Nuriye

2253 Words
Albay ve Feza birlikte sorgu odasından çıkıp gittiklerinde Ilgaz donup kalmıştı. Gözleri hâlâ kapının kapanan yerinde takılıydı. Ne yani… bu kız gerçekten de yüzbaşı mıydı? Küçücük bir kızdı daha! Onu ilk gördüğünde etkilenmişti. Hatta bu sabah muhtarın evinde Feza'nın yaralı bedenini süzen bakışları kasık bölgesine kaydığında, erkekliği anında kabarmıştı. Kadının o zamana kadar terörist olabileceğinden şüphelenmemişti ama sakladığı bir şeyler olduğunu anlamıştı. “Terörist olsaydı, ben yaralıyken işimi çoktan bitirirdi” diye düşünmüştü. O yüzden ona öğretmen diye takılmıştı hep. Açıkçası yeni atanmış bir memur olabileceğini bile düşünmüştü. Ancak evden çıktıklarında köy yolunun girişinde bulunan cesetlerin, onları gece takip eden arabaya ait olduğunu gördüğü an, tek düşünebildiği kadının onlardan biri olduğuydu. O an teröristlerle bağı olduğuna kesin gözüyle bakmış, kadını anında yaka paça tutuklatmıştı. Biraz önce de sorgu odasında karşısında otururken “terörist” diye içinden söylenip durmuş, masum yüzüne bakarken bile iğrenmişti. Çok güzeldi, ona laf yoktu, ama dünyanın en güzeli olsa da bu Ilgaz için hiçbir şey değiştirmezdi; terörist bir pislik her şekilde hak ettiğini görmeliydi. Ve Ilgaz onu konuşturup ömür boyu deliğe tıkmanın planlarını yapıyordu. Ama şimdi… O dik başlı bakışlarını, gözlerinin içine meydan okur gibi dikilişini ve "Yüzbaşı diyeceksin bana!" diye bağırışını duyunca göğsünde sönmek bilmeyen bir ateşin tutuşturulduğunu hissetmişti. İlk defa böylesine hissediyordu. Aynı zamanda büyük bir rahatlama da vardı içinde. Uzun zamandır ilk defa dumura uğramıştı Ilgaz. İlk defa bir tahmininde yanılmıştı… Ve bundan içten içe mutlu olmuştu. “Komutanım…” Kudret’in sesiyle toparlandı. Sorgu odasından çıkıp bilgisayarların olduğu bölüme geçmişti dalgınca. Tim arkadaşları öylece ona bakıyor, komutanlarının az önceki hezimetinin şokunu yaşıyorlardı. Hiçbir şeye tepki vermeyen, her zaman soğukkanlı duran Mert bile şoktaydı. Kadının gerçekten de yüzbaşı çıkması hepsini sersemletmişti. Sicil numarasından çıkan belgeyi gördüklerinde, ağızları bir karış açık kalmıştı. Ve o an Feza'nın arabada hepsine meydan okurcasına, “Yarın hepinizi yakacağım!” dediğini hatırlamışlardı. Kudret dalgın bir halde arkadaşlarına dönüp fısıldadı: “Yarın kazığa oturtur bu yüzbaşı bizi…” Ilgaz sert bir bakış fırlattı ona şokla bakan timine. Hepsi hemen duruşunu dikleştirdi. “Tek kelime bile etmeyin!” dedi Ilgaz. Sesi odadaki havayı bıçak gibi kesti. Sonra ani bir bağırtıyla, “Yüzbaşının arabasının anahtarını peşinden götür Ali!” diye bağırdı. Ali içinden homurdanarak yerinden fırladı. “Ben ne yaptım da bana kızıyor arkadaş…” diye söyleniyordu kendi kendine. “Kendi getirdi yüzbaşıyı yaka paça buraya… Kabak yine bize patladı tabii.” “Ali, içinden konuşmayı kes de git yakala yüzbaşıyı!” diye yeniden patlayan Ilgaz komutanla dış kapının kulpunu açtı Ali. Odadan fırlar gibi çıktı. Bahçeye doğru koştururken “Biraz yeni yüzbaşıya yalakalık yapmam lazım. Ayıp ettik kıza” diye söyleniyordu. Koridorda albayla yürüyen Feza ise komutanının yanında sessizdi. Adamın her