Altair sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kalkarak, "İş beklemez." diye söylendikten sonra hemen iksir satan adamın yanına gitti. İksir satıcısının arabasına geldiğinde, adamın da uyanmadığını gördü. Arabanın tahta kapısını yumruklayarak "Ortak uyan, horozlar çoktan öttü." dedi. Bu işlemi bir kaç defa daha gerçekleştirince, arabanın içinden adamın uyandığına işaret bir takım gıcırtı sesleri gelmeye başladı. Adam arabanın kapısını, uykudan yeni uyanmış, gözleri şiş vaziyette açtı.
Adam kendine gelmeye çalışırken "Ne istiyorsun yine? Seni küçük pis şantajcı!" dedi.
Altair sırıtarak "Kalbimi kırıyorsun ama ortak. İnsan, sevgili ortağına hiç böyle hitap eder mi? Oysa ki ben seni çok sevdim." dedi.
Adam söylenmeye devam ederek tekrar yatmak için arabanın kapısını Altair'in yüzüne kapadı.
Altair, hiç umursamadan tekrar tahta kapıya vurmaya başladı.
Adam çıkan sese biraz dayanmaya çalışsa da sabrı tükenip öfkeli bir şekilde kapıyı açarak "Ne istiyorsun seni lanet olası velet?" dedi.
Altair ellerini kafasının arkasına atarak umarsız tavrıyla "Bence önce bir tanışalım. Sonuçta ortağız ama birbirimizin adını bilmiyoruz." dedi.
Adam kısa süreli bir afallama yaşadıktan sonra pes edermiş gibi nefes vererek "Pekala, benim adım Mecson. Büyük İksirci Mecson." dedi. Büyük İksirci Mecson derken göğüsünü kabartmış gururlu bir yüz ifadesi takınmıştı.
Altair sırıtarak "Ya, ya, şişelere su koyarak, milleti kandıran büyük iksirci seni." dedikten sonra sırıtış yerini gülmeye bıraktı.
Adam korkudan gözleri fal taşı gibi açıkmış şekilde kafasını kapıdan çıkarıp etrafa bakındı. Etrafta kimsenin olmadığını görüp rahatladıktan sonra "Seni küçük fare..." dedikten sonra sustu.
Altair pis pis gülerek " Sakin ol ortak. Seni ele vermem. Sonuçta ortağız değil mi?" dedi.
Adam gözlerini kısmış kötü kötü Altair'e bakarak "Ne istiyorsun sabahın bu saatinde?" dedi.
Altair, eliyle gel yaparak "Takip et beni. Sana bir şey göstereceğim." dedi.
Adam kısa süre şaşkınlık yaşadıktan sonra "Bekle üstümü değiştireyim." dedi. Mecson kısa süre sonra üstünü değişmiş bir şekilde arabadan çıktı. "Nereye gidiyoruz velet?" dedi.
Altair, "Beni izle ortak." dedi.
Altair, Mecson'u köyün dini yapısı olan Yüce Tanrı Bayi'nin tahtadan heykeline getirdi. Daha sonra "Ne düşünüyorsun?" dedi.
Mecson heykele baktıktan sonra biraz sinirli tonla "Şimdi beni buna tapmaya mı zorlayacaksın?" dedi.
Altair, yüzünde acıma ifadesiyle "Saçmalama, bu şeye taptığımı falan düşmedin mi? Oradan salak gibi mi görünüyorum." dedi.
Mecson şaşkın bir ifadeyle Altair'e bakıyordu. Çünkü bu tür heykeller hemen hemen her köyde vardı. Bunlar yerel tanrılar olarak bilinirdi. Köyler merkezlerinde bulunan bu heykellere, köy halkı tapardı ve kimsenin tanrılarına hakaret etmelerine izin vermezlerdi. Köylerin bam teli gibi bir şeydi. Fakat şimdi köyden bir çocuk heykeli aşağılıyordu. Mecson'un kafası iyice karışmış vaziyette Altair'e bakarak "Benden ne istiyorsun, peki?" dedi.
Altair göz bebekleri altın paraya dönüşmüş gibi heykele bakarak "Bunu çalıp, kasabada falan okutsak, ne kadar eder?" dedi.
Mecson "okutsak" kelimesinden bir şey anlamasa da "Ne kadar eder?" den çocuğun ne demek istediğini anlamıştı. Hafif korkak ve heyecanlı sesiyle "Saçmalama velet! Bu heykeli çalmaya çalışırken yakalanırsak ölesiye dayak yer sonra köyden kovulurum ve bir daha giremem." dedi.
