İbrahim ve Fatih, Hikmet gidince restorandan ayrılarak şirkete çoktan gelmişlerdi. İkili kapıdan girerken, şirketin içindeki koşturmacadan haz almışlardı. İbrahim, Hikmet Karay'a karşı galip gelmekten oldukça memnun hissederek, kardeşine baktı. Gülümseyerek "İyi iş çıkardın." dedi. Fatih, abisinden aldığı övgü ile keyiflenmiş hissediyordu. Asansöre yanaştıklarında, hemen arkalarından "İbrahim Bey!" diye bir ses geldi. Fatih ve İbrahim, dönüp baktıklarında arkalarından koşanın, İbrahim'in asistanı Doğa olduğunu gördüler. Doğa, nefes nefese İbrahim'in karşısında durdu. Fatih, kızın buz mavisi gözlerine takılı kalmıştı. Doğa'nın gözlerine her baktığında kalbini bir mengene ile biri sıkıştırıyor gibi hissediyordu. Doğa'yı ilk gördüğünde de aynı duyguyu hissetmiş, kızda bir gariplik olduğunu düşünmüştü. Ancak Fatih, yaşadığı duyguya yeni yeni anlam veriyordu. Doğa, Fatih'e her gördüğünde Ekin'i anımsatıyordu. Doğa, büyük bir gerginlikle "İbrahim bey, size bir kargo geldi. Acilen görmeniz lazım!" dedi. İbrahim, Fatih'e şaşkınlıkla bakarken Fatih, içinde boğulduğu o karmaşık ruh halinin üzerine bir yenisini eklemek istemeyerek "Sen git abi. Ben motoru alıp eve geçeceğim." dedi. Fatih, otoparka doğru ilerlerken, o güne kadar bastırdığı anıları su yüzüne çıkmaya çoktan başlamıştı.
Ekin, Fatih'in binmek üzere hazırlandığı motora bakarken, kaşlarının çatılmasına engel olamıyordu. Fatih, henüz tanımaya başladığı ve ilk gördüğü anda ilgisini çeken bu kızın buz mavisi gözlerine bakarak "Yavrum sana ne oldu?" diye sordu. Ekin, hiçbir şey söylemeden omuz silkti. Fatih'e ondan çok hoşlandığı için motora binmesinden korktuğunu anlatamayacağını düşünerek, yüzüne en sahte gülümsemesini yerleştirerek "Hiç! Hadi iyi akşamlar." dedi ve hızla arkasını dönerek dolan gözlerini saklamaya çalıştı. Fatih, tanıştıkları ilk günden beridir geçen zamanda, kızın her halini ezberlemişti. Arkasını döner dönmez, canını sıkan şey her neyse gözlerinin dolu dolu olmasına neden olacağını biliyordu. O buz mavisi gözlerden yaş akmasını istemiyor, mümkün olsa kızı camdan bir fanusta tutarak hiç kırılmamak üzere odasına saklama niyetinde olduğunu ona anlatmak istiyordu. Kaskını hızla çıkarıp yere bırakan Fatih, bir adımla aralarındaki mesafeyi kapatıp Ekin'i kolundan yakaladı. Kızı kendine nazikçe çevirirken "Ekin neyin var?" dedi. Fatih'in gözlerindeki endişe kızın gözlerindeki endişeye karışıyordu. Fatih'in kızı aniden yakalamasından ötürü aralarında kalan azıcık mesafe her ikisini de heyecanlandırıyordu. Minyon yapılı, ufak tefek bu kızın Fatih'e aşağıdan bakması da, ona kendisini bir şövalye gibi hissettiriyordu. Gözleri sürekli kızın şekilli dudaklarına kayıyor, gözlüğünün arkasında kalan buz mavisi gözlerin, korkuyla titremesinden de nefret ediyordu. Fatih yeniden "Söyle bana güzelim neyin var?" diye sordu. Sesi oldukça yumuşak ve ılımlıydı. Ekin, kafasını sağa sola sallayarak "Bir şey yok dedim." dedi. Konuşurken sesi, sesi kadar da çenesi titriyordu. Ekin, çocuk yaştan beridir sevdiklerini bir bir kaybetmiş, kimsesiz kalmanın ne demek olduğunu hep bilmiş olduğu için artık sevmekten de korkuyordu. Fatih ise kızın gözlerindeki korkuya bir türlü anlam veremiyor, sürekli bu halini sorguluyordu. Kızın titreyen çenesi ve yaşla dolan ışıl ışıl gözleri Fatih'i cezbediyordu. Fatih derin bir nefes vererek "Şimdi değilse ne zaman?" diye mırıldandı. Gözlerini kızın gözlerinden ayırmadan elini kızın çenesinin altına koydu. "Ekin yalvarırım bir şey söyle." dedi fısıltıyla. Ekin hiçbir şey söylemeden Fatih'in kollarının arasından çıkmaya çalıştı. Fatih'e gücünün yetmeyeceğini biliyordu. Fatih'e hayır diyemeyeceğini e biliyordu. Kendini kontrol etmek, sevmemek için adamın kollarının arasından çıkması gerektiğinin farkındaydı. Ani bir refleksle "Yeter!" diye bağırdı. Fatih şaşkınlıkla kollarını gevşetirken, kız hızla bir adım geri çekildi. Çenesini sıkarak Fatih'e baktı. Ekin'in biraz öfke, biraz üzüntü ile çakmak çakmak bakan gözleri doğrudan Fatih'in gözlerini buldu. "Başına bir şey gelecek diye ödüm kopuyor Fatih! Oldu mu!" iye bağırdı. Hızla arkasını dönüp gitmek istiyordu Ekin. Fatih, derin bir nefes alıp verirken, kızın arkasına dönmesine izin vermeden yeniden aralarında açılan mesafeyi bir adımla kapattı. Ekin'i belinden yakalayıp kendine doğru çekerek nefesini yüzüne üfledi. "Ben de seni seviyorum minik kuşum." dedi. Dudakları Ekin'in dudaklarını sevgiyle örterken Fatih, saf mutluluğu iliklerinde hissediyordu.
Ekin'i, hayatı boyunca sevdiği tek kadını öptüğü gün saf mutluluğu iliklerine kadar hisseden Fatih, Ekin'in gidişi ile birlikte saf acıyı da iliklerine kadar hissetmeye başlamıştı. Gözünden akmaya hazırlanan bir damla yaşı elinin tersiyle silip, derin bir nefes vererek, bir önceki gün otoparkta bıraktığı motorunu alarak, biraz turlamaya, belki sahilde bir kahve için durmaya niyetlenerek yola çıktı.
Ediz, restorana, Karay Holding'le anlaşma yapmaya gittiklerini biliyordu. Restorandan çıkan Fatih ve İbrahim'in yüzlerindeki gülümseme de bu anlaşmanın oldukça başarılı geçtiğini ispatlar nitelikteydi. İbrahim'in yürürken dikleşen omuzları, Fatih'in yüzündeki gururlu duruş ve ikisinin de büyüj bir özgüvenle yürüyüşü.. Ediz, bu anlaşmanın sıradan bir anlaşma olmadığını, daha ikisinin restorana girişinden anlamıştı. İbrahim'in daha önceden bu adamla görüşmediğini biliyordu. Bir kaç saat içinde bu kadar büyük iki holdingin anlaşmasına yol açacak şeyin büyük bir koz olduğunu da çok iyi biliyordu. Ediz, bu kozun ne olduğunu öğrenmesi gerektiğini düşünüyordu ancak önsezileri, bunun sandığı kadar kolay olmayacağını söylüyordu. İbrahim ve Fatih arabaya bindiklerinde, sadece bu işin kendilerine getirilerinden konuşarak yola devam etmişti. Sezgileri, Ediz'e bu iki kardeşin çok daha büyük bir sırrının olduğunu söylüyordu. İbrahim'in bir kaç illegal işi olduğunu biliyordu. Kendi gözüyle de bir kaç defa görmüştü. Ancak bu adamın, narkotik biriminin peşinde olduğu gibi ufak tefek torbacılıklarla ya da büyük uyuşturucu sevkiyatlarıyla alakası olmadığına emindi. İbrahim, tam da söylendiği gibi sadece işkolik bir adamdı. Bu kadar işkolik olmasının arkasındaki sırrın da İbrahim'in eski nişanlısı Yeliz'le yaşadıklarını atlatamaması olduğunu da defalarca doğrulamıştı.
İbrahim, şirkete geldiğinde Doğa'nın adamı aradığını Ediz biliyordu. Şirket işlerini, kendi yokluğunda takip eden muhbirlerinden biri, İbrahim'e bir paket geldiğini söylemişti. Ediz, İbrahim ve Fatih'i şirkete bıraktıktan sonra, otoparkta kimsenin olmayışını fırsat bilerek, güvenli hattını açıp, hızla emrindeki muhbirlere bu paketin içinde ne olduğunu öğrenmelerini söyleyerek , telefonunu yerine koydu. Güvenli hattını cebine koyduğu anda, kendisine verilen iş telefonu çaldı. "Buyrun İbrahim bey." diyerek telefonu yanıtlayan Ediz, oldukça bıkkın hissetse de bunu sesine yansıtmaktan kolayca kaçınmıştı. İbrahim, endişeli bir ses ile "Hemen odama gel. Doğa seni bekliyor." dedi. Ediz, hızla harekete geçerek asansöre yöneldi. Şirketin girişinde kendisini karşılayan görevli, Ediz'i asansöre götürüp kartını okutarak, İbrahim'in katı olan en üst kata Ediz'in çıkmasına yardımcı oldu. Asansörün kapısında kendisini karşılayan Doğa'ya başıyla bir selam verdi. Doğa, tipik bir kişisel asistan tavrı olan hızlı konuşmasıyla "İbrahim bey toplantıdayken ona bir paket geldi. Gelen paketin içinden her ne çıktıysa İbrahim bey köpürüyor. Seni de bu yüzden acil çağırdı. Benden sütsüz filtre kahve istediğine göre de oldukça gergin." diye hızlıca özet geçti. Ediz, kızı sadece başıyla onaylayarak, İbrahim'in odasının kapısını çaldı. İbrahim, önündeki paketten gözünü ayırmadan "Gel." diye karşılık verdiğinde, Ediz, beklemeden içeri girdi. Adamın önündeki siyah kutuya kısa bir bakış attıktan sonra "İbrahim bey, sizin için ne yapabilirim?" diye sordu. İbrahim derin bir nefes vererek "Bu kutuyu kimin gönderttiğini bulmanı istiyorum." dedi. Ediz, adamın kendisine bu kadar erken güvenmesine şaşırmıştı. Bunun işleri kolaylaştıracağını biliyordu. Ancak bu kutunun nereden geldiğini nasıl bulacağını bilmiyordu. Ediz, çekiniyormuş gibi bir tavır takınarak "Kutunun içinde ne olduğuna bakabilir miyim?" diye sordu. İbrahim hiçbir şey söylemeden, elinin ucuyla kutuyu Ediz'e doğru itti. Ediz, masaya yanaşıp kutunun içine baktığında kutunun içinde iki tane mermi gördü. Mermilerden birinin üzerinde Fatih, öbürünün üzerinde ise Yeliz yazıyordu. Ediz de İbrahim gibi bunun bir ölüm tehdidi olduğunu anlamıştı. İbrahim de bunu yapanın kim olduğunu bilmek istiyordu. Ediz, kutunun içindeki mermileri cebine alırken İbrahim, "Kutunun içinden ne çıktığından kimsenin haberinin olmasını istemiyorum. Özellikle de Fatih'in." dedi. Ediz İbrahim'i başıyla onaylayarak odadan ayrıldı.
Fatih, her zamanki basit aktivist hareketlerini yaparak, bir kaç yabancı site hackliyor, dark web de umarsızca geziyor, kendisine gelen ufak tefek bilgi sızdırma işlerini gözden geçiriyordu. Her zamanki gibi ufak tefek işlerle vakit öldürüyordu. Klavye sesleri odanın içinde yankı yaparken, Fatih, dünya üzerinde sızamayacağı hiçbir sistem olmamasından gurur duydu. MİT gibi, CIA gibi bazı büyük birimlerin sitemlerine sızmaktan özellikle kaçınıyordu. Çünkü deşifre olmak istemiyordu. Güç Fatih'in iliklerine kadar işlemişti. Bilgisayarın başına oturduğunda adrenalin ve güç, Fatih'in damarlarında serbest kalıyor İmparator'u ortaya çıkarıyordu. Fatih, kendisine gelen ufak tefek işleri bitirdikten sonra, aklına, en başından beridir güven duymadığı korumaları Ediz'i araştırmak geldi. Genellikle askeriyenin sistemlerine sızmaktan kaçınan Fatih, bunun için en uygun saat aralığını kollamak için, sızacağı sisteme bir DDoS atağı başlattı. Savunma sisteminin ve hayalet IP'nin ne kadar zaman içinde devreye girdiğini görmesi gerekiyordu. Kendisine tuzak bir alan hazırlanıp, bilgisayarına karşı bir atağa geçilmesi ihtimalini ortadan kaldırmak istiyordu. Fatih'i İmparator yapan, bu detaycı ve analitik düşünme kapasitesiydi. Nitekim, bu detaycılık onu bir kere daha kollamış, yaptığı sahte saldırı tuzak sisteme düşmüştü.
Sahte saldırının dozunu hızla artıran Fatih'in parmakları bir makina gibi çalışırken, Fatih iki ayrı bilgisayarı da adeta bedeninin bir uzvuymuş gibi kullanmaya başladı. Dakikada 458 tuş vuruşu yaparak rekoru hala elinde tutyor olduğunu da yeniden kendisine ispat etmek için sayacı köşede açık bırakmıştı. Fatih, askeri sisteme sızmanın bu kadar zor olacağını düşünmemişti. Tekrar tekrar kodlar yazıyor, yazılımda eksik kalan yerlerden hangilerini giriş, hangilerini çıkış kapısı olarak kullanacağını hesaplamanın peşinde koşuyordu. Maskesi, eldivenleri ve pardesüsü ile otururken ne kadar tehlikeli bir iş yaptığını biliyor olsa da, buna değeceğini de biliyordu. Fatih kolay kolay şüphe etmez, ettiğinde ise haklı çıkardı. 4 saat süren ciddi bir sürenin sonunda İmparator, askeriyenin sistemine sızdı. Girer girmez arşiv sisteminde korumanın adını aratmaya koyuldu. Asaf Ediz Süer yazdığında, arşivde hiçbir kayıt bulamayan İmparator, sistemi daha çok deşmeye başladı. Askeri istihbaratçıların listesine kadar ulaşmıştı. İçlerinden gördüğü bir isim, anlamlandıramadığı bir biçimde gözüne çarpmıştı. Esas kayıtlara ölü olarak girilen bu adama neden bu kadar takıldığını bilmese de masanın üzerinde duran defterine "Arda Aslan" yazarak işine devam etti. Yaklaşık iki saat boyunca Asaf Ediz Süer'e ait bir kayıt arasa da adamın askeri geçmişi ile ilgili hiçbir şey bulamamış olan Fatih, hışımla sistemden çıktı. Abisine bu durumu anlatmak üzere sandalyesinden kalkarken, duyduğu bir bildirim sesiyle Fatih geri bilgisayarına döndü. Abisinin kendisine araştırması için yeni bir isim ilettiğini görünce sıkıntıyla iç geçirerek "Doyumsuzsun İbrahim Kara..." diye mırıldandı ve geri bilgisayarının başına döndü.