamı karıştırmayı başarmıştı. Sahip olduğu her şeyi ortaya mı koyuyordu sahiden? Üstelik bunu benim için mi yapıyordu? Ona güvenemezdim. ‘‘Cenkay, eğer onun kim olduğunu bulamazsak ya da elindekileri alamazsak boş verelim. Açıklayalım gitsin. Yalova’da yakınlaştığımızı ama alkolün etkisinde olduğumuzu söyleyelim. Birine yakalandığımızı ve bu yüzden de bize şantaj yapıldığını söyleyerek dava açalım.’’ Birkaç saniye kadar düşündü, sonra konuşmaya başladı. ‘‘Ben bunu bir şartla kabul ederim Rana. Eğer aramızda olanları açıklarsak, bir ilişkimiz olduğunu da açıklayalım.’’ ‘‘Bizim bir ilişkimiz yok.’’ ‘‘Var, tanıştığımız ilk günden beri var hatta. Ama biz bir türlü olduramıyoruz.’’ Yine sinirlerimi bozuyordu; bu öfkeyle aldığım kaçıncı nefesti; bilmiyordum. ‘‘Kimin yüzünden acaba?’’ diye çıkıştım önce ama sonra bütün olup biten aklıma gelince kendimi sakinleştirmeye çalıştım. ‘‘Cenkay, ben seninle bir ilişki istemiyorum. Bu konuda da bir şey yapma lütfen, bir şekilde ben çözerim.’’ ‘‘Rana, ben ciddiyim. Dönüp dolaşıp birbirimizde soluklanıyoruz. Biz, birlikte olmayı hak ediyoruz.’’ Bütün hırsımla parmağımı yüzüne doğru salladım. ‘‘Biz diye bir şey yok Cenkay ve sen hiçbir şeyi hak etmiyorsun. Yok olmanı istiyorum senin. Böyle gözümü kapatıp açmak istiyorum ve gözümü açtığımda senin tamamen yok olup gitmeni istiyorum. Hafızamdan, anılarımdan, her yerden… Yok ol Cenkay! Yok ol! Yok ol! Yok ol!!!’’ Oturduğu yerden ayağa kalktı ve bana yaklaştı. ‘‘Ne kadar inkar etsen de, benim ne kadar haklı olduğumu senin de bildiğini ve benimle aynı şeyi istediğini çok iyi biliyorum.’’ ‘‘Aaa! Cenkay abi, ne kadar ayıp böyle konuşman. Unuttun mu, biz kuzeniz!’’ dedim yapmacık bir tavırla. Yüzünde sinsi ve hınzır bir ifadeyle üstüme yürümeye başladı. Gözleri resmen intikam arzusuna yurt olmuştu. İlk iki adımında kuyruğu dik tutmaya çalıştım ama pabuç pahalıya benziyordu. ‘Ce- Cenkay abi?’’ dedim kekeleyerek. Sesim epey de cılızlaşmıştı. Bütün karizmama gölge düşürüyordu bu halim. Gözlerim etrafı taradı, kaçacak bir köşe bulma umuduyla. Tam bir hamle yapacağım anda, benden daha çevik davrandı ve belimden kendine doğru çekip, diğer eliyle de enseme baskı uygulayıp dudaklarımı dudaklarına yaklaştırmaya çalıştı. ‘‘Başlarım kuzenine de, abine de!’’ dedi dişlerinin arasından ve kendimi her ne kadar geri çekmeye çalışsam da dudaklarımızı birleştirdi. Bu yaptıklarına ve söylediklerine inanmayı, kendimi kollarına teslim etmeyi, daha fazlasını arzuladığım halde kendi kendimi asla istemediğime ikna etmeye çalıştığım öpücüklerinin tadını çıkarmayı ve ona misliyle karşılık vermeyi öyle çok isterdim ki… Ama yapamazdım, biz orayı çoktan geçmiştik. Bu noktadan sonra kendimizden geçip, birbirimizin kollarına kendimizi attığımız birkaç pişmanlık duyulması gereken an dışında, asla ama asla bir şansımız yoktu. İkimizin de yolu, kader çizgisi başka patikalara, başka kapılara çıkıyordu. Ben, onun yoluna adım atmayı çoktan bırakmıştım; zaten ayak da uyduramadım. Şimdi o, benim yolumda yürümeye niyetli olduğunu iddia ediyordu. Attığı her adımla birlikte, bastığı zemini eritiyordu. Ne önünde ne de gerisinde bir adım atabileceği bir yer vardı; her adımı havada kalıyordu. Benim onu itmeme gerek kalmadı bu defa çünkü kulağımıza Leman Hanım’ın, dayımın ve Füsun Hanım’ın sesleri geldi. Şanslıydım ki, onlar gelmeden konuşmaları geldi kulağımıza. Yoksa büyük bir skandalın ortasına düşerdik ve ben dayımın yüzüne gerçekten bakamazdım. Cenkay, sesleri duymasıyla yavaşça benden ayrıldı. Yakınlaşmamızdan mı yoksa yakalanma korkusundan mı, bilmiyorum ama