Altair şeytani bir gülücük yaparak "Ya, yakalanmazsak. Ne kadar eder bu? Sen onu söyle önce." dedi.
Mecson elini çenesine koyarak bir alıcı gibi heykeli incelemeye başladı. "Detayları iyi. Ağacı meşe galiba. Nereden baksan yüz yıllık gibi duruyor ama iyi bakılmış, hiç eskimemiş. İki üç altına satılır." dedi.
Altair bu dünyanın para birimini ve değerini bilmiyordu. Bir altına ne alınır, çok para mıdır yoksa az mıdır bunların hiç birini bilmiyordu. Öğrenmesi gerekiyordu fakat bunu Mecson'a çaktırmadan yapması lazımdı. Sonuçta adamı şantajla tutuyordu. Açığını öğrendiği an onu dolandıracağı kesindi. Fakat yine de bir kaç altın lafını duyunca hayal kırıklığı yaşamıştı. "Sadece iki üç altın mı?" Dedi.
Mecson sinirlenerek "Seni aç gözlü velet! Bu köydeki tüm paraları toplasan birkaç altın çıkmaz." dedi.
Altair, bu cümleden sonra altının ne kadar değerli olduğunu anlamıştı. Fakat bir altın kaç gümüş ve bakır bunu hala bilmiyordu. "Tamam o zaman." dedi.
Mecson tekrar tedirgin bir yüzle "Bunu çalmayı sakın düşünme! Yakalanırsak çok kötü olur." dedi.
Altair ellerini ovuşturarak "Korkma bir planım var." dedi. Mecson, istemsizce Altair'den çekinmeye başlamıştı. Altair ile tanıştığından beriiçinden duramadan tekrar ettiği bir şey vardı. "Bu gözlerinde para dönen velet, umarım başıma bir bela açmaz."
Altair gülerek ve adamın sırtına bir kaç kez vurarak "Hadi biraz iksir satalım." dedi.
---------------------------------------------
Mecson gene süslü sözlerle köylüleri etrafına toplamış, iksirleri satıyordu. Altair ise uzaktan ne kadar şişe sattığını sayıyordu. Kısa zamanda Mecson'un tüm şişeleri satmıştı. Mecson'un yüzünde yine o tüm şişeleri sattığı, sırıtış vardı ta ki Altair ile göz göze gelerek. Altair ile göz göze gelince, Altair'in ona pişkin pişkin el sallaması da onun gülmesine daha fazla izin vermedi.
Altair kalabalık dağıldıktan sonra Mecson'un arabasına giderek kapıyı çaldı. Mecson kapıyı açar açmaz Altair direk arabanın içine girdi. "Eee ortak hasılat nasıldı?" dedi.
Mecson, Altair'in pişkinliğinden ve arsızlığından bıkmış bir halde "Seni küçük solucan! Arabama nasıl girersin?" dedi.
Altair, arabanın içindeki eski püskü yatağa uzanarak "Biliyor musun? Benim evdeki yataktan daha rahat" dedi.
Mecson sinirden kıpkırmızı olmuş "Seni... Seni..." dedikten sonra pes etti. Çünkü hayatında hiç bu kadar pişkin ve arsız bir çocuk görmemişti.
Altair yatakta bir kaç kez zıpladıktan sonra "Eee ortak payımı almaya geldim." dedi.
Mecson sinirli ve üzgün bir ifade takınarak "bir dolabı açtı sonra dolaptaki tüm eşyaları çıkarıp, dolabın içinde gizlenmiş başka bir bölümü açtı. İçinden mavi bir kese çıkararak Altair'in üstüne attı.
Altair önce keseyi bir kaç kez sallayarak ağırlığını tartı ve içindeki paranın sesi dinledi. Sonra keseyi açıp yatağa döktü.
Mecson şaşırarak "Ne yapıyorsun?" dedi.
Altair, Mecson'un gözünün içine bakarak sanki kazıklanmaya niyetim yok dermiş gibi "Eee... Ortak ne demişler, yerde bulsan sayacaksın." dedi.
Mecson, Altair saymayı bildiğini düşünmemişti. Çünkü kendisine okuma yazma öğretmesini istemişti. Altair parayı saymaya başlayınca, Mecson soğuk soğuk terlemeye başladı. Altair'in saymaya devam ederken Mecson, iki küçük kese daha çıkararak zorla gülmeye çalışarak "Bunları vermeyi unutmuşum." dedi.
Altair, Mecson'un gözlerine dik dik bakarak mesajı verdiğini düşündükten sonra gülerek "Olur öyle şeyler ortak. Sonuçta insan unutkandır." dedi.
Mecson, zorla gülmesini daha da artırarak "Değil mi?" dedi.
Altair, para saymayı bitirdikten sonra keseleri alarak "Tamtamına yedi gümüş 312 bakır. Güzel!" dedi. Daha sonra "Beni iyi dinle ortak!" diye devam etti.
Mecson, az önceki olayın vermiş olduğu tedirginlikle "Din... Dinliyorum." dedi.
Altair yatağın üstünde bağdaş kurarak "Heykeli çalmamızı engelleyecek neler var?" dedi.
Mecson kısa süre düşündükten sonra "Köy koruyucuları ve sıradan köylüler" dedi.
Altair kafasıyla onaylayarak "Aynen öyle. Ben köy koruyucularını köyden çıkartacağım. En az altı saatte geleceklerini sanmıyorum." dedi.
Mecson şaşırarak "Onu nasıl yapacaksın?" dedi.
Altair kendinden emin bir şekilde "Orasını boş ver. Sen, köylüleri ikna etmen gerekecek." dedi.
Mecson daha da şaşırarak "Neye?" dedi.
Altair gülerek "Korkma çok zor bir şeye değil. Onlara heykelin efsununun gittiğine ve onu yeniden efsunlanması gerektiğine." dedi.
Mecson hiç bir şey anlamamış bir şekilde ve şaşkınlığını koruyarak Altair'e bakıyordu.
Altair derin bir nefes alarak "Bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Şimdi bu salaklar, heykeli büyülü sanıyor. Sen de büyüsünün bozulduğunu ya da eskidiğini söyle. Orası sana kalmış. Sonra onu yeniden eski haline getireceğini söyle. Onları ikna ettikten sonra heykelin üstünü siyah ve büyük bir kumaşla ört."
Mecson, hala olayı pek anlamamıştı. Altair sabrı tükenmiş şekilde "Heykeli çaldıktan sonra yerine aynı ebatlarda bir odun koyacağız. Siyah örtü de biz köyden uzaklaşana kadar birilerinin olayı fark etmesini engelleyecek." dedi ve devam etti. "Yarın sen köylüleri ikna et ben de köy koruyucularını köyden çıkarayım." dedi.
Mecson'un suratında istemsizce bir sırıtma olmuştu. "Bu veledin planı ile başarabilirim. Sonra veledi yolda öldürür kaçarım." Diye düşündü.Mecson sırıtması devam ederek "Köylüler bende. Merak etme." dedi.
Altair, "Güzel." dedikten sonra para keselerini de alarak arabadan çıktı.
Altair ertesi sabah uyandığında "Bugün zorlu bir gün olacak." dedi. Kalkar kalmaz ablası Emris'i evin içinde aradı. Fakat Emris evde yoktu. Evden çıkarak bahçeye de bakındı ama Emris bahçede de yoktu.
Altair içine düşen kuşkudan dolayı köyü gezmeye başladı. Gezerken köyde kadın sayısının bir hayli azaldığını fark edince köyün kapısında duran hafif deri giymiş kişiye sordu. "Köyün kadınları nerede?"
Korucu önce, Altair'i süzdükten sonra "Aşağıya dereye gittiler. Bugün çamaşır yıkama günleri" dedi.
Altair kafasında pek bir şey canlanmamıştı. Merak edip hızlı adımlarla dereye doğru indi.
Dereye indiğinde hayatında daha önce hiç görmediği bir manzarayla karşılaştı. Kadınlar kıyafetlerini diz üstüne kadar sıvamış, derenin içinde kıyafetleri çitiliyor ve yıkıyorlardı.
Altair tuhaf hissetmişti. Çünkü kendi geldiği dünyada her şeyi robotlar yapardı. Tek yapman gereken emir vermekti. Köydeki kadınların çalışkanlıklarını görünce, geçmişte evlendiği ve parmaklarını oynatmaktan aciz olan o, üç kadına da bir ağız dolusu küfür saydı.
Altair, Emris'in iyi olduğunu ve yarı terli, yarı ıslak kıyafet yıkadığını görünce "Güvende sanırım." diyerek tekrardan yukarı köye doğru yürüdü. Çıkarken onu neden önemsediğini merak etmeye başladı. Sonuçta onun öz ablası değildi. Bunu ona gösterdiği sevgiye bağladı. Sonra aklına ölürken ki verdiği sözler geldi.
Altair, köyün girişine gelince korucu "Bulamadın mı dereyi?" dedi.
Altair soruya cevap vermeden direk "Amca mı gördün mü?" dedi.
Korucu, Altair'in soruyu cevaplamamasını dereyi bulamadığına veya ormandan korktuğuna yorumladı ve gülümsedi. Daha sonra "Amcan ormanda kontrole gitti." dedi.
Altair "Bu kötü oldu" dedi.
Korucu, Altair'in suratı düştüğünü görünce "Ama çok olmadı çıkalı koşarsan yetişirsin. Doğuya doğru gittiler." dedi.
Altair bunu duyar duymaz doğuya doğru koşmaya başladı. Korucu gülerek, Altair'in arkasından bağırdı. "Dikkatli git. Düşme!" dedi.
Altair on beş dakikalık bir koşudan sonra amcasının olduğu yere geldi. Amcası her zaman ki gibi sinirli ve asabi duruyordu. Altair gülerek amcasına yaklaşırken içinden de bir dünya küfür ediyordu. Amcasının yanına geldiğinde tek olmadığı gördü. Yanında dört korucu daha vardı.
Amcası Altair'i görünce şaşırdı. " Senin ne işin var burada?" dedi.
Altair korkmuş bir surat takınarak " Amca... Amca iki gündür sana ulaşmaya çalışıyorum. Ormanda canavar var." dedi.
Amcası ve yanındaki korucular kahkaha attılar. "Ormanda canavar olması çok doğal." dedi.
Altair ağzına gelen lafları yuttu ve " Ama bu diğerlerine benzemiyor. Çok büyük bir yılan. Mağarasının önü kemik yığınlarıyla dolu." dedi. Sesinde korkmuş gibi yaparak da inandırıcılığı artırmak istedi.
Gülüşen korucular ve amcası aniden sustu ve "Yılan mı?!" dediler.
Altair kafasını sallayarak "Kocaman bir yılan." dedi.
Amcası Altair'i kollarından tuttu ve "Nerede?" dedi.
Altair amcasının bu ani tepkisinden dolayı biraz şaşırmıştı. Parmağıyla kuzeyi göstererek: "Kuzeyde bir mağarada" dedi.
Amcası heyecanlı bir şekilde "Hemen bizi oraya götür." dedi.
--------------------------------------------------
Altair, amcası ve korucuları bulunduğu mağaraya götürdü. Amcası ve korucular mağaranın önündeki iskelet yığınlarını görünce soğuk soğuk terler dökülmeye başladı.
Çekindiklerini gören Altair pis pis sırıtarak "Ne oldu? Korktunuz mu?" dedi. Korucular, Altair'in rencide edici o bakışlarını görünce, ona rezil olmaktansa ölmeyi yeğleriz diye düşünerek, yavaş adımlarla mağaraya yaklaştılar.
Aniden dört korucunun ve amcasının önünde birer kitap belirdi. Herkesin kitabı farklı kalınlıkta ve farklı renkteydi.Sayfalarının rengi bile farklıydı. Kimisinin ki beyaza yakınken kimisinin ki saman rengindeydi. Altair'in kafasında ki en büyük soru bu kitabı nereden çıkardılar. Normal bir dünyada böyle şeyler normaldi. Boyut kapsülleri bu işi rahatlıkla yapılabilirdi. Lakin burada...Burası orta çağdan farksızdı. Aklına bir şey geliyordu lakin 2342 yılında büyünün olmadığını kesin kanıtlarla bilim insanları kanıtlamışlardı. Bu yüzden o seçeneği elemek istese de başka bir açıklama bulamıyordu.
Daha sonra amcası ve adamları anlaşmalı oldukları canavarlarının isimlerini söyleyerek onları çağırdı. Her biri farklı bir isim söylemişti. Ardından kitabın içinden kimisinin ki yeşil, kimisinin ki gri renkte tozlar çıktı ve tozlar çok kısa sürede canavarlara dönüştü.
Altair şaşkın şaşkın bu manzaraya bakıyordu. İçinden "Günümüz teknolojisinde mümkün değil bu!" demeden edemedi.
Amcasının canavarı yürüyen bir ağaçtı. Yüzünde derin bir yara izi olanınki ve şişman olanınki ise birer kurttu. Diğer iki kişinin ki de yürüyen ağaçtı. Fakat onların ki amcasının ki kadar büyük ve dalları kalın değildi.
Altair kitapları incelediğinde yürüyen ağaçları olanların kitapları koyu yeşildi. Yüzü yaralı ve şişman olanın ki ise griydi.
Amcası ve yürüyen ağacı temkinli adımlarla mağaraya doğru yürümeye başladı.
Yüzü yara izli olan korucu, Altair'in amcasını durdurarak "Yılan zehirli olabilir. Dikkatli ol" dedi. Amcası yavaşça kafasıyla onayladı ve önden amcası arkadan diğerleri en son Altair mağaraya girdi. Mağaraya girer girmez, burunlarına iğrenç bir koku gelmeye başladı. Koku insanın boğazını yakıyordu. Mağarada ilerledikçe kokunun dozuda artmaya başladı.
