Ilgaz, albayın odasının önüne geldiğinde aklında hâlâ Feza’nın gözleri vardı. Allah şahitti, kız fevkalade güzeldi; narin, çıtı pıtı duran, insanın içinde bir koruyup kollama hissi uyandıran bir kadındı. Fakat Ilgaz maskeleri ayırt edebilecek kadar çok şey yaşamıştı.
Yine de, o kaçış anında Feza’ya silahı tutmayı öğretmesi aklına geldikçe içten içe öfkeleniyor, kendine kızıyordu. Kadının, o anı hatırladığında kıs kıs güldüğünden emindi. Kafasını yana eğip alaycı bir şekilde kendi kendine söylendi. "Ulan," diye homurdandı alçak sesle, "senin yaşın kaç da yüzbaşı olacaksın? Doğru düzgün bir yalan uydursaydın bari!" Dişlerinin arasından çıkan bu homurtuyla birlikte albayın kapısına varmıştı.
Kapının önündeki masada oturan albayın postası, Ilgaz’ı görünce hızla ayağa kalktı ve tekmil verdi.
“Rahat asker" dedi Ilgaz. Gözleri albayın kapısına kaydı. "Albay içeride mi?"
"Komuta merkezindeler, komutanım!" diye cevapladı yaver.
"İyi, aslanım, kolay gelsin," diyerek başını hafifçe salladı Ilgaz ve geri dönüp komuta merkezinin yolunu tuttu. Oraya vardığında kapıdaki güvenlik paneline uzun ve karmaşık şifresini hızlı hareketlerle girdi. İçeri adım attığında odadaki askerler bir anda dikleşti. Albay Onur, masasında bir dosyaya eğilmişti. Başını kaldırıp Ilgaz’ı görünce elindeki evrakı ağır bir hareketle masaya bıraktı.
Ilgaz dimdik durarak gür sesiyle selamladı.
“Binbaşı Ilgaz Erden, emir ve görüşlerinize hazırım komutanım!”
Albay cevabı vermeden önce gözlerini Ilgaz’ın üzerinde gezdirdi. Sert bakışları siyah kazağının üzerinde takılı kaldı. Onur Sungur disiplinin ete kemiğe bürünmüş haliydi; gözlerinin daralması bile karşısındakini zor durumda bırakmaya yeterdi.
“Sana dün gece sessizce dön emri verdim asker!” diye gürlediğinde komuta merkezindeki hava bir anda ağırlaştı. “Ama sen ortalığı yangın yerine çevirmişsin. Mora Dağı’nda dört ceset bulunmuş. Sessizlik kelimesinin anlamı bu mu senin için?”
Ilgaz daha da dikleşerek tok sesiyle bağırdı. “Hayır komutanım!”
Albay kısa bir süre sert bakışlarını üzerinde tuttuktan sonra dosyasına geri döndü.
“Rahatta anlat binbaşı.”
Ilgaz tek adım geri çekilerek omuzlarını gevşetti. “Komutanım peşimdeydiler. Flash belleği ele geçirmelerine izin veremezdim."
Onur’un kaşları çatıldı. “Neden doğrudan yok olmadın?”
Sorunun ağırlığıyla Ilgaz’ın çenesi kasıldı. Hatasının farkındaydı. “Yaralıydım komutanım.”
Albay yıllardır tanıdığı askerin gözlerinin içine baktı. Albay Onur Sungur, Ilgaz’ı neredeyse kendi oğulları gibi büyütmüştü. Çocukluğundan beri tanırdı. Babası şehit olunca himayesine almıştı. Kendi iki evladı da askerdi ve Ilgaz onlardan farksızdı. Ama askeriyede onları kayırmamak için onlara hep en zor görevleri verir, en ağır nöbetleri tuttururdu. Askeriyede sert, disiplinli komutanları, evde babaları olurdu. Zaten Ilgaz da annesiyle birlikte hemen yan evlerinde yaşıyorlardı.
"Yaralıyım" kelimesini duyunca kalbi sıkıştı Albay Onur'un ama sert bakışlarını bozmadı.
“Flash bellek?” diye sordu. Ses tonu profesyonel mesafesini koruyordu.
Ilgaz cebinden çıkarıp uzattı. Albay ayağa kalktı, belleği aldı ve odanın kuytu köşesinde, ekranlar başında çalışan bilişim uzmanı astsubaya uzattı. "Bunu inceleyin," dedi. "Koruma mekanizması var mı, içeriği ne, detaylı bir rapor hazırlayıp bana iletin."
"Emredersiniz, komutanım!" diyen astsubay, belleği özel bir cihaza bağlamak için bir dizi kabloya uzandı.
Albay, Ilgaz'a döndü. Başıyla kapıyı işaret etti. "Gel." Tek kelimelik emirle odayı terk ettiler.
Koridorda yan yana yürürlerken, Albay Onur'un sesi bu sefer farklıydı; yalnızdılar ve sesinde gizli bir şefkat, bir baba endişesi vardı. "Yaran nasıl?"
“Doktor Ayşe kurşunu çıkardı komutanım.”
Albay aniden durdu, bir adım geride kalan Ilgaz'a baktı.
"O yaran için derhal revire, gerekirse hastaneye gideceksin. Bu bir emirdir." Durup derin bir nefes aldı albay. Ardından sözlerine devam etti. "Şimdi şu olayı baştan sona, doğru düzgün anlat Ilgaz." Albayın sesi tekrar gerilmiş, sertleşmişti.
Ilgaz derin bir nefes aldı. “Yolda bir sivil arabaya bindim. Peşimdekilerden kurtulmak için muhtarın evine yöneldik. Ama kadın, yani o sivil kadın, teröristleri tek başına halletti. Ben o sırada kendimden geçmiştim. Flash belleği de çantasına saklamış. Muhtarın evinde geceyi birlikte geçirdik. Sabah köyün halini görünce kadını tutukladım, buraya getirdim.”
Albay’ın kaşları bir kez daha çatıldı. "O pislik yuvasında hiç görmedin mi bu kadını? Hiç mi aşina değil yüzü?"
"Hayır komutanım. Hiç. Kullandığı araç Ankara plakalı. Yanınıza gelmeden önce ekibimden Ali'yi kadının aracını en ince ayrıntısına kadar araması için görevlendirecektim. Kesinlikle örgütten. Aksi halde, neden tam o anda o yoldan geçsin? O kadar eğitimli adamı tek başına, öyle temiz bir şekilde etkisiz hale getirmesi de manidar. Kudret'in ilk inceleme raporuna göre, atışlar son derece titiz ve isabetliymiş. İkisi alından vurulmuş. Bir diğerinin kafatasında ciddi kırık var. Ölmeden önce sorgulanmış, konuşturulmuş olabilir."
"İki rakip örgütün çatışması olabilir mi?" diye sordu albay, zihninde senaryoları hızla değerlendirirken.
Ilgaz, başını yavaşça aşağı yukarı salladı. "Mümkün, komutanım. Ben de aynı şeyi düşünmüştüm."
Albay gözlerini daraltarak sordu. “Kadın şimdi sorguda mı?”
“Evet, konuşmuyor. Size haber vermek için geldim. Tekrar sorguya gideceğim.”
“Ben de geleceğim. Akrep’in son gönderdiği resimlerde kadın teröristler vardı. Belki onlardan birisidir. Kimliğini böylece tespit edebiliriz ”
Albay Onur'un yüzü derin düşüncelere dalmıştı.
İkisi de yönünü sorgu odasına çevirdi.
Soğuk sandalyenin demiri bileklerimdeki kelepçeyle birlikte derime işliyordu. Sinirden kuduruyordum. Dakikalardır burada öylece oturuyordum ve Kaya'ya haber veremiyordum. Şu an kesin delirmiş vaziyette buraya doğru geliyordur eminim ki. Bir an önce albay gelse de çıksam buradan diye düşünüyordum çünkü kimlik bilgilerim gizliydi. Dosyam yalnızca albaya gönderilmişti. Yetimhanede 15 yaşında özel eğitim için seçilmiştim ben. Benden iki sene sonra da Kaya'yı almışlardı. Saha görevlerinde sayısız operasyon gerçekleştirmiştik yıllar boyunca. Bu yüzden 23 yaşında tim komutanlığını, 25 yaşında da yüzbaşı rütbemi almıştım.
Kapı açıldığında başımı çevirdim. İçeri giren adamın üniformasındaki rütbe işaretleri göz kamaştırıyordu. Sert adımlarla masaya doğru yürürken, refleksle kalktım ayağa. Ellerim kelepçeliydi ama dimdik durdum.
Albayın yüzüne baktığımda gözlerim kocaman açıldı. İçimden "siktir" derken donmuş kalmıştım.
Albay, o fotoğraftaki adamdı!
Trabzon'da kaybolduğum tarihteki kayıp arayan tüm ailelerle görüşmüştüm. Hiçbiri ile bir bağım yoktu. Bu yüzden farklı şehirde olsa da yangın yüzünden kayıp ilanı verenleri araştırmaya başlamıştım ve bu aileye ulaşmıştım.
Biyolojik aileme dair bulduğum izdeki fotoğrafta bu albay vardı... Karısıyla birlikte bundan tam 20 sene önce karakoldan çıkarken çekilmiş bir fotoğraf geçmişti elime. Kayıp başvurusu yaptıkları zamandan. Yangında kaybolan kızlarını arıyorlardı. Birçok kişi kaybolmuştu o yangında. Evlerdeki alevler söndükten sonra cesetlere bile ulaşılamamış, ülke gündeminde uzun uzun konuşulmuştu bu olay. Onların kızı olduğuma dair umudum zayıf olsa da her ihtimalin peşinden koşuyordum yıllarca.
Çünkü tek amacım köklerimi bulmak, onlara hesap sormak ve ardından silmekti. Bu Kaya ile birbirimize verdiğimiz bir sözdü.
Albay donmuş ifademe bakarken gözlerini kıstı, beni baştan aşağı süzdü. O bakışların altında bir an bile eğilmek istemedim. Nefesimi tuttum. Gözleri sanki içimde sakladığım bütün sırların perdesini aralayacakmış gibi deliyordu.
“Otur bakalım,” dedi. Sesi tok ve gürdü. Adamla göz renklerimiz aynıydı! Şu an her ayrıntıya dikkat ediyordum.
Derin bir nefes alıp sandalyeye çöktüm. Yanında Ilgaz da vardı. Gözlerimi albaya sabitledim; Ilgaz’a bakmayacaktım. Onun alaycı bakışlarını bir daha görmeye tahammülüm yoktu.
Ilgaz kapının yanındaki duvara yaslanmış, gözlerinde ukalaca bir parıltıyla bana bakıyordu. Albay ise tam karşıma geçti, ağır adımlarla sandalyeye oturup gözlerini üzerime dikti.
“Feza,” dedim. Albay gözlerimi tararken bakışlarını kıstı.
“Orada ne işin vardı, Feza?”
“Görevlendirme sebebiyle geldim bu şehre.”
Albayın kaşları birbirine yaklaştı. Bakışlarının ağırlığı bana sorudan çok itham gibi değiyordu.
“Seninle daha önce tanıştık mı?” dedi kafasını hafif yana eğip yüzümü tararken.
Bir an afalladım. Neden bunu sordu? Beni birine mi benzetmişti, Yoksa gerçekten tanıdık mı gelmiştim ona?
“Hayır, komutanım” dedim. Anında Ilgaz’ın gülüşü boğuk bir homurtu gibi yükseldi köşeden. "Komutanım" dedim diye dalga geçiyordu aklınca ama birazdan ben gösterecektim ona. Gözlerimi kaldırıp ona dik dik baktım.
Albayın sesi odada yankılanınca yeniden albaya döndüm.
“Ne görevlendirmesi ile geldin?”
Bu soruya cevabımı Ilgaz’a bakarak verdim. Çünkü asıl duyması gereken oydu.
“BEN AVCI TİMİNİN KOMUTANI, YÜZBAŞI FEZA DUMAN, ALBAYIM.”
Ilgaz'ın gözleri faltaşı gibi açıldı. Yüzündeki o kibirli ve ukala ifade bir saniyede silindi, yerine tam bir şok oturdu. İfadesine bakarken içten içe sırıtıyordum.
"Avcı Timi?..." diye Ilgaz mırıldandığında albay tıslar gibi nefes alıp kafasını ondan tarafa çevirdi. Ilgaz da albaya şokla bakıyordu.
Albay yeniden bana döndü. Gözlerini sımsıkı kapatıp açtı. Derin bir nefes alarak "Sicil numaran ne?" Diye sordu.
Kelepçelerimi işaret ederek söyledim. "07491"
Sessizlik oldu. İkisi de konuşmadan bana bakmaya devam ettiler. Söylediğim sicil numarasını camın ardındaki askerin doğrulamasını bekliyorlardı. O esnada Ilgaz'ın alaycı ifadesi biraz silinmişti ama gözlerinde hâlâ şüphe vardı. Kısık gözlerle beni süzüyordu.
Bir dakika kadar sessizce bekledikten sonra kapı tıklatıldı. Ilgaz kapıyı açtı ve askerinin uzattığı kağıdı eline aldı. Kağıdı albaya götürürken kendisinin de göz attığını fark ettim. Kağıdı görür görmez yüzü öyle bir şekle bürünmüştü ki albay olmasa iyi dalga geçerdim.
Albay kağıdı elinden sertçe çekerek aldı. Yandan kağıttaki resmimi görmüştüm. Benim görünen dosyamdı o. Asıl askeri kimliğim mühürlüydü.
Albay kağıda baktıktan sonra bakışlarını Ilgaz’a çevirdiğinde yüzü kasılmıştı. Ilgaz’ın şaşkınlığı ise katmerlenmişti. Onun o şok dolu bakışlarını izlemek bana tarifsiz bir haz veriyordu. Gözleri albaydan kayıp yüzümde ve bedenimde geziniyordu sürekli ve ağzını bile hâlâ açamamıştı.
Albay kağıdı masaya bırakıp ağır ağır ayağa kalktı. Adımlarıyla beraber odanın havası değişti. Gözlerimi ondan ayırmadım. Dişlerini sıktığını gördüm.
“ANAHTAR!” diye gürledi. Ben bile sesinden irkildim.
Ilgaz bir anlık gecikmeden sonra cebinden anahtarı çıkarıp ona uzattı. Albay hiç vakit kaybetmeden yanıma geldi. Ellerimi çözerken sesindeki sertliğin yerini mahcubiyet almıştı.
“Kusura bakmayın, Yüzbaşım.”
Koskoca albayı karşımda mahçup olmuş görmek de nasipte varmış demek. Ama bu adam yüzleşeceğim ailenin babasıydı. Benim babam çıkma ihtimali çok düşük olsa da adamın albay olmasını beklemiyordum. Araştırmalarımda böyle bir bilgiye ulaşamamıştım. Şimdi kendi albayıma gidip ben sizin kızınız olabilir miyim? Diye de soramazdım ki! Sanırım bu araştırma işi başlamadan bitmişti.
"Sizlik bir durum değil komutanım" dedim ellerim serbest kalmışken. "Askerinize de yüzbaşı Feza Duman olduğumu defalarca belirttim ama bana hakaret edip buraya getirdi. Üstelik askerinizin hayatını kurtardım" dedim Ilgaz'a ters ters bakarak. "Bizim görevimiz askerimizi korumak, kelepçelemek değil komutanım. Herkes kendi işini yapsa böyle rezillikler yaşanmazdı.”
Ilgaz'ın şoktan konuşamaması ne yalan söyleyeyim hoşuma gitmişti. Ağzını açıp kapıyordu sürekli.
"Ilgaz binbaşı, bu yaptığın ikinci hataydı. Bunun için ceza alacaksın! Yüzbaşı Feza'dan da özür dilemeni istiyorum."
Siktir ya adam binbaşı mıydı?
"Flashbelleği almıştı komutanım" diye savunmaya geçti Ilgaz anında. "Çantasında da askeri personel kimliği yoktu. Bu da suç değil mi? Bir asker nasıl kimliğini kaybeder? Tüm bu olanlar yüzünden Feza'yı yanlış nitelendirdim."
"Yüzbaşı diyeceksiniz!" Diye bağırdım.
"Kimliğine bile sahip çıkamayan bir yüzbaşı!" Diye karşılık verdiğinde alayla güldüm. O da yeniden alayla gülen ifadesine dönmüştü ama yüzü kıpkırmızıydı, boğazındaki damar belirginleşmişti.
"Bir flashbelleğe sahip çıkamayan binbaşı gibi mi?"
"YETER ARTIK!" Diye bağıran Albay bakışlarını Ilgaz’a çevirdi. "Bu işi halletmeden karşıma çıkma Ilgaz!" Ardından bana döndü.
“Yüzbaşı, sizi böyle karşılamış olmaktan utanç duyuyorum. TSK’nın onurlu bir subayını kelepçelerle görmek, benim için de kara bir lekedir. Bunu telafi edeceğim. Binbaşı da sizden özür dileyecek.”
Son cümlede Ilgaz'a yeniden ters ters baktı. Ilgaz ise dişlerini sıkıyordu. Onun bu halini gördükçe içten içe gülümsedim. Özür dilemesini dinlerken çok eğlenecektim. Belki de bu yeni şehir onun sayesinde sıkıcı olmayacaktı.
Çünkü ben her gün onunla uğraşacaktım..