yüzümün yandığını hissediyordum. Nefes almakta zaten zorlanıyordum, göğsümde bir acı hissettim; sanırım kalbim sıkışıyordu. Avuçlarım terliyordu, birazda titriyordum. Hemen sedyeye oturdum ve yanımdaki etajerin üstünde duran suyumdan bir yudum almak için şişeyi elime aldım. Ellerim titrediği için açamıyordum. Cenkay, bana yardımcı olmak için yanaşınca suyu kendime doğru çektim. O sırada dayımlar içeri girmişti. Halimi görünce epey korkmuş olmalılar, hemen yanıma koştular. Dayım önümde diz çöktü, Leman Hanım tansiyon aletini getirdi yine. Füfü de ne olduğunu Cenkay’dan öğrenmeye çalışıyordu. ‘‘Kızım, hastaneye gidelim mi?’’ dedi dayım yüzümün önüne gelen saçlarımı geriye atarken. Sadece başımı iki yana salladım. Canım dayım, seyahatten dolayı yorulduğumu düşünmüş olmalı ki; ‘Keşke bugün dinlenseydin. Nasıl düşünemedim?’ diye kendi kendine yüklendi. Sonra da gözleri Cenkay’a takıldı. ‘‘Sen neden Rana’nın yorulmuş olabileceğini bana söylemiyorsun? Onunla birlikte sen gittin sonuçta.’’ Dayımın konuşurken havada savrulan elini tuttum. ‘‘Ben iyiyim dayı, gerçekten. Limon yedim öğle yemeğinde. Lisedeyken de yerdim ya; sonra seni okuldan ararlardı ‘bayıldı’ diye.’’ Böyle dememle biraz sakinleşti ve yüzünü sıvazladı. ‘‘E be kızım, bile bile niye yiyorsun? Bizi de korkutuyorsun üstelik.’’ Ah dayı… Bile bile ben daha neler yiyorum, haberin yok. ‘‘Özür dilerim; bir daha tuzlayıp yerim.’’ Böyle dememe gülüp saçlarımı karıştırdı. ‘‘Cadaloz seni. Hiç akıllanma zaten.’’ ‘‘O zaman işten kaytaramam.’’ diyerek kaşlarımı havaya kaldırıp kaldırıp indirdim. Burnumu iki parmağının arasına sıkıştırdı. ‘‘Hadi, bu hafta izinlisin.’’ dedi. ‘‘Buna gerek yok dayı, iyiyim ben.’’ ‘‘Evden çalışacaksın zaten. Sabahki toplantıda Eva’yı duydun, seni Lüksemburg’a çağıracaklar. En geç iki gün içinde belli olur diğer ortakların kararları. Önümüzdeki hafta da seni yollarız. Evde sadece buna çalışacaksın. Şirketin bilgisayarlarından da getireceğiz bir tane, IT ekibi kurulumunu yapar. Sistemden mesai saatlerini kontrol edeceğim; haberin olsun.’’ ‘‘Peki…’’ dedim omuzlarımı kaldırarak. Cenkay’dan ne kadar uzak kalırsam, o kadar işime gelirdi zaten. Revirde dayımla yalnız kalıp, yarım saat kadar dinlendikten sonra beraber eve döndük. Gitmeden önce tuvalete gitme bahanesiyle kamera kayıtlarını istedim ve Cenkay’a vermelerini söyledim. Benim istemem süreci hızlandırırdı. Akşam yemeğinden sonra odamda balkonda oturup bir bira açtım kendime. Cenkay’ın saçmalıklarını düşünmemeye çalıştım ama olmuyordu. Söylediklerinin, dokunuşlarının içime umut tohumları ekmesine engel olamıyordum. Tıpkı yabani bir ot gibi, zehirli bir sarmaşık gibi, içimde filizlenmenin bir yolunu mutlaka buluyordu. Sonra her defasında Cenkay kendi elleriyle köklerinden koparıyor, kendi ayaklarıyla filizlerini eziyordu. Ben bundan nasıl kurtulacaktım, Allah’ım! Tam kurtuldum dediğim yerde, burnumun dibinde bitiyordu. Ben bunları düşünürken telefonum çaldı; Cenkay’dı. Telefonu fırlatmakla Cenkay’ın kafasında paralamak arasında kalmıştım resmen. ‘‘Ne var?’’ diye açtım. ‘‘Ben de seni çok özledim yavrum.’’ dedi bütün arsızlığıyla. Cevap bile vermeden yüzüne kapattım. Sonra da kafamı dağıtmak için tabletten bir tane komedi dizisi açtım. Yaklaşık beş dakika kadar sonra balkonun girişinden ‘‘Hot in Cleveland mı izliyorsun sen?’’ diyen bir ses duydum. Beklemediğim bir ses olduğu için olduğum yerde sıçradım tabii. ‘‘Ödümü kopardın! Böyle sessiz gelinir mi? Hem senin ne işin var burada?’’ ‘‘İstediğim sorudan başlayabilir miyim güzelim?’’ ‘‘Cenkay, lütfen sululuk yapmayı bırak. Sana bugün yeterince maruz kaldım. Bir hafta evden çalışacağım ve lütfen bu bir hafta bana aracı bir asistan, sekreter, elçi, yaver yani her neyse; benimle doğrudan iletişim kurma.’’ Beni duymazdan gelip ‘‘Kamera kayıtlarını getirdim.’’ dedi. ‘‘Baktın mı?’’ ‘‘Hayır, hemen sana geldim.’’ ‘‘Neden?’’ ‘‘Kendi gözlerinle görmeni istedim; bana güvenmekte sorun yaşıyorsun çünkü.’’ ‘‘Haksız olmadığımı biliyorsun.’’ ‘‘Sana kızmıyorum ki. Ama içinde bulunduğumuz bu hâle kızmamak da elde değil.’’ ‘‘Korkaklığının cezası bu Cenkay.’’ Gözlerime öyle bir baktı, bana cevap verirken sesi öyle bir ifadeye büründü ki, içim titredi. ‘‘Ne kadar korktuğumu tahmin bile edemezsin, Rana…’’ Sözleri değil ama söyleme biçimi korktuğu şeyin kendi menfaatine olmadığını anlamaya yetiyordu aslında. Ya benden korkuyordu ya da benim için… Yani eğer ben saçma sapan anlamalar yüklemiyorsam, duyan biri rahatlıkla böyle düşünebilirdi. Ben mi, benim için önemli olan ne düşündüğüm değil neye inandığımdı artık. Ben sadece içinde bulunduğum duruma ve yaşadıklarıma inanıyordum. Ne eksik, ne fazla; ne yaşadıysam, o. ‘‘Hadi, şunu izleyelim de çık git.’ ‘‘Çok misafirperversin.’’ ‘‘Sen ailedensin artık, kuzeniz ya hani… Hani tam şu kapının arkasında hatırlatmıştın…’’ ‘‘Kendin izle, bana söylersin.’’ dedi ve elindeki harici diski bırakıp odadan çıktı. Bilgisayar başında oturdum bir süre. Kim olduğunu öğrensek ne yapacaktık ki? Zihnimde çeşitli senaryolara gezinirken önümde kayıtların olduğu harici diske ve elimin açmaya gitmediği bilgisayara baktım. En sonunda bilgisayarı açtım ve kayıtların olduğu diski yerleştirip, önümde açılan pencereden sabaha ait olan görüntüleri izlemeye başladım. Yaklaşık kırk dakika kadar sonra, notu koyanı gördüm nihayet. Görüntüyü yakınlaştırdığımdaysa karşılaştığım manzarayla gözlerime inanamadım. Görüntülerdeki kişinin bizi görmüş olması veya elinde görüntü olması imkansızdı. O zaman geriye bir seçenek kalıyordu sadece; o da bu notu bırakan kişinin bir maşa gibi kullanıldığıydı. Hemen telefonuma uzanıp Cenkay’ı aradım. ‘‘Cenkay gittin mi, yoksa evde misin?’’ ‘‘Aşağıda Melih Bey’le kahve içiyoruz Rana.’’ ‘‘Dayımın yanında neden benimle konuştuğunu belli ediyorsun, gerizekalı?’’ ‘‘Düzgün konuş; telefonum çalınca müsaade istedim ve salonun balkonuna çıktım. Sence bu kadarını düşünemiyor muyum?’’ ‘‘Senin neyi düşünüp neyi düşünemediğini kestiremiyorum ben. Neyse, kimseye belli etmeden yanıma gel. Bunu görmen lazım.’’ ‘‘Kamerada çıktı mı kim olduğu? Harika! Yarın hallederim ben onun işini o zaman.’’ ‘‘Bence bu kadar güvenme kendine, önce gel ve kim olduğunu gör. Zannetiğimizden daha karışık olabilir.’’ ‘‘Nasıl yani?’’ ‘‘Sen gel de, burada konuşalım.’’ ‘‘Peki, biraz dayınla oturup, bir bahane uydurarak gelirim.’’ ‘‘Acele et ama.’’ ‘‘Elimden gelen hızlı şekilde gelirim, Rana.’’ Telefonu kapattıktan sonra kaydı birkaç defa daha izledim. Her defasında bir detay, bir ipucu bulmak için. Mesela kartı koymadan önce veya sonra telefonunu kullanıp biriyle iletişim kurdu mu, telefonunun ekranını görebilir miyim gibi detayları arıyordu gözüm. En sonunda Cenkay da geldi. ‘‘Gel, baksana şuna.’’ dememe kalmadan sabırsızca ekrana baktı ve gördüğü kişiye karşı verdiği ilk tepki sert bir küfür oldu. Kızaran gözleri, alnında ve boynunda atmaya başlayan sert damarı, kasılan çenesi, sıklaşan nefesiyle birlikte, resmen saniyeler içinde üstünü değiştiren bir süper kahraman gibi öfkeden zırhını kuşandı. Adeta ateş almış kurşun bir mermi gibiydi öfkesi ama hedefini bulmadan, kendini yakacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD