Mağaranın çöküşünden yükselen o devasa toz bulutu, geceyi daha da yoğun bir griye boyamıştı. Pençe Timi, Aslı’yı o cehennemden çıkarmayı başarmıştı ancak dağın zirvesindeki soğuk, mağaradaki işkencecilerden çok daha acımasız davranıyordu. Üsteğmen Aslı Erdem, Balyoz’un (Uzman Çavuş Hakan) geniş omuzlarında, bilinci yarı açık bir halde sarsılıyordu. Vücudu, maruz kaldığı ağır işkenceler ve damarlarına enjekte edilen o kimyasal zehir nedeniyle savunmasızdı. Karlı dağların keskin ayazı, açık yaralarına birer iğne gibi batıyordu.
Yüzbaşı Serdar, elindeki gece görüş dürbünüyle vadiyi taradı. Durum iç açıcı değildi. "Hakan, hızı artır! Sessiz, arkamızı kapa! Gözcü, yüksek bir nokta bul ve takibi kontrol et," diye emirlerini sıraladı. Sesi, rüzgarın uğultusu arasında bir kırbaç gibi şaklıyordu.
"Komutanım," dedi Gözcü, nefes nefese. "Arkamızda en az yirmi-yirmi beş kişilik bir grup var. Agit sağ çıkmış. Mağaranın güney çıkışından fırladılar, izimizi sürüyorlar. Üstelik ağır silahları var."
Serdar dişlerini sıktı. "Onlara bu dağları dar edeceğiz. Ama önce Aslı’yı stabilize etmemiz lazım. Şu kayalıkların arkasındaki oyuğa girin!"
Geçici Sığınak ve Hayatta Kalma Mücadelesi
Kısa süre sonra, rüzgarı nispeten kesen dar bir kaya yarığına sığındılar. Balyoz, Aslı’yı nazikçe yere, termal battaniyenin üzerine yatırdı. Aslı’nın yüzü kireç gibi bembeyazdı, dudakları morarmıştı. Göz kapakları titriyor ama açılmıyordu.
Sessiz, hemen ilk yardım çantasını açtı. "Komutanım, durumu çok kritik. Hipotermi başlangıcı var. Ayrıca sol kaburgalarında parçalı kırık olduğundan şüpheleniyorum, nefes alışı hırıltılı. İşkencede iç organları hasar görmüş olabilir."
Serdar, Aslı’nın elini tuttu. Elleri buz gibiydi. "Aslı, beni duyuyor musun? Ben Serdar. Sakın bırakma bizi. Buradayız, yanındayız."
Aslı’nın dudakları kıpırdadı. Sessizce bir şeyler mırıldanıyordu. Serdar kulağını yaklaştırdı.
"Kule... Kuleye söyleyin... çiçekler solmasın..."
Serdar’ın gözleri doldu. 'Kule', Aslı’nın çocukken babasıyla gittiği Ankara kalesiydi. Zihni hala o güvenli limanlarda dolaşıyordu. "Çiçekler solmayacak Aslı, söz veriyorum," dedi Serdar, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak. "Sessiz, elindeki en güçlü ağrı kesiciyi ve antibiyotiği yap. Onu yürütmek zorundayız, helikopter bu havada ve bu uçaksavar tehdidinde buraya inemez."
O sırada dışarıdan ilk mermi sesi yankılandı. Kayaya çarpan mermi, kıvılcımlar saçarak karanlığa karıştı. Takipçiler sandıklarından daha yakındı.
İradenin ve Sadakatin Savaşı
"Balyoz, baskı ateşi! Gözcü, elebaşılarını indir!" diye bağırdı Serdar.
Sığınak bir anda savaş alanına döndü. Pençe Timi, mermilerini tasarruflu kullanmak zorundaydı; önlerinde katetmeleri gereken on iki kilometrelik bir yol ve binlerce mermisi olan bir düşman grubu vardı. Balyoz, PKM makinalı tüfeğiyle vadiyi tararken, Gözcü her tetik çekişinde bir gölgeyi kara gömüyordu.
Aslı, silah sesleriyle birlikte gözlerini araladı. Bilinci yerine gelmeye başlıyordu ama bu, acıyı daha derinden hissetmesi demekti. "Serdar..." dedi hırıltılı bir sesle.
"Buradayım Aslı."
"Beni... burada bırakın. Bir kişi için... timi tehlikeye atma. Emret... emret beni vursunlar, ama onları buraya çekmeyin."
Serdar, Aslı’nın yüzünü avuçlarının içine aldı. "Bak bana Üsteğmen! Sen bize sadece bir görev için sızmadın. Sen bu timin onurusun. Eğer seni burada bırakırsam, eve döndüğümde aynaya nasıl bakarım? Eğer öleceksek, dördümüz birden öleceğiz. Ama bugün ölmeye niyetimiz yok."
Aslı’nın gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Bu yaş, fiziksel acıdan değil, gördüğü sarsılmaz sadakattendi. Sert bir şekilde yutkundu. "O zaman... bana bir silah verin. Sürünerek de olsa... savaşarak öleceğim."
Beyaz Cehennemde Yürüyüş
Çatışma yoğunlaşırken Serdar bir karar verdi. "Sessiz, Aslı’nın koluna gir. Balyoz, sen önden yolu aç. Gözcü, arkada kalıp bubi tuzakları kur. Kuzey rotasından, 'Şeytan Köprüsü' denilen o dar geçide gidiyoruz. Orası dar, sayı üstünlüklerini kullanamazlar."
Kar fırtınası şiddetini artırmıştı. Görüş mesafesi beş metreye kadar düşmüştü. Bu durum bir yandan takipçilerden kaçmalarını sağlarken, diğer yandan uçurumlardan düşme riskini artırıyordu. Aslı, Sessiz ve Serdar’ın yardımıyla ayağa kalktı. Her adımda ciğerlerine saplanan ağrıya rağmen dişlerini sıktı. Ayakları karın içine gömülüyor, zincirlerin açtığı yaralar her sürtünmede yeniden kanıyordu.
"Devam et Aslı," diyordu Serdar içinden. "Sadece bir adım daha."
Yol boyunca Aslı’nın zihni geçmişe gidip geliyordu. Sorgu mağarasında Doktor’un ona yaptığı o iğneler, sinir sistemini altüst etmişti. Bazen karın üzerinde koşan kurtlar gördüğünü sanıyor, bazen de ölmüş silah arkadaşlarının seslerini duyuyordu. Ama Serdar’ın omuzundaki eli, onu gerçekliğe bağlıyordu.
Şeytan Köprüsü'nde Karşılaşma
Saatler süren amansız yürüyüşün ardından, iki dev kayalığın arasına gerilmiş gibi duran doğal, dar bir taş köprüye ulaştılar. Altı, yüzlerce metrelik bir uçurumdu. Sis ve kar yüzünden köprünün sonu görünmüyordu.
"Durun!" dedi Gözcü telsizden. "Köprünün karşı tarafında hareketlilik var. Pusu kurmuşlar!"
Serdar, timi kayalıkların arkasına çekti. "Agit bizi kestirme yoldan geçmiş. Akıllıca. Bizi bu köprüde kıstırıp uçuruma dökmek istiyor."
Agit’in sesi, rüzgarın arasından yankılandı: "Yüzbaşı! O kadını bize ver, hepinizin sağ salim gitmesine izin vereyim! O artık bir ölü zaten, onu taşımaktan yorulmadınız mı?"
Serdar, tüfeğinin şarjörünü kontrol etti. "Askerler yorulmaz Agit! Sadece hedefe kilitlenirler!"
Serdar, Balyoz’a işaret verdi. Balyoz, sırtındaki RPG-7 roketatarı hazırladı. "Köprünün ayaklarını değil, üzerindeki o büyük kaya bloklarını hedef al Hakan. Onları perde olarak kullanacağız."
Büyük bir gürültüyle patlayan roket, köprünün girişindeki dev kayaları parçaladı. Oluşan toz ve kar perdesini fırsat bilen Pençe Timi, yaylım ateşi açarak köprüye daldı. Aslı, eline verilen tabancayla, bir kayanın arkasına sığınarak kendisine yaklaşan bir gölgeye ateş etti. Mermi tam isabetle teröristi yere serdi. O an, Aslı’nın gözlerindeki o sönmek üzere olan ışık yeniden parladı. O bir kurban değildi; o bir savaşçıydı.
Fedakarlığın Sınırı
Çatışmanın en hararetli anında, Sessiz bacağından vurularak yere düştü. "Vuruldum!" diye bağırdı. Aslı, kendi acısını unutup Sessiz’e doğru atıldı. Sürünerek onun yanına ulaştı ve onu güvenli bir yere çekmeye çalıştı.
"Bırak beni Üsteğmen, sen git!" dedi Sessiz, dişlerini sıkarak.
"Asla!" dedi Aslı. "Beni nasıl bırakmadıysanız, ben de seni bırakmam."
O an, Agit köprünün ortasında belirdi. Elinde bir el bombası vardı. "Hepiniz birlikte cehenneme!" diye bağırarak bombanın pimini çekti.
Serdar Yüzbaşı, havada süzülen bombayı gördüğü an zaman durmuş gibiydi. Hiç düşünmeden bombaya doğru bir hamle yaptı ama Gözcü ondan daha hızlı davrandı. Keskin nişancı tüfeğiyle havadaki bombayı vurdu. Müthiş bir patlama köprüyü sarstı. Köprünün bir kısmı çökmeye başladı.
Serdar, Aslı ve Sessiz’i son anda sağlam tarafa fırlattı. Ancak köprüden kopan parçalarla birlikte Agit, uçurumun derinliklerine yuvarlandı. Öldüğünden emin değillerdi ama o an için tehdit ortadan kalkmıştı.
Gecenin Sonu ve Yeni Bir Umut
Köprünün ötesine geçtiklerinde, düşman grubunun geri kalanı liderlerinin düşüşüyle geri çekilmeye başladı. Ancak Pençe Timi için tehlike geçmemişti. Sessiz yaralıydı, Aslı’nın durumu ise gitgide kötüleşiyordu. Kar fırtınası, onları diri diri gömmek istercesine bastırıyordu.
Serdar, haritaya baktı. "İleride eski bir çoban kulübesi olması lazım. Oraya ulaşmalıyız. Eğer bu geceyi dışarıda geçirirsek, hiçbirimiz sabaha çıkamayız."
Son bir gayretle, birbirlerine kenetlenerek ilerlediler. Kulübeye ulaştıklarında, hepsi bitkinlikten yere yığıldı. Balyoz, hemen küçük bir ateş yaktı. Aslı, battaniyelerin arasında titrerken Serdar’ın gözlerine baktı.
"Dördüncü gün..." dedi fısıldayarak. "Daha üç gün var."
Serdar, Aslı’nın alnına ıslak bir bez koydu. "Üç gün değil Aslı. Sadece bir sonraki sabah var. Ve biz o sabahı göreceğiz."
Kulübenin dışında rüzgar ulumaya devam ederken, içeride dört asker, birbirlerinin nefesiyle ısınmaya çalışıyordu. Esaret bitmişti ama hayatta kalma savaşı, yedi günün tam ortasında, dördüncü günün karanlığında en sert halini alıyordu. Aslı, o gece rüyasında sadece beyaz bir sonsuzluk gördü. Ama o sonsuzluğun içinde, Pençe Timi’nin simgesi olan o keskin pençe, onu yukarıya, ışığa doğru çekiyordu.