Sabah güneşi Ilgaz’ın yarı çıplak gövdesini yakalayan ince ışıklarla odanın içine süzülüyordu. Kapının eşiğinde ayakta durmuş, kollarını göğsünde bağlamış onları izliyordu Feza. Yatakta yatan Ilgaz ve başucunda ona pansuman yapan Ayşe denilen kız.
Elinde olmadan gözleri Ilgaz’ın geniş omuzlarından sert çenesine, kalın boynundan yeniden kaslarına iniyordu. Bronz teninde bandajların altından tüm kaslarının girintileri ve çıkıntıları net bir şekilde belli oluyordu. Allah var, çok iyi bir vücudu var diye geçirdi içinden.
Ayşe de pansuman yapıyor olsa da aynı Feza gibi adamın resmen her yerini inceliyordu. Uzun zamandır ona yakın olmak için bahaneler arıyordu ve şimdi beklemediği şekilde Ilgaz onun evindeydi.
Sonunda Feza bakışlarını adamın vücudundan çekip yüzüne çıkardığında donup kaldı; çünkü Ilgaz da onu izliyordu. Dudak kenarı hafifçe kıvrıktı hemde.
Feza odaya ilk geldiği an Ilgaz onu fark etmişti zaten. Ama gözlerini kapatmaya devam etmişti. Bir süre sonra ağır ağır gözlerini açtığı an kadının o yeşil gözleriyle karnına baktığını fark etti. Yarasına baktığını düşündüğünde ise hiç ummadığı bir şey oldu. Kadının bakışları kasıklarına doğru inmişti.
Ilgaz güney bölgesindeki canlanmaya - bu acıya rağmen- inanamadı. Kadının ağır ağır yeniden kaslarında gezinen bakışları omuzlarına ve göğsündeki kaslarına ulaştığında dudağının kenarı istemsizce kıvrıldı. Sonunda o yeşil hareler kahveleriyle buluştuğunda gözlerindeki şaşkınlığı ve yanaklarındaki hafif pembeleşmeyi görüp içten içe tatmin oldu. Şu an bu manzaraya karşı bir sigara yakmak istemişti.
“Günaydın, Öğretmen Hanım,” dedi Ilgaz, sesi hem yorgun hem de alayla yüklüydü. “Beni izlemekten sıkılmadın mı?” Yanakları daha ne kadar kızarır diye merak etmişti ama kadın sinirlendi. Bu onun keyfini daha da yerine getirdi.
"Ölmediğine emin olmak istedim," diye karşılık verdi Feza, sesi buz kesmiş bir nezaketle kaplıydı. "Başıma bela olma diye."
Ilgaz güldü. Derin, hafif kısık, erkeksi bir kahkaha… ama aniden Ayşe’nin bastırdığı pamuğun acısıyla kahkahası bir iniltiye dönüştü. Yüzünü buruşturup dişlerini sıktı. Yine de gözlerindeki o keskin ışıltı hiç sönmedi. O ışık, Feza’ya karşı duyduğu merakla parlıyordu.
“O yolda ne işin vardı, Öğretmen Hanım?” diye sordu aniden, sesinde kasıtlı bir alayla karışık bir merak vardı. “Senin gibi bir kızın buralı olmadığı belli. Tipin büyükşehir kokuyor. Yoksa hangi aklı başında insan o ıssız yolu kullanır ki?”
Feza’nın bakışları kısılıp keskinleşti.
“Ben öğretmen değilim,” dedi.
Kaşlarını şaşırmış gibi yaparak kaldırdı Ilgaz. “Değil misin? Hmm… Peki o zaman? Gazeteci misin? Soru sormak için can atanlardan? Yoksa hemşire?” Dudaklarının kenarında o sinir bozucu, küstah sırıtış yeniden belirdi. “Yoksa… daha ilginç bir şey mi? Birinden mi kaçıyorsun? Belki canından bezdiren eski bir sevgili… ya da,” diye sesini alçaltıp ekledi. “Bana aşıksın da takip mi ediyorsun?”
Arkada Ayşe'nin huzursuz nefes sesini duyabiliyordu Feza ama bakışlarını bu dağ ayısından, bu tehlikeli ve cazibeli sesten ayıramadı. Ona tamamen odaklanmıştı.
“Senin gibi kendini beğenmiş dağ ayılarından hiç hoşlanmam,” diye sertçe tersledi.
Ilgaz'ın gülüşü anında değişti; yüzündeki ifade yumuşadı ama bu tehlikenin geçtiği anlamına gelmiyordu. Aksine bu seferki daha tehlikeli, hesap yapan, avının zekasına saygı duyan bir gülüştü. Ayşe çoktan işini bitirmişti ama hâlâ orada oyalanıyor, varlığıyla araya girmeye çalışıyordu. Kazağını tutup ağır ağır aşağı çekmeye çalışırken, Ilgaz’ın parmakları bileğine dokundu ve elini teninden çekti. Ayşe buna bozulsa da ses çıkaramadı.
“Teşekkürler Ayşe, bu kadar yeter,” dedi ama bakışları hâlâ Feza'daydı. Sesindeki beklenmedik yumuşama ve nezaket şaşırtıcıydı. Demek bu vahşi hayvan istediği zaman kibar da olabiliyordu diye düşündü Feza.
Ayşe eşyalarını toplarken yüzündeki memnuniyetsizliği gizleme gereği bile duymadı. Feza'yı öfke ve kıskançlıkla süzdü ve kapıyı çarparak çıktı odadan. Kapının sesi, geride kalan gerilim dolu sessizliği daha da belirgin hale getirdi.
Ilgaz dönüp çarpan kapıya baktı. Ardından yeniden Feza'ya döndü. Bakışlarında bu kez tüm oyunbazlığı silinmiş, ciddileşmişti.
"İsmin ne?" Diye sordu Ilgaz.
Feza kapının önünde bir yabancı gibi durmanın saçmalığını fark etmişti. Ağır adımlarla ona doğru yürüdü. Ilgaz koltukta hafifçe doğrulup sırtını arkaya yaslamıştı. Tam karşısında olan az önce Ayşe'nin kalktığı sandalyeye meydan okurcasına oturdu Feza. Rahatça bacak bacak üstüne atmayı da ihmal etmedi.
"Feza," dedi sadece. Sesinde gizli bir meydan okuma vardı.
Ilgaz gözlerini, adeta onun ruhunun derinliklerine işlemek istercesine Feza'ya dikti. İsminin anlamını düşünür gibiydi.
"Ben de Ilgaz," dedi kafasını ağır ağır, onaylarcasına sallayarak. Feza'dan bir karşılık gelmeyince merak ettiği asıl konuya geldi.
“Peki, Feza… Peşimizdekilerden nasıl kurtuldun?”
Feza hiç oralı olmadan, küçümseyen bir ifadeyle omuzlarını kaldırıp indirdi. Onun 'biz' diline asla prim vermeyecekti.
"Peşimizdekiler değil," diye düzeltti. "Senin peşindekiler. Ben sadece yanlış zamanda yanlış yerdeydim."
Ilgaz'ın dudakları yeniden, bu sefer daha büyük bir gülümsemeyle kıvrıldı. Uzun zamandır hiç bu kadar gülmemişti. İşte şimdi asıl dans başlıyordu diye düşündü. Kadının alaycılığı sinir bozucu olduğu kadar cezbediciydi. O dudak kıvrımı kaybolmadan Feza devam etti.
“Köy yoluna girince kurtuldum onlardan. Zaten sen tekerleklerini patlatmıştın. Bir ağaca çarptıklarını gördüm."
Ilgaz'ın inanmadığı her hâlinden belliydi. O çamurlu, virajlı yolda bir sivil kızın profesyonel takipçilerden bu şekilde kurtulması imkansıza yakındı.
Zaten kim olduğumu yakında öğrenecekti diye düşündü Feza. Şimdi sırf gıcık olduğu için ona gerçeği söyleme niyeti yoktu. Bu küçük güç oyununun tadını çıkarıyordu.
Birden Ilgaz’ın gözleri kısıldı. Beklemediği bir anda, sert ve ani bir hamleyle eli Feza’nın beline uzandı ve onu kendine çekti. Sıcak, nasırlı avuçları kazağın ince kumaşından tenine değdiğinde Feza'nın kalbi bir an için hızla çarptı. Ama onu, daha güçlü ve tanıdık bir duygu olan derin bir öfke takip etti. Yaralarına rağmen Ilgaz'ın tutuşu demir gibiydi, onu kolay kolay bırakmaya niyeti yoktu.
“Ne yapıyorsun lan sen?” diye bağırdı Feza, sesi şaşkınlık ve öfkeyle gerilmişti. Tüm bedeni bu küstah işgale karşı alarm veriyordu. Parmakları onu kolay kolay bırakmıyordu.
Ilgaz Feza'yı kendine çekik halde tutarken sesini alçalttı; karanlık, sıcak ve son derece baskındı.
“Kimsin sen, Feza?” Kendini yataktan zorlayarak yüzüne biraz daha yaklaştı. Gözlerindeki sorgulayıcı ifade, sezgilerinin ona bir şeyler fısıldadığını, parçaları birleştirmeye başladığını gösteriyordu. Bu kadında bir şeyler vardı. Göz göze geldiler. O kadar yakındılar ki nefesleri birbirine karışıyor, aynı havayı soluyorlardı.
Feza sonunda onu sertçe geri itti. Ilgaz hafifçe inledi, yaraları sızladı ama dudaklarındaki o inatçı, bilmiş gülümseme hiç kaybolmadı. Onun için bu itiş bile bir cevaptı. Feza da geri yaslanıp aralarına mesafe koydu. Ama mesafe sadece bedenlerindeydi; gözleri hâlâ birbirine zincirlenmişti.
“Bana bir daha dokunursan,” dedi, “o yaralarının üstüne yenilerini eklerim. Şüphen olmasın.”
Ilgaz kafasını aşağı yukarı salladı, bir anlaşmaya varmışlar da onaylıyormuş gibi. Dudaklarında yine o sinir bozucu, meydan okuyan gülümseme belirirken arkasına yaslandı.
"Söyleme o zaman. Nasıl olsa buradan çıkınca ben bulurum. Senin gibi birini unutmam kolay olmaz. Ayrıca beni buraya getirdiğin için teşekkür ederim."
Feza'nın içinde bir kahkaha yükseldi. Çünkü o zaten buraya bu yüzden gelmişti. Kim olduğunu bulmak için...
"Teşekkürün kabul edilmedi!" Dedikten sonra hızla ayağa kalkıp odadan çıktı. Ilgaz ise arkasından kısık gözlerle bakarken uzun zamandır ilk kez birinin merakını kabarttığını düşünüyordu.
Kadıno teröristlere çalışan bir ajan olabilir miydi? Karşılaştıkları zamanlama ve yer çok manidardı. Eğer öyleyse kesin flashbelleğin peşindeydi ama Ilgaz ondan çoktan kurtulmuştu. Şu an sadece kadının hamlesini bekleyecekti.
Feza ise Kaya'ya ne yalan söyleyeceğini düşünüyordu. Şu an çoktan lojmana yerleşip aileyi araştırmaya başlaması gerekiyordu. Ayrıca arabada bir sürü kurşun izleri vardı. Kardeşi Kaya mutlaka görecekti ve canına okuyacaktı.
Dün gece uyuduğu odaya geçip derin bir nefes aldı. Bu yeni şehirde neler yaşayacağını düşünüyordu. Kendini Ilgaz'a tanıttığı gibi o sadece "Feza" değildi. Onun ardında çok daha sert, çok daha keskin bir kimlik gizliydi; Gözü kara, kurallara uymayan, sınırları zorlayan, yüzbaşı Feza’ydı o. Ve sonunda amacına ulaşıp biyolojik ailesini bulacaktı da. Onu bir gece yarısı soğuk yetimhane kapısına bırakıp terk eden o aileyi… O kan bağını bulup her şeyin bedelini ödetecekti.
Yetimhaneye geldiğinde beş yaşındaydı Feza. Tam tarih 28 Mayıs 2003'tü. Öncesine dair hiçbir şey hatırlamıyordu. İlk anısı yetimhane müdüresinin yaptığı konuşmaydı. Yanında polisler de vardı. Sürekli olarak ona "ismin ne kızım? Ailenin ismi ne? Nerede oturuyorsun?" gibi sorular sormuşlardı. Feza saf bir korku duygusu hissettiğini hatırlıyordu sadece. Hiçbirine cevap verememişti. Üzerindeki pembe montunun içinde "Feza" yazan etiket olduğu için isminin Feza olduğunu düşünmüşlerdi ve oradan sonra hayatı yetimhanede geçmişti. O gün ülkede geniş çaplı bir yangın çıkmıştı. Özellikle Ege bölgesinde. Yangın yerleşim yerlerine de sıçramış ve birçok ev hasar gördüğü için alarm durumu vardı. Ancak yetimhanenin olduğu şehirde, yani Trabzon'da böyle bir durum yoktu. Yangınla bir bağı da yoktu. Zaten onu bulan güvenlik görevlileri de yetimhanenin kapısının önünde bulup haber vermişti. Yani o büyük yangın günüyle aynı gün terk edilmesi tamamen tesadüftü. Zaten kimse de gelip onu sormamıştı yıllar boyunca.
O istenmeyen bir çocuktu. Tek merak ettiği şey neden hiçbir şey hatırlamadığıydı. Nasıl bir zorbalık gördüğünü bilmek istiyordu. Bu bulduğu aile de aynı günlerde kayıp ilanı verenlerden biriydi. Zaten yıllardır bu ilanları araştırıyordu. O gün ve sonrasında çok kayıp vakası olmuştu.
Eğer bulduğu bu iz doğruysa, herkese bela olmaya gelmişti...