Beni bir askeri araca bindirdiler. Timden sadece üç kişi benimle arabaya bindi. Ellerimi kelepçelememişlerdi ama en iri yarı olan asker hemen yanıma oturmuştu. Seslenirlerken duymuştum adı Mert'ti. Gözleri sürekli üzerimdeydi ve her hareketimi izliyordu.
Rahatça arkama yaslansam da albaya rezil olacağım düşüncesi içimi kemiriyordu. Bir yandan da pis pis sırıtıyordum. Ilgaz'ın yüzbaşı olduğumu öğrendiği anki yüz ifadesini hayal ettikçe, bu küçük sıkıntıyı göze almaya değer buluyordum. O kadar uyuz olmuştum ona. İyilik yap denize at demişler. Bıraksana gebersin o dağ başında niye arabaya alıyorsun be kızım!
Ilgaz pisliği ise benim arabama binerek arkamızdan takip etti. Daha doğrusu o Kaya'nın arabasıydı. Ben Şırnak'a gelmek için gözü gibi baktığı arabasını ona sormadan almış bulunmuştum. Zaten senin benim hiçbir zaman olmazdı aramızda ama arabanın halini görünce kesin yüreğine inecekti.
"Siz yandınız oğlum" dedim arabadaki askerlere. Şoför koltuğundaki dikiz aynasından bana bakıp yeniden önüne döndü. Yanımdaki ayı gibi olan ise öne eğilmiş dik dik bakıyordu. Timin serti buydu galiba.
"Bence konuşup nefesini harcama. Sorguya sakla bacım," dedi gür sesiyle.
"Lan ben sizin komutanınızın hayatını kurtardım. O adamları geberttim diye ajan mı oluyorum? Ne tür manyaksınız siz bilmiyorum ama bu son iyi gününüz. Yarın hepinizi yakacağım!"
Şoför olan asker, "Abla," diye söze girdi. Bakışlarım ona kaydı. "Aylardır peşinde olduğumuz bilgilere sahip flash bellek çantandan çıktı. Bence de şansını zorlama. Birazdan tüm sülalenin seceresini dökeceğiz nasıl olsa."
"Bulursanız dökün bakalım," diye homurdandım. Sonra, yanımdaki Mert'e yan gözle bakarak, "Bari telefonumu verin de kardeşime haber vereyim" dedim.
Araba bir anda kahkahalarla çınladı. Şoför koltuğundaki yanındakine dönüp, "Kardeşini arayacakmış, duydun mu?" diyerek dalga geçti. Diğeri de "haber uçuramadı ya içi içini yiyordur" dedi. İçimden Ilgaz'a küfrediyordum ben halbuki. İyi ki burada değildi. Yoksa ona bu askerlerin önünde hissettiklerimin belki de milyonda birini bile anlatamazdım küfürlerimle. Bu askerlerin bir suçu yoktu gerçi, görevlerini yapıyorlardı ama hepsine iyi bir içtima yaptıracaktım. Burunlarından getirecektim. Dudaklarımda ince, zalimce bir sırıtmayla yolun bitmesini bekledim.
Sonunda karargahın duvarları gözüktüğünde sıkıntılı bir nefes verdim. Az önce de lojmanların oradan geçmiştik. Of ya ben önce evime gidecek, o aile hakkında detaylı araştımama devam edecektim. Sonra da bugün evlerine gidecektim. Açık açık her şeyi soracaktım. Bütün planlarım hiç olmuş, üstüne terörist gibi askeriyeye getirilmiştim. Düşündükçe sinirim tepeme çıkıyordu.
Araba durdu. Yanımdaki Mert, koluma dokunarak beni indirmek istedi ama onu bir dirsek hareketiyle iterek kendim indim. Tam o sırada yanımıza kurşun yağmuru yemiş Kaya'nın arabası yanaştı. Kapı açıldı ve Ilgaz göğsünü hafifçe tutarak arabadan indi. Elinde benim siyah çantam da vardı. Gözleri hemen bana kenetlendi. Bakışlarındaki öfke ve kafa karışıklığı adeta havayı yakıyordu. Sonra etraftaki askerlere dönüp sesi gür ve sert bir tonla haykırdı.
"Ellerini neden kelepçelemediniz lan?"
"Komutanım, Mert yanında oturuyordu, ondan," diye cevapladı şoför koltuğundan inen asker. Korkudan sesi titriyordu Ilgaz'a cevap verirken.
Ilgaz homurdandı ve sert adımlarla bana doğru yürüdü. Kolumu kavradı, parmakları derimi yakarcasına sıktı. Ona direnmek kendimi çekmek hatta gözüne yumruk atmak istedim ama bahçedeki onlarca askerin gözlerinin üzerimizde olduğunu görünce vazgeçtim. Ta ki, bir askerinden kelepçeyi alıp bana doğru uzattığını görene kadar. Tepem anında attı.
"O kelepçeyi bana takarsan burnunu kıracağım!" diye bağırdım, sesimdeki meydan okuma umduğundan çok daha güçlü çıkmıştı.
"Yaaa," dedi alaycı bir tavırla, ama gözlerinde bir anlık bir şaşkınlık da okudum. Belki de beklediği tepki bu değildi. Elimi sertçe çekip önden kelepçelemeye başladı. Sırf bahçede bize bakan askerlerin ağzına laf vermemek için dilimi ısırıp direnmedim. Neden kelepçeyle getirildiğimin bir şekilde üstünü kapatırdım ama bu bahçede Ilgaz komutanı dövsem herkes aylarca bu olayı konuşurdu.
"Büyük ceza alacaksın Ilgaz. Şu an bir Türk subayına hakaret ediyorsun," diye fısıldadım, yüzüne çok yakındım elime kelepçe takarken.