adımında yüzündeki mahcupluk daha da belirginleşiyordu. “Yüzbaşım…” dedi albay ona dönerek. “Bunca olup bitenden sonra… kusura bakmayın tekrardan. Size karşı gerçekten çok mahcup oldum.” Feza başını çevirdi, adamın yüz hatlarını dikkatle inceledi. Her mimik, her bakış zihnine kazınıyordu. Küçük bir ihtimal de olsa… bu adam onun ailesinden olabilirdi. Tanıdık bir iz, bir benzerlik arar gibi baktı ona. Ama yanlış anlamasın diye bakışlarını kısa tutup önüne döndü. “Sizlik bir durum yok komutanım. Eminim binbaşınız özrünü dileyecektir. Ondan sonra bir sorun kalmaz zaten.” Albay, Ilgaz’ı iyi tanıdığı için asla özür dilemeyeceğini biliyordu. Hamurunda yoktu adamın çünkü hata yapmamaya alışmıştı. Dört dörtlük bir adamdı Ilgaz. Kendi oğullarından büyük olan Alparslan da Ilgaz’la benzer karakterlere sahipken, küçük oğlu Gökmen tam bir serseriydi. Yakında eğitimi bitip o da bu karargahta görev yapacaktı. Eğitim için İstanbul’a gitmişti. “Özür dileyecek yüzbaşım” dedi albay kararlı bir sesle. Ilgaz’la özel bir konuşma yapması gerekecekti. Gerekirse zorla özür diletecekti. Yüzbaşının tayin belgesini ilk gördüğünde bile ilgisini çekmişti Albay Onur’un çünkü dosyası mühürlüydü kızın. Mühürlü dosyaya sahip olmak demek, çok gizli saha görevleri yapmış ve donanımlı demekti. Karargâha onun gibi tecrübeli bir asker ve timi geleceği için gurur duymuştu. Ayrıca, kimliğini ilk öğrendiğinde terörist değil de yeni gelecek olan yüzbaşı çıkmasından çok, yaşının bu kadar küçük olması şaşırtmıştı albayı. Bunu da ayrıca merak ediyordu. Bir de kızın yüzü ona çok tanıdık geliyordu… Çünkü gözleri, yirmi sene evvel vefat eden kızları gibiydi. Tesadüf bu ya, isimleri de aynıydı. 'Benim kızım yaşasaydı bu kadına mı benzerdi acaba?' Diye geçirmişti içinden. Albayın içinde kanayan bir yaraydı ölen kızı. Bu sebeple Albay sessizliği bozmak için sürekli konuşma, yüzbaşıya şahsi soru sorma eğiliminde olduğunu hissetti. Normalde konu başlatmayı sevmezdi bile ama kadına hem mahcuptu hem de o tanıdıklık duygusunun verdiği hisle bir nefes aldı, sesini daha da yumuşatmaya çalışarak devam etti sözlerine. “Avcı Timi haftaya işbaşı yapacaktı. Siz sanırım yerleşmek için erken geldiniz yüzbaşım?” Bu kadar küçük yaşta nasıl bu rütbeye geldiğini başka zaman soracaktı. Feza kaşlarının arasındaki çizgiyi hafifçe belirginleştirerek, düşünceli gözlerle albayın yüzüne baktı. “Evet, lojmanda bir eve yerleşeceğim. Önceden gelip şehri görmek istedim komutanım. Ülkenin hemen hemen her yerinde saha görevi yapsam da Şırnak’a ilk kez geliyorum.” “Nerelisin peki?” diye sordu albay, bahçeye çıkan kapının önünde durarak. Onun durmasıyla Feza da durup yönünü albaya çevirdi. “Trabzon,” dedi tek nefeste. Başka zaman olsa asla geri sormazdı ama dilini ısırmayı bırakıp o da albayın tanıdık duran gözlerine uzun uzun baktı. “Siz peki komutanım?” diye sordu. “Buralı mısınız?” “Ben de eşim de İzmir’liyiz yüzbaşım” dedi albay, yumuşak tonuna devam ederek. “Ama çok uzun yıllardır burada görev yapıyorum. Çocuklarım burada büyüdü sayılır. İki oğlum ve bir kızım var ” “İzmir ya…” dedi içinden Feza. Ailenin üç çocuğu olduğunu biliyordu zaten. İşin tuhafı kızları, Feza'yla aynı yaştaydı. Bunun mantıklı bir açıklamasını bulamamıştı Feza. Zaten aklını karıştıran bu bilgi yüzünden Kaya'dan habersiz basıp erkenden gelmişti. O yangın Ege bölgesinde hâkim olmuştu. İzmir en çok etkilenen şehirlerden biriydi. Kızlarını kaybettikten sonra Şırnak’a gelmiş olmalıydılar. “tanıştığıma memnun oldum komutanım” dedi ayağını yere hafifçe sürüyerek. Başka ne diyeceğini bilememişti. “Ben yarın yeniden uğrar, tayin belgelerimi bırakırım. Bir de personel kimliğim dün gece kaybolmuş. Bunun için yarın dilekçe de veririm. ” O esnada koridorda koşma sesi duyunca ikisi de kafasını arkaya çevirdi. Feza gelen askeri hemen tanıdı. Onu buraya getiren aracın şoför koltuğunda oturan askerdi. Asker yanlarına koşarak gelip albaya tekmil verdi. Albay “rahat” dediği an, elini alnından indirip cebinden Feza’nın arabasının anahtarını çıkarttı. “Arabanızın anahtarı komutanım, kusura bakmayın” dedi Ali. Feza, isminin Ali olduğunu öğrendiği askerin elinden anahtarını sertçe çekip alırken kısık ve ölümcül gözlerle bakmaya devam ediyordu. Ali kendisine yöneltilen bu bakışı fark edince “Sıçtık” diye geçirdi içinden. “Komutanım, ben demiştim emin olmadan almayalım sizi…” Ali konuşmaya başladığı an albay “Kaybol Ali!” diye bağırdı. Ali, “Emredersiniz komutanım!” diye bağırıp bahçeye doğru koşmaya başladı anında. “Gelen geçen de bana bağırıyor yav…” dedi koşarken. Ali’nin korkuyla koşmasına içinden gülen Feza’nın yüzü duygularını belli etmeden donuk haldeydi hâlâ. Albay ise kızın yüzünde minik bir kırılma anını az önce yakalamıştı. Fakat hemen kaybolmuştu. “Bizim Kadir’i yanına vereyim yüzbaşım” dedi albay. “Yerleşmenizde yardım eder." Başka bir asker albayın bu sözlerini duysa şoka uğrayabilirdi çünkü albay sertliğiyle bilinirdi. Kendi oğlu Alparslan’a bile acıması yoktu. Zaten Alparslan’ı da bir ay önce sınır dışına operasyona göndermişti daha yeni görevden gelmesine rağmen. “Gerek yok komutanım, sağ olun ben hallederim” dedi Feza gitmek için yönünü kapıya doğru çevirirken. Bir an önce Kaya’yı araması gerekiyordu. Telefonu da Ilgaz uyuzunda kalmıştı. O Ali denilen askeri bahçede bulup telefonunu istetecekti. “Sen bilirsin, yarın görüşürüz o zaman yüzbaşım” diyen albaya kafa salladı Feza. Ardından emin adımlarla bahçeye doğru çıktı. Albay giden kızın arkasından bir süre daha durup baktı. O gözden kaybolana kadar odasına gitmeye ayağı varmamıştı. Feza arabanın yanına geldiğinde göz ucuyla hasarı kontrol etti. Arka camda ve ön camda kurşun izleri vardı. Arka kaput da mermi darbeleriyle delinmiş, metal yer yer göçmüştü. Ali çok uzakta değildi. Feza elini kaldırıp “gel” işareti yaptığında asker koşarak geldi, bütün bahçeyi inleten gür sesiyle tekmil verdi. Şu an derdi yüzbaşının gözüne gitmekti. “Telefon ve çanta!” diye sordu Feza. Tam o anda binanın kapısından çıkan Ilgaz’ı gördü. Bakışları çelik gibi keskinleşti. Ilgaz’ın elinde kendi çantası vardı. Ali de onun bakışlarını takip ederek komutanının geldiğini anladı. “Tamam, buldum ben. Sen gidebilirsin,” dedi Feza gözlerini ağır ağır ona yaklaşan Ilgaz'dan ayırmadan. Ilgaz ise kıstığı gözleriyle Feza'nın tüm bedenini süzerek ona yaklaşıyordu. 'Kimliğini kaybettiği için asker olduğunu bilemezdim' diye geçiriyordu içinden. Özür falan dilemeyeceğim asla!" Feza, çantasını sosyetik kızlar gibi Ilgaz’ın bileğine taktığını görünce dudak kenarları istemsiz kıpırdasa da kendini tuttu. O güçlü, kaslı adamın çantayla yürüyüşü… tüm özürlerden daha komikti. Bir de bileğine astığı çantayla ona doğru geliyordu. Ama asıl darbe, Ilgaz’ın çantayı bileğinde sallarken cebinden sigarasını çıkarıp Zippo çakmağıyla ateşlemesiydi. İlk nefesini derin çekti, sonra dumanı ağır ağır Feza’ya doğru üfledi. Ardından yürümeye devam etti. Tam karşısına geldiğinde Ilgaz sigarasından bir fırt daha çekti ve bu defa kasıtlı olarak Feza'nın yüzüne doğru üfledi. Feza yüzünde mimik oynatmadan tek kaşını alaycı bir şekilde havaya kaldırdı. “Binbaşı…” dedi, sesinde dalga geçen bir tınıyla. “Ne kadar da zarif yakışıyor çantam bileğinize. Özür dilemek için ayağıma kadar geldiniz.” Ilgaz'ın anında kan beynine hücum etti. Bu kız ne kadar da haddini bilmezdi böyle? “Senden kıdemliyim,” dedi kısık, ama buyurgan bir sesle. “Sözlerine dikkat etsen iyi olur, Yüzbaşı. Daha göreve başlamadan disiplin cezası alacaksın!” "Ver ceza," dedi Feza ona doğru bir adım atarak. Ilgaz sinirle elindeki sigarayı yere atıp ayağıyla bastı. Feza adamın ondan bir adım uzaklaştığını fark etmişti ama beden dilini bozmadı. Alaycılığına devam etti. "Albaya aynen söyle. Ben de hâlâ özür dilemediğini söylerim!" Ilgaz'ın dişlerini sıkmasından doğru yere ayak bastığını anladı Feza. Albayla oldukça yakın olduklarını bir bakışla bile anlamıştı. İnsan ilişkileri ve gözlem konusunda istihbaratçı olduğu için üst düzeydeydi. Dudak okuma, beden dili ve sezgileri yıllar boyu aldığı zorlu eğiitmler sayesinde çok gelişmişti. “Senin o dilin…” dedi Ilgaz, dişlerinin arasından, “başına iş açacak.” Feza başını hafif yana eğdi, gözleriyle onu süzerken alaycı bakışını sürdürdü. Dudak kenarı kıpırdadı, fısıltısı meydan okuma gibi havada asılı kaldı: “Belki de tam tersi. Belki de senin başını belaya sokacak olan benim.” Bir anda hızla ileri atıldı; Ilgaz’ın bileğindeki çantayı çevik bir hareketle kapıp çekti. Ilgaz refleks bile gösteremeden, Feza arkasını dönmüş arabasına doğru ilerliyordu. Yürüyüşü dik, adımları meydan okurcasınaydı. Şoför kapısını açarken kısa bir an duraksadı, omzunun üzerinden Ilgaz’a baktı. O hâlâ orada, robot gibi dimdik, dişlerini sıkarak öylece dikiliyordu. Çenesindeki kaslar gerilmişti, gözleri kıpkızıl bir öfkeyle ona kilitlenmişti. Feza dudağının kenarını kıvırdı, belli belirsiz bir gülüş yayıldı yüzüne. Arabaya binip kapıyı kapattı. Kontağı çevirdiğinde motorun homurtusu, kalbinin ritmine karıştı. Direksiyona yaslanıp arabayı ağır ağır hareket ettirirken, gözleri istemsizce dikiz aynasına kaydı. Ilgaz hâlâ oradaydı. Yol kenarında, elleri cebinde, kıpırdamadan duruyordu. Gözleri onunkine mıhlanmış gibiydi. Feza hissettiği bu heyecana anlam veremedi. Sanki çok istediği oyuncağına kavuşmuş bir çocuk gibi hissediyordu kendini. Fena oynayacaktı bu adamın ayarlarıyla. Araba yavaş yavaş uzaklaşırken