Mağaranın sonuna geldiklerinde yılanın uyuyor olduğunu gördüler. Yılanı gafil avlamak için sessizce yaklaşmaya başladılar. Altair hemen bir şey düşünmesi gerekiyordu. Eğer yılanı gafil avlarsa savaş kısa sürecek ve heykeli çalma planları başarısız olacaktı. Altair kendini yere atarak "Ahh!" diye bağırdı. Amcası dahil tüm adamlar yüzleri bembeyaz olmuş şekilde Altair'e baktılar. Altair ise düştüm kusura bakmayın dermiş gibi ellerini yana açtı.
Amcası ve adamları kafalarını tekrar yılana çevirdiklerinde yılan uyanmış onlara bakıyordu. Bir dakika boyunca ne yılan, ne de amcası ve korucular hareket etmedi. İki tarafta diğerinin saldırmasını bekledi.
Altair'ın ise bu sürede gözüne yılanın arkasında ki yumurtalar takılmıştı. Üçyumurta vardı. Birisimavi, biri pembe ve diğer ise griydi. Yumurtalar avuç büyüklüğünde olduğundan amcası ve adamlarının görmesi biraz zordu. Çünkü yılanın dev cüssesi, onların görmesine engeldi. Üstelik onlar gözlerini bir an bile yılandan ayırmıyorlardı.
Sonunda dövüş başlamıştı. Yılan ve yürüyen ağaçlar arasında kıyasıya bir dövüş oluyordu. Yaklaşık on dakika geçmesine rağmen iki tarafta birbirine ciddi hasar verememişti. Fakat yılan tek, onlarsa beş kişi olduğundan daha fazla yorulmuştu.
Amcası, adamlarına "Yılanı dışarı çekelim. Burada dezavantajlıyız." dedi.
Yavaş yavaş dışarı mağaradan çıkmaya başladılar. Yılansa onları takip etti. Dışarı çıktıklarında yılanla savaşmaları daha rahat olmuştu. Lakin yılanın da kıvraklığı ve atikliği artmıştı.
Altair, amcasının ve korucuların gözlerini bir an bile yılandan ayırmadığını gördü. Yılan da aynı şekilde gözlerini onlardan ayırmıyordu. Altair yavaş ve fark ettirmeden tekrardan mağaraya girdi. Üç yumurtayı almak istiyordu. Lakin nasıl kimseye göstermeden götürebilirdi ki? Etrafına bakındığında bir tane insan iskeleti ve üstünde yırtık kıyafeti gördü. İskeletten kıyafeti çıkararak yumurtaları içine koydu. Daha sonra bir bohça gibi bağladı ve mağaradan yavaş adımlarla tekrardan çıkmaya başladı. Mağaranın ağzına gelince amcası ve adamlarının yılanla hala kapışmakta olduklarını gördü. Gülümseyerek "Bunlar kaç para eder acaba?" dedi.
Fark edilmeden mağaradan çıktıktan sonra tüm gücüyle köye doğru koşmaya başladı.
Köye geldiğinde heykelin üstünün siyah çarşafla kaplı olduğunu gördü. "Aferin işini yapmış." dedi. Tam o an da Mecson başarmanın vermiş olduğu zevkle gülerek "Naber velet?" dedi.
Altair biraz korkmuş biraz da şaşırmıştı. Bir kaç adım geri giderek "İyidir ortak. Seni sormalı. Bakıyorum da başarmışsın." dedi.
Mecson gülmeye devam ederek "Evet. Sende başarmışsın gibi pek bir korucu yok." dedi.
Altair, Mecson'un gülmesine karşılık gülerek "Evet. Bu gece gidelim." dedi.
Mecson tamam dermiş gibi kafasıyla onayladıktan sonra "O bezin içinde ne var?" dedi.
Altair istemsizce beze sarıldıktan sonra "Meyve var. Ama sayılı bu yüzden şuan sana veremem. Fakat beklersen gece getirebilirim." dedi.
Mecson durumu biraz şüpheli görse de aklına içinde dev yılan yumurtaları olacağı gibi bir şey gelmedi. "Tamam." diyerek geçiştirdi.
Akşam Altair Mecsonla buluştu ve ormandan heykel boyunda ağaç kütüğü aradılar. Yaklaşık bir saat aradıktan sonra sonunda benzer bir tane buldular. Kimseye fark ettirmeden heykelle değiştirdikten sonra hemen yolla çıkmak için hazırlık yaptılar. Mecson öne geçerek arabayı sürmeye Altair ise yorgun olduğunu söyleyerek arkaya geçti. Mecson normalde böyle bir şeyi kabul etmezdi. Çünkü tüm parası ve serveti arkadaydı. Lakin Altair bir çocuktu ve eğer uyursa onu yakalamak daha kolay olacaktı.
Altair ise Mecson'un daha önce görmüş olduğu gizli bölümündeki tüm paraları bir beze bağladı. Altair de aynı Mecson gibi parayı paylaşmak gibi bir düşüncesi yoktu. Şimdi Mecsondan kurtulma planı yapması gerekiyordu. Kasabaya kadar zamanı vardı. Tanıdık bir ses duydu. Ses amcasına aitti.Amcası ve adamlarının mutlu ve sevinçli bir şekilde dev yılan derisi omuzlarında gelirken gördü. Altair gülerek "Galiba bu dünya da şans benden yana" dedi. Parayı ve yumurtaları çalılık bir yere doğru hafifçe fırlattı.
Mecson sessiz bir dille Altair'a amcasının yaklaştığını ses çıkarmamasını söyledi. O da sessizce "tamam" dedi.
Amcası, Mecson'u görünce arabayı durdur ve "Gidiyor musun iksirci?" dedi.
Mecson soğuk kanlı olmaya çalışarak " Evet. Bir daha ki yaza görüşmek üzere" dedi.
Amcası yılandan dolayı mutlu olduğu için pek üstelemedi ve onları geçerek devam etti. Tam yürürken sırtına bir şey çarptı. Arkasını döndüğünde yerde sırtınatop yapılmış bir kumaş gördü. Kumaşı aldı ve arabaya doğru baktı. O an arkasını dönüp baktığında Altair'in ellerinin birbirine bağlı, gözleri yaşlı ona bakıyordu. Amcasının kafasından kaynar sular dökülmüştü. Yılan derisini yere atar atmaz arabaya doğru koşmaya başladı. Hemen kitabını çıkarıp yürüyen ağacı çağırdı. Ağaç arabanın tekerlerine dallarını uzatarak durdurdu.
Mecson bağırarak "Neler oluyor burada?" dedi.
Amcası Mecson'a yaklaştı ve bir tane sol gözüne doğru yumruk attı. Yumrukla beraber Mecson arabanın diğer tarafından yere düştü.
Amcası hemen arabayı açtı ve Altair'in elleri, ayakları ve ağzı bağlı bir şekilde buldu. Mecson, büyük bir korkuyla hemen yerden kalkıp arabaya koştu. Gördüğü manzara karşısında ağzı açık kalmıştı.
Amcası hemen Altair'in ağzını açında Altair ağlayarak "Amca! Amca! Beni kurtardın!" diye bağırdı. Amcası öfkeyle Mecson'a dönüp "Burada neler oluyor?" diye bağırdı. Altair hemen lafa girerek Mecson'un konuşmasını engelledi."Bu adam beni öldürmek istiyor. Bunu iksir diye su doldururken yakaladım. Beni öldürmekle tehdit ettiği için korktum size söyleyemedim. Sonra sizi daha önce bulduğu bir yılan yuvasına götürmemi istedi. Yoksa beni öldürmekle tehdit etti. Hühühü. Bu sayede köyün o muhteşem tanrısı Bayiyi çalmak istiyordu." dedi.
Mecson şaşkın şaşkın Altair'e bakıyordu. "Nasıl ellerini ayaklarını ağzını bağladı bu velet?" diye düşünüyordu.
Altair aslında önce ayaklarını sonra ağzının yardımıyla ellerini sonra elliyle de biraz zorlanarak ağzını bağlamıştı.
Amcasını bunu görür görmez yürüyen ağaca emir verdi ve ağaç dallarıyla Mecson'u yakaldı. Mecson kendini savunmaya bile fırsat vermeden linçe uğradı.
-----------------------
Mecson yakalanmıştı. Köyün ortasındaki tanrı heykelinin yerine koyduğu kütüğe bağlanmıştı. Köyün ileri gelenleri onun aç susuz bırakılarak acı içinde ölmesine karar vermişti. Kimse de merhamet edip su veya yemek vermesin diye başına gece gündüz nöbetçi dikilmişti.
Altair uzaktan onu izliyordu. "Kusura bakma ortak.Dünya acımasız." diye mırıldandı.
Bir kaç gün sonra köye bir grup asker geldi. Bu askerler her sene gelip 13 yaşına basmış çocukları kasabaya götürürdü. Bunun sebebi civar köylerden gelen tüm 13 yaşında ki çocuklar kitap testine tabii tutulurlardı. Kitap testini belli oranda geçenler eğitim alma hakkına sahip olurlardı. Hatta iyi derecesi olanlar yüksek rütbeli asker bile olabilirdi. Askerler, soylulardan sonra en mevkili kişilerdi. İyi ve başarılı bir asker soyluluk unvanı dahi alabilirdi. Onlara General ailesi denirdi.
Askerler, yarı ölü halde yatan Mecson'u görünce "Hey! Ne oluyor burada?" diye bağırdılar.
Köylülerden biri Mecson'un üstüne tükürdükten sonra "Bu adam bizim tanrımızı çalmaya kalktı" dedi.
Askerler Mecson'un hemen yanında duran heykele bir göz attıktan sonra "Hangi salak köy tanrısını çalmaya çalışır ki?" diyerek kahkaha patlattı.
Başka bir asker de "Biz yetiştiğimiz için şanslıymış" dedi ve arkasına geçerek Mecson'un ellerini çözdü. Daha sonra matarasını çıkararak Mecsonun yüzüne su döktü. Mecson suyu hissedince önce bir irkildi. Sonraysa kuruluktan birbirine yapışmış ağzını kocaman açarak tüm suyu içmeye çalıştı. Asker Mecson'un çırpınmasını görünce "Hey! Sakin iç. Yoksa şimdi de boğularak öleceksin" dedi ve cebinden siyah bir beze sarılı ekmek çıkardı. Mecson'un önüne atarak "al şunu ye" dedi.
Mecson yumruk büyüklüğünde ki ekmeği iki koca lokmada yok etmişti.
Askerler arasında en rütbeli olan öne çıkarak "Hey bu adamı yargılamak için kasabaya götürüyoruz. Ayrıca 13 yaşında çocuğu olanlar, kitap testine katılmak isteyenler çocuklarını getirsin" dedi.
Emris, Altair'e baktı. "Gitmek istiyor musun?" dedi. Sesi sanki gitme dermiş gibiydi. Altair, durumu anlamamıştı. Kitap testi de neydi? Ama tüm aileler çocuklarını büyük bir heyecanla askerlere teslim ettiğini görünce "İyi bir şey galiba" diye düşünerek "Evet" dedi.
Emris hafif nemli gözlerle Altair'e baktıktan sonra, "Peki" diyerek zorla gülümsemeye çalıştı. Kardeşini her şeyden çok sevdiği ortadaydı.
Rütbeli asker "Bu kadar mı?" Diyerek çocukları saydı. "Yedi çocuk. Peki. Başarısız olanlar üç gün içinde geri gönderilirler" dedi. Askerler, çocukları ve Mecson'u üstü açık at arabasına bindirdikten sonra kasabaya doğru yola koyuldular. Tüm çocukların ufak bir bohçası vardı. Fakat Altair'in bohçası herkesinkinden daha büyüktü. Bu yüzden tüm çocuklardan ona ablası fazladan yiyecek koymuşlar diye düşünerek kıskanmışlardı.
Yol boyunca Mecson, Altair'a öfkeyle baksana da Altair bir kere bile ona bakmadı.Askerler daima yanlarında olduğu içinde Mecson tek kelime etmemişti. Askerler bir an bile yanlarından ayrılsa ona tüm öfkesini kusacaktı.
Kasaba gözle görülür olduğunda kasabanın az uzağında renkli renkli, irili ufaklı çadırların kurulduğu bir yer gördüler. Orası onlar gibi civar köylerden getirilen çocukların ikamet ettikleri yerdi. Aynı zamanda sınavında yapılacağı yerdi. Altair çadırların olduğu yere geldiğinde herkesin bir koşuşturma içinde olduğunu gördü. "Ah! Çağlar değişsen de, evrenler değişse de insanoğlu hep aynı" diye mırıldandı. Yaşları büyük olanların, amcası ve adamları gibi kitaplarının olduğunu hatta daha önce hiç görmediği tuhaf yaratıklara sahip olduklarını gördü.
Askerler, Altair ve diğerlerinin kalacağı çadırları gösterdikten sonra Mecson'u alıp, gittiler.
Altair iki gün boyunca etrafı izledi. Bazı çocukların zengin ve soylu olduğu için diğer çocukları dövdüğü ve buna askerlerin ses çıkarmadığını gördü. Askerlerin neredeyse hepsi rüşvet alıyordu. Bu durum Altair'in hoşuna gitmişti. Çünkü rüşvet alan asker, kontrol edilebilen asker demekti. Yozlaşma önemliydi.
