Çılgın hayaller arasında gidip gelirken , telefonumun gelen kutusuna göz gezdirdiğimde Cansu'nun sitem dolu sözleriyle karşılaştım.
-Ne diyorsun sen! Ne demek yanıyorum... Sen beni ne zannediyorsun!
-Özür dilerim seni kırdıysam! fakat... Bir gün birlikte olabileceğimizden söz etmiştin.
Cansu:
-Ama bir bayana karşı böyle bir üslup kullanılır mı?
-Bilmiyorum! Kusura bakma, ne diyeceğimi bilmiyorum!
-Bak benim çoluk çocuğum var. Ne durumda olduğumu biliyorsun beni anlamaya çalış lütfen!
- Peki .Çok üzgünüm! dedikten sonra telefonu bir kenara attım. Gerçek hayatta bulamadığım mutluluğu hayal aleminde aramaya devam ettim. Cansu ile bir otelde buluşuyoruz. Masayı donatmışım. Bardaklarımızı tokuşturuyoruz. O yine benim sikimi elleriyle kavramış okşarken bir yandan da konuşuyoruz. Arada uzun öpüşmelerle sohbetimiz bölünüyor. Derken biraz canımız sıkıldığında televizyonu açarak, romantik bir filme dalıyoruz. Sarı başını benim göğsüme dayıyor. Ben de onun saçlarını nazikçe okşuyorum. Birbirimizin ağzına cips veriyoruz. Arada yüzünü okşuyorum. Yanağına yumuşacık bir öpücük konduruyorum. Ufaklığım uyanmış dimdik sırtına batıyor. Çek şu koca şeyini! diyerek sırıtıyor. Bende onun kalçalarını rahatsız etmeye başlıyorum. Devasa büyüklükteki yumuşacık kalçalarının okşayarak tadını çıkarıyorum. O filme duygulanıp ağlamaya başlayınca yüzünü bağrıma basıyorum. Öpüp kokluyorum. "Sana sıcak bir duş iyi gelecek" diyorum. Ve ellerimle banyoya götürüyorum. Çırılçıplak soyunuyoruz. Birbirimizin vücudunu keseliyoruz. Ben onun iri memelerini, koca göbeğini, bacak aralarını itinayla sabunlarken; o da benim koca sikimi elden geçiriyor. Şakalaşarak güzel güzel yıkanıyoruz. Ara sıra dudaklarımızı uzun uzun birleştiriyoruz. Bir ara dayanamayıp onu kucaklıyor ve oracıkta ayak üstü işini bitiriveriyorum. Üzerimize serin sular akarken onu domaltıp göt deliğini zorlamaya başlıyorum. Onu zevkten inletirken bende kendimden geçiyorum. Sonra yumuşak yatağımıza geçerek, koca bedenini yatağa serdiğimde koca amına dilimle saldırıyorum. İlerleyen zamanlarda beni sevgilisi olarak benimsediğinde kendimizi evlerinde birlikte oturur buluyoruz. Artık geceleri birlikte yatıyoruz. Onun yatağında, kimseden gizlimiz saklımız olmadan birlikte oluyoruz. Saatlerce ona sahip oluyorum. Derken Simge kapıyı açıp merakla içeriyi süzüyor. Anası altımda zevkten inlerken o da bana imrenerek bakıyor. Onun bu manzarayı seyretmesi beni daha çok zevke getiriyor. Hızlanıyorum. O da kıskançlıkla fırlayarak, bize katılmak için izin istemeden dudaklarıma yapışıyor. Anasını sikerken kızını da ısıra ısıra yiyorum. Üzerini çıkarıp taze memelerini bana yalatıyor. Saatlerce emziriyor. Derken sıra ona geliyor. Bu güzel bayanları yan yana yatırıp sıra sıra sikiyorum. Bunları düşünüp otuzbir çekerken birdenbire patlayıp rahatladığımda içimde kendime karşı bir nefret hissi uyandı. Aman Allahım! Ne iğrenç bir insan oldum! Kalpsiz, ruhsuz, menfaatçi... Zevk ruhumu doyurmuyor; adeta beni için için kemiriyordu. Her geçen gün daha da fazlasını istiyordum. Sonu yok bu arzuların! Yeter artık! Bir daha o kadınla görüşmeyeceğim. Taksitlerini ödemese bile bir şey talep etmeyeceğim.Bu düşünceler arasında çıkıp biraz hava almak için kendimi dışarı attım. Sahile geldiğimde gecenin karanlığı ufku kaplıyordu.Bu koskoca su kütlesinin karşısında küçücük bir noktaya dönüştüm. Deniz havası karanlık atmosferiyle, kıyaya vuran sert dalgaların sesiyle yapayalnız olduğumu hissettiriyordu. Bu kapkara denizin sakladığı nesneler kadar benim de içimde keşfedilmemiş binlerce karanlık arzu barınıyordu. Yüzüme çarpan dalgaların damlacıklarının soğukluğu içimi ürpertiyordu. Karşıdan birbirine sarılmış iki karaltı bana doğru geliyordu. İyice yaklaştıklarında gencecik bir çiftin soğuktan birbirlerine sarılarak birbirlerini ısıttığını ve keyifle yürüdüklerini gördüm. İçimde bu çifte karşı kıskançlık duygusu belirdi. Oğlan kızın narin vücudunu kollarıyla saklayarak yürüyordu. Onlar geçip gittiklerinde, engin denize tekrar daldım. Denizden yansıyan yüzümün karanlığını ve içimdeki gizemli, kontrol edilemez duyguları fark ettikçe kendi dünyamda kayboluyordum.
Ertesi gün yine fabrikadaki tezgahımın başındaydım. Çoğuyla içli dışlı olduğum çalışanların yüzlerinde sanki bir sır görür gibi oldum. Sanki hakkımda bir şeyler biliyorlardı da zahmet edip bana söylemiyorlardı. Muhatap olduğum herkesin gözünde bir alaycılık ışığı parlıyordu sanki. İnsanların bakışlarını üzerimde hissetmeye başladım. "Benim bilmediğim ne var? hadi söyleyin" dememek için kendimi zor tutuyordum. Havasız kalmış ruhum boğulur gibi oluyordu. Neye ihtiyacım olduğunu, ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Her gün aynı rutinin beni boğduğunu, kalbimdeki acının da etkisiyle benim için bir değişikliğin şart olduğunu fark ettim. Eldivenlerimi çıkararak muhasebeye doğru yürüdüm...