"Sen mi Türk subayısın?" diye karşılık verdi, sesindeki alaycı ton yerini küçümsemeye bırakmıştı. "Ben de genelkurmay başkanıyım o zaman. Sizin gibi pisliklerin ne kadar manipülatif olduğunuzu iyi bilirim ama yanlış yalan söyledin. Daha mantıklı bir şey bulmalıydın. Yürü şimdi!"
Sinirden kahkaha attım.
Koluma girmişti. Doğruca binaya giderken diğer elinde de siyah çantam vardı. Bahçedeki askerlerin fısıldaştığını görüyordum ama kafamı da dik tutuyordum. Arkamızdan onun timimdeki üç asker de geliyordu.
Binaya girdiğimizde koridordan hızla geçtik. Bir alt kata indikten sonra sorgu odasının önüne geldik.
"Bak yanlış yapıyorsun!" Diyerek son kez onu uyardım. Bu sefer alay etmek yerine sertçe bağırdı.
"Kes sesini gir şuraya!" Kolumdan çekerek odaya girmemi sağlarken ona karşılık vermemeye devam ettim. Sadece sabırla bekliyordum.
Kapı ardımızda kapandı. Artık sadece o ve ben vardık. Odayı yalnızca bir masa ve iki sandalye süslüyordu. Havada asılı kalan gerilim nefes aldırmıyordu. Ilgaz kolumdan çekerek beni sandalyeye oturttu. O da tam karşıma oturup arkasına yaslandı.
"Şimdi" dedi, sesi daha alçak ve daha tehditkâr bir tona bürünmüştü. "Kim olduğunu ve o flash bellekle ne işin olduğunu anlatacaksın. Zorla mı, kolay yoldan mı, sen seç."
"Albay gelmeden konuşmayacağım" dedim sakin bir ses tonuyla.
Ilgaz öne eğildi, gözleri gözlerime değecek kadar yaklaştı. Sesinde sertlik, dudaklarında kinayeli bir kıvrım vardı.
“Kimin için çalışıyorsun Feza?"
Sinirle dişlerimi göstererek arkama yaslandım. Kelepçeli ellerim masaya vurduğunda ise başımı iki yana salladım.
“Delirdin mi sen? Ben olmasam çoktan gebermiştin dün gece! Albayı çağır gelsin!"
Ilgaz yumruğunu masaya indirdi. Metalin çıkardığı ses odanın duvarlarında yankılansa da hiçbir tepki vermedim. Gözümü bile kırpmadım.
“Konuş!” diye gürledi. “Yoksa buradan sağ çıkamazsın!”
Gözlerim ateş gibi yanarak dikildi ona. Tükürür gibi bağırdım.
“Sen bana terörist dedin ya… Yemin ederim o lafının bedelini ödetmeden ölürsem Feza demesinler bana!”
"Burada bekle de aklın başına gelsin!" Diyerek sertçe ayağa kalktı. Odadan bir hışımla çıktıktan sonra yumruğumu masaya ben vurdum.
Ilgaz sorgu odasından öfkeyle çıktığında yarası fena sızlıyordu. Cebindeki flashbelleği kontrol ederek sorgu odasının diğer tarafında onları izleyen tim arkadaşlarına sertçe baktı.
"Araştırınız mı kızı?" Diye sordu. Masaya ellerini yaslayarak derin düşüncelere dalmış bir şekilde camın ardında masaya yumruk atan kıza baktı. Kız her şeyiyle şüpheliydi. Bir kere o yoldan geçtiği zamanlama çok ilginçti. Tam da Ilgaz'ın yuvayı patlatıp flashbelleği aldıktan sonra o piçler peşine takılmışken o kız bir anda ortaya çıkmıştı. Bu pislikler için birkaç tane adamı harcamak sorun değildi. Belki kız da flashbelleğin peşindeydi ve başka bir elebaşı için çalışıyordu. Her şey olabilirdi altında. Ilgaz askerlik hayatı boyunca çok şeyler görmüştü. İş adamı kılığına girmiş teröristlerinden yurt dışında okumuş bir çok terörist ele geçirmişti. Hepsinin dağda olmadığını iyi biliyordu.
Timdeki istihbaratçı arkadaşı Kudret az önce kimlik bilgilerini araştırmış ve kız hakkında hiçbir şey bulamamıştı.
"Sahte kimlik sanırım komutanım" dediğinde Ilgaz gözünü kırpmadan kafasını tavana kaldırmış oturan kızı izliyordu.
"Kimlik bilgisi hakkında hiçbir sonuç çıkmadı. Yüzbaşı Feza Duman diye araştırmaya da çalıştım ama..."
"Ona gerek yok" diye sözünü kesti Ilgaz, Feza'yı izlemeye devam ederek. "O an kurtulmak için aklına ilk gelen yalanı söyledi."
O esnada Feza sanki onu izlediğini biliyormuş gibi bakışlarını doğrudan aradaki görünmez cama çevirdi. Direkt Ilgaz'ın gözlerinin içine bakarken Mert ve diğer tim üyeleri şaşkınca kaşlarını kaldırmışlardı.
"Onu bunu bilmem de kadın tehlike komutanım" dedi Mert, kızın bakışlarında ki ateşi fark ederek. Camın ardını görmese bile onların orada olduğunu biliyormuş gibi bakıyordu.
"Tehlikesi bize sökmez onun. " diyerek doğruldu Ilgaz. Acısından dişlerini sıkıyordu. Pansuman yaptırması da gerekiyordu. "Ben albayın yanına gidip rapor vereceğim. Siz burada kalın" diyerek son bir kez daha Feza'ya bakarak odadan dışarıya çıktı.