“ŞANSLISIN”

576 Words
AVİN “…az müsaade et bize karımla…” Bu cümle, yabancı bir dil gibi çarptı kulaklarıma. Daha birkaç saat önce adını bile bilmediğim bir adamın koynunda uyanmışken, şimdi bir de karım diye sahipleniliyordum. Tahta kapı gürültüyle kapandığında, odada yalnızca onun bakışları kaldı üzerimde. Öyle keskin, öyle ağırdı ki… Nefesim boğazıma düğümlendi. Artık inatla dik dik bakamıyordum; gözlerimdeki yaşlar, dudaklarımdaki titreme beni ele veriyordu. Yalvarır gibi fısıldadım: “Ben… ben ne yaptım size? Benim suçum ne?” Bu yaşadıklarımın bir açıklaması olmalıydı. Sessizliğe gömülen her saniye, içimi biraz daha oyuyordu. “Sen hiçbir şey yapmadın. Sadece olması gereken oldu. Bundan sonra sen benim namusumsun. Arslan Reşwanlı’nın karısısın.” Usulca kalktım ve ona doğru adım attım. Gözlerini benden kaçırdı ama ben, ona hiç olmadığı kadar yakın, tam karşısına dikildim. “Bu mu senin bir kadına reva gördüğün? Baygınken tecavüz edip, ‘karın’ yapmak mı? Senin erkekliğin bu kadar mı—” Cümlem yarıda kaldı; sertçe kolumdan tuttu beni. Parmakları acıtan bir sıkılıkta; dişleri arasından bakan gözleri ateş gibi parlıyordu. O an, kelimeler sayılı kaldı; gözlerimin içine bir tür hüküm gibi kenetlendi. “Bana bak!” diye kükredi. “Erkekliğimi sorgulamak kimsenin haddine düşmedi! Çok gerekliyse bir de ayıkken gösteririm sana!” Yüzüne bakarken içimdeki korkuyla öfke birbirine dolanıyordu. Sanki her kelimesi boğazıma ip gibi dolanıyordu. “Okumuş kız, zeki dediler ama anlaşılan sende geç basıyor!” dedi alayla. Sonra bir adım daha yaklaştı, sesi buz gibi oldu. “Şimdi beni iyi dinle… Ya paşa paşa şu gelinliği giyip karım olarak ağanın yanına oturursun… ya da gelen ailenle defolup gidersin. Seçim senin.” Kolumu demir gibi kavrayan eli bir anda sertçe fırlattı. Duvara çarpacak gibi sendeledim. “Ama yerinde olsam gitmeyi bir daha düşünürüm,” dedi dişlerinin arasından. “Bizim buralarda namus önemlidir… sizin oralarda da öyle değil mi?” “Sen ne biçim ağasın ?! Madem bu topraklarda yaşıyorsun töre nedir bilmez misin sen?! Nasıl bu kadar saf kötü olabilirsin ki?!” diye patladım yüzüne. Dudaklarını alayla kıvırıp, “bizim bi alacağımız vardı onu aldık! Ağada biziz hüküm de! Sen güzel kafanı yorma böyle şeylere, zaten ailen geldiğinde duyman gerekeni onlardan duyarsın.” dedi. Arkasını döndü, birkaç adım attıktan sonra tekrar bana döndü. Gözlerinde o hasta gurur vardı. “Sen bu aileye gelin olmak zorundaydın,” dedi. “Öyle ya da böyle benim karım oldun. İnan bana… ben olduğum için çok şanslısın.” Kapıyı çarpıp gittiğinde aklımı kaçıracak gibiydim. Sözleri öyle bir yerden vurmuştu ki, her hücrem sızlıyordu. Yatağa gömüldüm, başımı dizlerime bastırıp ağlamaya başladım içime doğru akan bir karanlıkta boğuluyordum. Bu herifi tanımıyordum ama ne yaptığını çok iyi hesaplamıştı. Namusum bu şekilde lekelenmişken, aileme dönüp başımı yere eğemeyeceğimi biliyordu. Bu yüzden planını ince ince örmüştü: beni buraya kaçırır kaçırmaz, kanlı çarşaf verip beni ona mecbur bırakmıştı. Her parça, her söz beni buraya hapseden bir zincirdi artık. Kapı tekrar açıldığında içeri Melek ve iki kadın girdi. Ama hiç bir şey umrumda değildi. “İyisin gelin hanımım?” diye gözlerime baktı. Omuzlarım düştü, bu halde nasıl iyi olabilirdim ki? “Hanım ablalar seni hazırlayacak, benden bir isteğin varsa getireyim hemen?” Dediğinde gözlerine baktım. “Lütfen bir daha bana öyle seslenme…” sesim ricadan çok yalvarma gibiydi. “En azından abla de…” Odaya giren iki kadın açtığı çantalarla beni hazırlamaya başladığında olabildiğince hızlı bitmesi için elimden geleni yaptım. Makyaj olarak sadece ağlamaktan kızaran burnum ve gözlerimi kapattılar. Saçlarıma ise duvağın altında hiç elletmedim. Köşedeki aynada son halime bakarken artan davul sesleri hayatımın en zor günlerinin yeni başladığını söylüyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD