Bölüm Şarkısı: Mavi Gri / Ben Sende Yandım
İyi okumalar.
Bilinmezlik, insanın en korkulu rüyasıydı. Bir bilinmezliğin içinde bir an da kendini bulduğunda seni içindeki o korku ve tedirginlik rahat bırakmıyordu. Bir o yana bir bu yana yürüsen de pencereyi açıp temiz havayı ciğerlerine çeksen de paçana yapışıp bırakmıyordu seni. Her ne kadar sevdiğin insanlara güvensen de 'o kim?' sorusu beynini kemiriyordu. Dün annemle babamın konuşmalarının başını kaçırsam da dönüp durmuş ve bir türlü uyuyamamıştım. Şimdi ise gözlerimin kapanmaması için büyük bir çaba harcıyordum. Aslında bugün bütün gün uyuyabilirdim çünkü dersim yoktu.
''Gece beşik mi salladın abla?''
Burak'ın sırıtarak uyuz uyuz yüzüme bakmasına zaten gergin olan sinirlerimle daha çok gerildim. Yapmacık bir gülümseme eşliğinde, ''Sana ne?'' derken annem hemen, ''Beren!'' diye uyardı. Biraz olsun ayılmak umuduyla şeker katmadığım çayımdan bir yudum aldım. O sıra da babam ayaklanmış, ''Hadi oğlum hızlı ye, servis gelir şimdi.'' demişti. Normal de babam çarşamba günleri kahvehaneye geç giderdi. Annemle sabah erken saatlerde çarşamba pazarına gider, alınacakları alır, eve bırakır öyle işe giderdi. Fakat bugün mahallelinin günü annemdeydi, dün her şeyi marketten almışlardı ve babam da kahvehanenin yolunu tutmuştu.
Babam annem ve beni öptükten sonra, ''Size iyi oturmalar.'' dedi. Annem, babamı kapı ağzında durdurup, ''Öğlen çocuklardan birini yolla ikramlıklardan göndereyim.'' dedi. Babam gülümseyerek anneme bir adım attığında Burak'la beraber hızlıca arkamıza döndük. Normalde bu sahneyi asla kaçırmazdık. Fakat annemin o utanan bakışlarına kıyamıyorduk.
''Ya Ali dur çocuklar var.''
Annemin kısık sesine gülümserken babamın, ''Görmüyor onlar. '' dediğini duydum. Burak bir anda bana eğildiğinde bende ona eğildim. ''Şu çapkın delikanlıdan biraz ders almam lazım." demesiyle kahkaha attım.
''Ne kaynatıyorsunuz siz? Düş önüme hergele, servisin kornası mahalleyi ayağa kaldırdı.''
Burak ayağa kalkıp çantasını sırtına geçirirken, ''Sen onu nereden duydun ya? Arzu kızımızı tavlar- aaa!'' babamın Burak'ın kulağını çekmesiyle konu bir anda değişmiş Burak'ın gülüşü acı çığlıklara dönüşmüştü ve ben artık karnımı tutarak kahkahalar atıyordum. Annem kıpkırmızı yanaklarıyla masaya geri döndüğünde akan göz yaşlarımı güçlükle sildim. Bir anda kapının alacaklı gibi çalmasıyla ben yerimden sıçrarken annem, ''Hayır olsun.'' dedi. Hızla ayağa kalkıp kapıyı açmaya gittiğimde besmele çektim. Kapıyı açtığım an Hayriye teyze hızını alamamıştı ve az daha düşüyordu. Zar zor onu ayakta tuttuğumda annem korkuyla, ''Abla ne oldu? Kötü bir durum yok değil mi?'' dedi. Teyzem, annemi görmesiyle can simidi gibi koluna sarılıp, ''Arzu bir su ver hele.'' dedi.
Onlar mutfağa geçerken bende kalakaldığım yerde kendimi toparlayıp kapıyı kapattım. Peşlerinden mutfağa gittim. Teyzem kana kana suyunu içerken bende karşılarına oturdum. Hayriye teyzem suyunu içtikten sonra, ''Su verenlerin çok olsun.'' dedi. Annem, ''Amin.'' derken ''Ay ne oldu teyze anlatsana artık.'' dedim bir anda.
Sanki Hayriye teyzenin bizim eve gelişi çok normal bir gelişmiş gibi sıradan bir şekilde konuşuyorlardı. Teyzem koluma vurup, ''İlahi maviş.'' dedi büyük bir neşeyle. Sonra, ''Kız dün fırının arkasında kimi, kimle görmüşler bilin bakalım?'' dedi. Annem bilmem der gibi dudağını kıvırırken ben, ''Kimleri?'' diye sordum hemen.
Teyzem sol elini sağ avucuna vurup, ''Arslan'la Elif'i görmüşler. Pek de samimiymiş hareketleri." dediği anda, ''Ne!'' diye bağırdım. ''Emin misin teyze? Yanlış görmüş olmasınlar. Elif değildir o.''
Hayriye teyze garip garip yüzüme bakıp, ''Yalan mı konuşacağız kız. Elif'le Arslan oğlummuş işte. Sabah Suzan anlattı.'' dedi. Annemle göz göze geldiğimiz an onun da üzüldüğünü ve yüzünün düştüğünü gördüm. Çünkü annem de Sıla'nın Arslan abiyi sevdiğini biliyordu. Galiba annem hemen peşin hüküm vermek istememiş olacak ki, ''Arslan'a sordun mu abla? Ne dedi?'' diye sorduğu an, ''Evet, abim ne dedi?'' diye konuşmaya atladım.
Hayriye teyze suyundan bir yudum daha alıp, ''Oğlan akşam Suat'ın evinde kaldı, daha görmedim ama istiyorum derse de isterim. Ama yok öyle değil derse de hiçbir şey demem. Gönlünde olanı biliyorum çünkü.'' dedi sönen neşesiyle. Nasıl yani? Arslan abinin gönlünde biri mi vardı? Bunca zaman biri vardı ve biz hiçbir şey anlamamış mıydık? Hızla oturduğum sandalyeden kalkıp odama girdim. Kapıyı kapattığım an gözümden bir damla düştü.
Sıla...
Sıla bunu öğrendiğinde kim bilir neler yaşayacaktı? Masanın üzerinde duran telefonu gördüğüm an hemen Sibel'in numarasını tuşladım. Telefon çaldı çaldı fakat açan olmadı. Bu sefer de İrem'i arayıp beklemeye başladım.
''Kuzum ben seni sonra arayacağım.''
Açıp ve hemen kapanan telefona bakakaldım. Telefonu çeneme vururken ne yapmam gerektiğini düşündüm. Sıla bunu öğrenmemeliydi. Fakat öğrenecekti. Ben ne kadar engellemek istesem de mutlaka öğrenecekti. Öğrenmeme gibi bir durum asla yoktu. Çünkü olayı yayan Suzan teyzeydi. Her şeye rağmen, bütün dedikodularına rağmen Sıla'nın Arslan abiyi sevdiğini yıllardır biliyordu fakat bir kere ağzını açıp da kimseye bir şey demeyen kadın bu sefer neden böyle bir şeyi yapmıştı aklım almıyordu. Sıla'nın üzüleceğini bildiği halde neden hemen yaymıştı bunu? Anlayamıyordum.
Arslan abinin numarasını rehberden bulup hemen onu aradım. Birkaç çalıştan sonra açılan telefona, ''Abi.'' dedim. ''Söyle abisi.'' Yatağımın üzerine oturup bağdaş kurdum.
''Sana bir şey diyeceğim ama bana dürüst ol tamam mı?''
Kapının açılıp kapanma sesini duydum önce. Daha sonra, ''Tamam abiciğim, ne soracaksın?'' diye soran Arslan abinin sesini.
''Dün sizi Elif'le görmüşler. Biraz samimiymişsiniz. Ben merak ettim de.''
Arslan abinin kahkahasını duyunca afalladım. ''Elif'le ben mi samimiymişiz? Kız dalga mı geçiyorsun sen?''
Olanlara anlam veremezken şaşkınlığıma şaşkınlık eklendi. ''Nasıl yani ya ben hiçbir şey anlamadım. Teyzem geldi söyledi şimdi. Suzan görmüş sizi mahalle çalkalanıyordur.''
Arslan abinin ettiği küfürleri duyduğum an, ''Tövbe tövbe. Deme öyle şeyler." dedim. Bir an da arkadan Ekrem'in sesini duyduğumda panikle saçlarımı düzelttim. Sonra ne yaptığımı fark edip elimle alnıma vurdum. ''Ben o Suzan'ı mahalleye gömmez miyim? Uydurmasın saçma sapan şeyler. Elif'in babası İhsan amca Murat için burs ayarlamış. Yolda denk gelince de kız söyledi. Babası yanıma biri uğrasın demiş, o kadar. Olay bundan ibaret. Allah aşkına iki dakikalık sohbette ne samimiyet görmüşler?''
Arslan abi öfkeyle cümleleri sıralarken, ''Gerçekten mi?'' diye heyecanla konuştum. ''Evet. Gerçekten de böyle. Sende Sıla'ya söyle başkalarından duyduklarına inanıp da kendini yıpratmasın.''
''Ne Sıla'sı, Sıla'yla ne ilgisi var?'' Korkuyla hızlı hızlı konuşurken, ''Yeme beni kızım. Beni babanın hayrına aramadın. Sen doğruyu öğrenip ona göre hareket etmek için beni aradın.'' demesiyle kalakaldım.
''Yuh. Zekaya bak...'' diye hayretle fısıldadığımda, ''Sen peki nasıl? Yani nereden biliyorsun?'' diye konuşmaya devam ettim.
Arslan abinin güldüğünü duyduğumda heyecanla, ''Abi.'' dedim. ''En başından beri yer cücesi, en başından beri. Fakat olmaz. Sıla ve ben olamayız bunu da sakın aklından çıkarma.'' demesiyle telefonu kapatması bir oldu. Ellerim kucağıma düştüğünde yüzüm de düşmüştü. Omuzlarım çökerken sanki 'olmaz' bana denmiş gibi hissettim. Sıla'nın bunu öğrendiğindeki acısını şimdiden iliklerime kadar hissetmiş gibi oldum.
''Keşke...'' diye fısıldarken elimi kalbimin üzerine koydum. ''Keşke bir mucize olsa sizin için.''
Olmazın altında yatan nedenler gün gibi ortadaydı. İpek ablanın ve Ömer abinin çizdiği çizgi Arslan ve Sıla'nın isimlerinin üzerine çizilmişti. Onların isimlerinin arasına uzun bir çizgi atılmıştı. Onlar el ele verse, geçmişte yaşananlar onların ellerini ayırırdı.
Aslında teyzem Sıla'yı severdi ama yaşananlar gözlerinin önünden de gitmezdi. Kızını ondan koparan Ömer'e rağmen belki adım atardı ama Arslan abi o adımı ne kendi atar ne de attırırdı. Onlar belki de hiç kavuşamayacak iki insandı. Yıllar onlara ne verirdi bilinmez ama bu inat onlara bir şey vermezdi.
''Beren yardıma gel kızım.''
Annemin sesini duyduğumda gözümden süzülen yaşları hızlıca silip odamdan çıktım. Mutfağa girdiğimde göz göze geldiğim anneme sorun yok der gibi gülümsedim.
''Köfteyi tamamla kızım.''
Hayriye teyzemin zaten hazırlamış olduğu mercimek köftelerini sıkmak için önce ellerimi yıkadım sonra da işe koyuldum. Saat on ikiye doğru işimiz bittiğinde babamın gönderdiği çırakla annem de yiyecekleri göndermişti. Odama geçip beyaz tişörtümü ve kot pantolonumu giydiğimde kapı çalmıştı. Odamdan çıktığımda kıpkırmızı gözlerle Hayriye teyzeye bakan Sıla'yı gördüm. Teyzemin yüzünün dalgalandığını gördüm. Onun da Sıla'ya üzüldüğünü görmemek için kör olmak gerekirdi. Teyzem kapıyı kapattıktan sonra Sıla'yı çekip bir anda sarıldığında dudaklarım titredi. O sırada annemde gelmiş, gördüğü manzarayla olduğu yerde kalmıştı. Sıla'nın hıçkırıkları holde yankılanırken gözlerim doldu. Teyzem, Sıla'dan ayrıldıktan sonra, ''İçeri geçelim de kimse gelmeden bir konuşalım.'' dedi.
Annemle peş peşe onların arkasından bir umutla içeri girdik. Teyzem, Sıla'yı yanına oturtup, ''Bak kızım...'' dedi. Sıla titreyen elleriyle göz yaşlarını silip teyzeme baktı.
''Seni severim Sıla, hem de çok severim. Daha ufacıktın 'Hayriş Hayriş' diye dolanırdın bizim kapının önünde. Ta o zamanlar derdim, Arslan'a bu kızı isteyeceğim diye. Hoş bana kalsa ben abinin benim ailemi yıkmasına rağmen gelip seni isterim. Çünkü bu olaylarda senin suçun yok, bilirim bunu kızım. Fakat Arslan istemiyor. Ablasının yarı yolda bırakılışı, ele güne rezil edilişini hala bugündür sindirebilmiş değil. O sizin eve gelip de ne seni ister ne de seni senden çok sevmesine rağmen kavuşmak ister. '' Teyzem gözünden süzülen yaşları silerken titreyen sesiyle devam etti: ''Onu ablasından koparan adamın bacısını almıyor işte kızım. Sevse de, deli olsa da yapamıyor. Kin de, öfke de, nefret de, ne dersen de... Abin ve İpek'im sizin yolunuza çizik attılar kızım.''
Dudaklarımın arasından kaçan hıçkırıklar Sıla'nın hıçkırıklarına karıştı. Sıla teyzeme sarılıp ayaklanırken bende hemen ayağa kalktım. Peş peşe evden çıktığımızda ikimizden de çıt çıkmıyordu. Yol boyu öylece yürüdük. Ta ki Arsa'ya gelene kadar. Arsanın arka girişinden girip gölün yakınlarındaki banka geldiğimizde oturup Sıla'nın elini tuttum. O andı işte. Yol boyu bastırılan duyguların dışa vuruluşu o andı. Saatlerce süren hıçkırıklar, nedenler, neden ben isyanları...
İnsanın elinden hiçbir şey gelmediği an en çok yara aldığı andı. Ne cümlelerle teselli edebiliyordun, ne de göz yaşlarıyla... Sadece sarılarak ben buradayım diyebiliyordun, o da ne olursa olsun fayda etmiyordu.
Saatler geçerken, gün kendini geceye devrederken biz hala oturuyorduk. Telefonumun melodisini duyduğum da cebimden çıkarıp cevapladım.
''Beren.''
''Bebişim.''
Sibel ve İrem'in sesi birbirine karışırken Sıla'ya baktım. Hala pozisyonunu değiştirmemiş tam karşısına bakıyordu. Sadece artık ağlamıyordu.
''Sıla'yla Arsa'nın sonundaki banklardayız. Buraya gelin.''
Telefonu kapattığımda anneme durumu anlatan mesaj atıp bu akşam İrem'de kalmak istediğimi söylediğimi içeren bir mesaj attım. Birkaç dakika sonra annem aramış babamı ikna edeceğini ama Sıla'nın da annesini arayıp izin almam gerektiğini söylemişti. Onu onaylayıp kapattıktan sonra Gül teyzeyi arayıp İremlerin evinde kalmak istediğimizi, izin verip vermediğini sordum. Hemen durumu anlayan Gül teyze Sıla'yı sordu. İyi olduğuna ikna ettikten sonra, ''Birbirinize dikkat edin.'' diyerek telefonu kapattı.
''Ne oldu kızım size?''
İrem'in bağırış çağırış geldiğini duyduğumda omzumun üstünden arkama baktım. Kızlar hızla bize doğru gelirken Sıla'nın yeniden hıçkırıklarını duymamla ona döndüm. Elini tutup, ''Sakin olmaya çalış.'' dedim. Kızlar geldiğinde olayları bilmese de Arslan'la ilgili olduğunu hemen anlamışlardı. İrem Sıla'ya sıkı sıkı sarılırken Sibel beni hemen onlardan biraz uzağa götürünce sabah olanlardan başlayarak buraya gelişimize kadar her şeyi anlattım. O da bir an ne diyeceğini bilemedi. Arslan'a kızsa kızamadı, üzülse üzülemedi. Herkesin dilini de, elini de, kolunu da bağlayan bir durumdu.
Kızlarla karşılıklı oturduğumda, ''Annemden ve Gül teyzeden izin aldım. İremlerin evinde kalacağız diye.'' dediğim de, ''Aferin bebiş, arada aklın çalışıyor.'' diyen İrem'e gözlerimi devirdim.
''Hadi Sibel, Duygu ablayı arada haber ver bize gidelim. Nasıl olsa annemler yok. Rahat rahat otururuz.''
Sibel de Duygu ablayı arayıp izin almış Arif abinin, ''Ben arabayla bırakırım yürümesinler.'' demesini zar zor bertaraf etmiştik. Keşke o an reddetmeseydik. Başımıza gelenleri önceden bilebilseydik, bence biz Arif abiye yalvarırdık 'bizi ne olur sen götür' diye.
Hep beraber Arsa'dan çıktığımızda kol kola yürümeye başlamıştık. Bir alt sokağa geçtiğimizde ''Hişt kızlar nereye böyle?'' diye duyduğumuz sesle o an refleksle yerimizde durduk. Zaten hepimiz ip gibi yan yana kol kolaydık.
''Bak bak şunlara bak. Heyt be analar neler doğuruyor?''
Hepimiz sola döndüğümüzde iki kişinin kaldırımda oturmuş, gevrek gevrek gülerek bize baktığını gördüm. ''Ne diyorsun lan sen!"
İrem atarlanarak elini 'hayırdır?' der gibi kaldırmasıyla Sıla, ''Tövbe tövbe.'' dedi başını sağa sola sallayarak. O hanzolar da ayağa kalktığında sol tarafta tespih sallayan, Sıla'yı gösterip, ''Ben bu kızı sevdim, atarlılarla işim olmaz.'' dedi.
Tamamen yönümüz onlara döndüğünde Sibel, Sıla'yı arkasına almıştı. ''Ağzını topla it!'' dediğimde diğeri, ''Cık bu da atarlı çıktı.'' dedi.
''Bana bak, senin o açılmış alnını daha çok açar, iki telini de sana yediririm!''
İrem'in onlara doğru adım atmasıyla Sibel de bir adım attı. Böyle şerefsizler yüzünden ne sokağa çıkabiliyorduk ne de kendimizi güvende hissedebiliyorduk. Bunların sayıları kurumuyor, daha çok artıyordu.
''Ne oldu yavrum, beni mi döveceksin?''
Elinde tesbih sallayan şerefsiz, İrem'in saçının bir tutamını tuttuğu an İrem o pisliğin elini tuttuğu gibi geri kıvırmasıyla avaz avaz bağırmaya başlamıştı. Öbür it onlara doğru ilerlediği an da Sibel'le beraber diğerinin üzerine atladık. En son kendimi adamın sırtında, saçlarına asılırken hatırlıyorum. Bir de Sıla'nın, İrem'in evire çevire dövdüğü pisliğin elini ısırırken. Ondan sonrası tam bir curcunaydı.
Etraftaki insanların polisi araması, polis aracının gelip bizi yaka paça arabaya bindirmesi, karakolda İrem'in ve Sibel'in avaz avaz bağırması, Sıla'nın bağıra çağıra ağlaması, kime neye yetişeceğimi bilememem ve sonumuzun nezarethane olması...
''Düştüm mapus damlarına öğüt veren bol olur.
Toplasam o öğütleri burdan köye yol olur.
Ana, baba, bacı, gardaş dar günümde el olur.
Namus belasına gardaş döktüğümüz kan bizim.
Namus belasına gardaş aldığımız can bizim.
At bizim, avrat bizim, şan bizim.
Namus belasına gardaş yatarız zindan bizim.''
İrem'in nezarethanede belini hafif kamburlaştırıp bir elini de belinin üzerine atıp diğer elinde bir yerden hatırladığım o tesbihi sallayarak söylediği şarkıyla bir o yana bir bu yana gidip gelmesini boş gözlerle izledim. İrem şarkıyı söyledikçe Sıla'nın hıçkırarak ağlaması ise içler acısıydı.
Sıla omzumda ağlarken Sibel başını ellerinin arasına almış oturuyordu. İrem sonunda şarkısını bitirince demir parmaklıklara yanaşıp, ''Çıkarın bizi buradan! Bak o sapıklar dışarıdayken bizim burada olmamız saçmalıktan başka bir şey değil. Kime diyorum ben alooo?''
İrem elinin tekini öfkeyle demirlere vurup, ''Beni duyan yok mu? Dava açacağım size duyduğunuz mu beni, seneye mezun olur olmaz dava açıp sürüm sürüm süründüreceğim sizi. Eğer yapmazsam bana da avukat İrem Kaya demesinler.'' demesiyle, ''Yeter sus artık!'' diye daha öfkeli bir ses eşlik etti İrem'e.
Sibel daha fazla dayanamamış ve bağırmıştı sonunda. Birkaç dakika sonra kapı sesi geldiğinde hepimiz parmaklıklara yapışmış bir durumdaydık.
''Çıkıyorsunuz.''
Memur bey amca müjdeli haberi verip kapıyı açarken hepimiz birbirimize sarılmıştık. İrem, ''Allah kurtarsın.'' derken, Sibel kolunu bükmüş ve susturmuştu. Hep beraber memur bey amcayı takip edip merdivenleri çıktığımızda gördüğümüz suratlarla İrem memur bey amcanın eline yapışıp, ''Polis bey amca kurbanın olayım bizi geri at içeri. Suçluyuz biz çıkmak istemiyoruz.'' diye yalvarmaya başlarken Sıla'yla ben Sibel'in arkasına saklanmıştık.
''Düşün önümüze.''
Babamın bağırmasıyla yerimden sıçrarken korkuyla kızlarla önden koşar adımlarla çıktık. Karakolun önüne çıktığımızda hiçbirimizin başı eğik değildi. Çünkü biz başımızı eğecek hiçbir şey yapmamıştık. Yine olsa, onlar gibi şerefsizleri döverdik.
Önde babam, Hasan amcam, Arif abi ve Deniz amca; arkalarında da annem, Hayriye teyze ve Gül teyze vardı. Sağ çaprazımızı söylemek bile istemiyordum. Maşallah onlarda tam kadro hazır bir şekilde buradaydı, Murat bile. Kimse dememiş miydi onlara sizin ne işiniz var burada diye?
Deniz amca boğazını temizlediğinde göz ucuyla babama baktım. Yüzü çok sabitti, hiçbir şey anlaşılmıyordu.
''Size kızmıyoruz, zaten kızamayız da. Siz her ne kadar çözümü bu olmasa da doğru olanı yaptınız. Size kızdığımız konu karakola düştüğünüz halde bizi aramamanız. Suat'ın arkadaşı arayıp söylemese belki de sabaha kadar burada suçlu gibi kalacaktınız. Büyüdünüz artık kızlar. Ailenizin sizden haber alamayınca nasıl korkacağını bilmeniz lazım.''
Deniz amca konuşmasını bitirdiğinde Sıla, Deniz amcaya, Sibel Arif abiye, ben babama İrem'de ''Eh bende senin payına düşenim Hasiş.'' deyip Hasan amcaya sarıldı. Hasan amcam kahkaha atarken babam kulağıma, ''Çok korkuttunuz bizi.'' diye fısıldadı. ''Özür dilerim.'' diye fısıldadığımda babam saçlarıma öpücük kondurdu.
''Bir şey sorabilir miyim?''
Murat'ın sesini duyduğumda herkesle beraber bende ona döndüm.
''Biri o heriflerden birinin elini koparmış dişleriyle. Kim o? Vallahi çok merak ettim?''
Biz kahkaha atmaya başladığımızda Sibel, ''İrem kürdan var mı yanında?'' diye sordu. İrem kürdan bulamamış olarak ki hemen saçındaki tel tokayı çıkarıp Sıla'ya uzattığında, ''Al bacım, dişlerinin arasında azıcık et parçası kalmış.'' dedi.
Annemlerin güldüğünü duyduğumda Hasan amcamın, ''Zevzekler.'' demesiyle babama sıkı sıkı sarıldım. Sımsıkı hem de.
Yanımda olmasına, arkamda durmasına, güç vermesine karşılık sımsıkı...