Altair her zaman ki gibi çadırdan çıkmış etrafa bakınırken çadırların yakında bitkileri inceleyen bir kız gördü. Kızın saçları mor olduğundan Altair'in dikkatini çekmişti. "Saç boyası icat oldu mu ya? Bu dünya da teknolojide bir garip gelişiyor" dedi.
Kız, hafif düşen yuvarlak gözlüklerini parmağıyla tekrar göz hizasına getirdikten sonra "Bana mı seslendiniz?" Dedi.
Altair sırıtarak etrafa bakındıktan sonra "Yani burada sadece ikimiz varız" dedi.
Kızda bunun üstüne etrafa bakındı ve "Saçımla dalga geçmeniz çok kabaca beyefendi" dedi.
Altair büyük bir kahkaha attıktan sonra "Beyefendi derken?" Dedi.
Kız, Altair'i gözüyle bir kez daha süzdükten sonra; "kusura bakmayın, sizi erkek sandım" dedi.
"..."
Altair'in bozulduğunu gören kız tebessüm ettikten sonra bitkiyi incelemeye devam etti.
Altair hiç ses çıkarmadan onun incelemesini izliyordu.
Kız, Altair'in tüm dikkatinin onun üstünde olduğu için konsantre olamıyordu. " Rica etsem bana bakmaya bilir misiniz?" Dedi.
Altair gülümseyerek "Bu güzelliğe bakmamak mümkün mü?" Dedi.
Bunun üstüne kız biraz gururu okşanmış ve yüz ifadesi değişmişti. Altair bunu görünce sırıtarak "Çiçeği diyorum. Baksanıza çok güzel değil mi?" Dedi.
"..."
Kızın bozulduğunu gören Altair kahkaha atmamak için kendini zor tuttu. "Senden bir ricada buluna bilir miyim?" Dedi.
"Hıh! Bilmiyorum. Ruh halim pek yerinde değil." Dedi kız.
Altair cevabı duymamazlıktan gelerek "Bana okuma ve yazma öğretebilir misiniz?" Dedi.
Kız şaşkın şaşkın Altair'e bakıyordu. "Sen okuma yazma bilmiyor musun?" Dedi.
Altair ellerini yana açarak "Aslında bir kaç dilde biliyorum. Lakin onlar buralarda pek kullanılan diller değil." Dedi.
Kız, Altair'e öyle boş boş bakıyordu ki kafasının üstünde hayali soru işaretlerini görmemek elde değildi. Altair kendini acındırmanın iyi bir fikir olduğunu düşünerek boynunu eğdi ve "Sonuç olarak bilmiyorum." dedi.
Kız, üzgün görünen Altair'i görünce "Tamam öğretirim" dedi.
Altair anında o boynu bükük ruh halinde çıkıp "Teşekkürler. Bu arada benim adım Altair. Senin ki ney?" Dedi.
Kız toprağa bir çöp parçasıyla bir şeyler yazarak "Buraya yazdım. Okumayı öğrendiğinde öğrenirsin." dedi.
Altair üç gün boyunca sabahtan akşama kadar kızla takılıyordu. İkindine kadar okuma yazma öğreniyor. İkindin sonrası kıza bitkiler konusunda yardımcı oluyordu.
----------------------------------
"Altair göründüğünden daha zekisin. Bir haftada okuma ve yazmayı söktün. Tebrik ederim." Dedi.
Altair gülümseyerek "Evet sonunda Lilly" dedi. İçinden daha mutluydu. Çünkü zengin olmak için en önemli etmenlerden biriydi okuma yazmaydı.
--------------------------------
Askerler tüm çocukları bir araya topladıktan sonra "Şimdi herkes beni dinlesin. Herkes bağdaş kurup oturduktan sonra odaklanarak gücünü uyandırmaya çalışacak. İlk 30 dakikada kitaplarını çıkarabilenler özel eğitim hakkı kazanacak ve devlet koruması altına alınacak. 30-60 dakika arasında uyandıranlar askeri okullarda özel eğitim hakkı kazanacak. 60-90 dakika arası uyandıranlar ise eğitmen okullarında eğitim hakkı kazanacak. Ayrıca 90 dakikadan önce kitabını uyandıranlara kimlik verilecek.Doksan dakikanın sonunda kitaplarını uyandıramayanlar köylerine geri gönderilecek." dedi.
Altair'in kafasında bir sürü soru vardı. LakinLilly'i göremiyordu. Soracağı başka kimse de yoktu. Bazı kişiler stresten veheyecandan soğuk soğuk terlerken, bazıları da son derece rahattı. Altair'daherkes gibi yapmaya karar verdi. Gözlerini kapatıp odaklanmaya başladı.