bile, aynada birbirlerine zincirlenmiş gibi kilitlenmişlerdi. Sonra, mesafe açılmaya başladığında Ilgaz’ın eğildiğini gördü. Yerdeki izmariti parmaklarının arasına aldı. Çoktan sönmüş, önemsiz bir kâğıt parçası gibi görünen o izmariti avucunda sıkıca tuttu ve yeniden giden arabaya baktı. Askeriyeden çıkan Feza arabanın içine üstünkörü bir göz attı. Bir değişiklik yoktu; Ilgaz daha arama yapmamıştı araçta. Ön panelde ağzı açık cips paketini görünce elini uzatıp içinden birkaç tane aldı, gevrek seslerle çiğnerken bir yandan da azar işiteceğini bilerek çantasından çıkardığı telefondan Kaya’nın numarasının üzerine bastı. Bu dünyada nazının geçtiği tek insandı Kaya. Aynı zamanda Feza'ya bağırma ve azarlama hakkına sahip tek insandı. Telefon ilk çalışta açıldı. Aynı anda gelen bağırış sesleri Feza’nın yüzünü buruşturmasına neden oldu. Hızla telefonu kulağından uzaklaştırdı. “Lan ben senin…” diye başlamıştı Kaya. “Öldün sandım be kızım, öldünn! Senin benim kalbime kastın mı var ha! Bulduğum ilk otobüse bindim, aktarma yapa yapa geliyorum. İki saate oradayım, bekle sen, bekle!” Arkadan da birilerine laf yetiştiriyordu. “İki saat mi?” dedi Feza, alt dudağını dişlerinin arasına alarak. Gaza köklerken Kaya hâlâ söyleniyordu. “Neredeydin sen sabahtan beri! O kadar laf ettim sana sen saate takıldın? Gelmemi istemiyor musun hayırdır?" “Saçmalama salak yaa. Gelince anlatırım, mühim bir şey değil" dedi Feza. "Karargahtaydım, o yüzden açamadım.” Yalan değildi sonuçta. “Bensiz o ailenin karşısına çıktın değil mi?” Kaya’nın sorusu, Feza’nın yutkunmasına neden oldu. “Fezaaa!” Kaya’nın sesi, kaygı dolu bir şekilde yükseldi. “Bekleyemedin değil mi? Yanlış iz bu da değil mi?” “Daha kimsenin karşısına çıkamadım,” dedi Feza, sağdaki sapağa sapıp lojmanların olduğu güvenlik kapısından geçerken. “Konuşacağımız adam albay çıktı, Kaya!” “Neee?” diye haykıran Kaya’nın sesiyle telefonu kulağından biraz uzaklaştırdı. Lojman girişinde kimlik kontrolü için camı indirip bilgilerini ezberden söyledi. Otomatik kapı onun için açıldığında içeriye girdi. Kaya hâlâ arka planda bağırıyordu: “Araştırmalarımızda böyle bir bilgi yoktu!” Feza yeniden ilgisini Kaya’ya verdi ama gözleri bir yandan da kalacağı lojmanın blok numarasını arıyordu. “Neyse ne…” diye mırıldandı Feza. Çok yorgun ve uykusuzdu. Bugün başka bir şey düşünmek istemiyordu. Kaya’yı beklerken eve girip bir müddet dinlenmek istiyordu. “Emin olmadan bir şey söyleyemeyiz albaya. Adama gidip ben sizin kızınız olabilir miyim diye soramam; başka bir yol bulmalıyım." “Tamam, ben geleyim de konuşuruz. Beni merakta bırakmanın bedelini de ödeyeceksin." Birkaç saniye susup ekledi Kaya. "Nuriye nasıl?” Kaya’nın sorusuyla alt dudağını ısırdı Feza. Bakışları ön camdaki kurşun izine ve etrafındaki çatlaklara kaydı. Bir an sessizlik çöktü. “Neden cevap vermiyorsun?” dedi Kaya titrek bir sesle. “Nuriye iyi değil mi?” Nuriye, Kaya'nın arabasına taktığı isimdi. “İyi, iyi… Gelince konuşuruz.” diyerek pat diye yüzüne kapattı telefonu Feza. Nuriye ağır yaralıydı ve Kaya gördüğünde Feza'nın canına okuyacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD