İZ

2659 Words
Ne zaman uyuduğumu hatırlamıyorum ama resmen gülümseye gülümseye uyuyakalmış olmalıyım. Oda kapkaranlıktı. Kafamı çevirip pencereye baktığımda gece olduğunu değil gün doğduğunu fark ettim. Bu da demekti ki neredeyse on saatten fazladır uyuyordum. Kolumdaki iğne çıkarılmıştı ve ben hissetmemiştim bile. Normalde fısıltı sesiyle bile gözüm açılırdı. Epey bitkin düşmüş olmalıyım kan verince. Zaten bedenim yorgundu üzerine bu beni bayıltmış olmalı. Yataktan usulca sıyrıldığımda etrafı derin bir sessizlik kaplamıştı. Odam boştu. Kaya'nın nerede olduğunu bilmiyordum ama bensiz gitmeyeceğini biliyordum. Üniformamın ceketini elime alıp, adımlarımı koridora yönelttim. Gün biraz daha ağarmış, sabahın ilk ışıkları binanın içine süzülüyordu. Koridorlar bomboştu. Gözlerimi ileriye çevirdiğimde uzakta tek başına nöbet tutar gibi bekleyen Ali'yi gördüm. Ondan başka kimse yoktu. Kaya'ya bakındım ama göremedim. Ali, yaklaştığımı fark edince hemen toparlanıp ayağa kalktı. "Komutanım, iyi misiniz?" diye sordu. Sesinde samimi bir endişe vardı. "İyiyim, Ali. Sağ ol. Herkes üst katta mı?" diye sordum, etrafın bu kadar tenhalaşmış olmasına anlam veremeyerek. Yoğun bakım katı üst kattı. Sanırım herkes orada beklemeye devam ediyordu. "Yok Alparslan komutanım yoğun bakımdan çıktı siz kan verdikten sonra. Allah razı olsun. Durumu hızla toplandı. Zaten kan kaybı riski vardı dediydi doktorlar da. Alparslan Yüzbaşı da uyandı komutanım" dedi Ali, yüzünde hafif bir rahatlama ifadesiyle. Oh şükür, bunu duyduğuma sevinip rahatlamıştım. "Diğer yaralılar nasıl?" Diye sordum soğuk tenimi ürpertirken. Sadece atlet vardı üzerimde. "Tolga'nın durumu hâlâ kritik. Melek üsteğmen de taburcu oldu. Bekleyen tüm askerlerin hepsi evlerine gönderildi. Ilgaz Komutan, Alparslan Komutan'a temiz kıyafet almak için dışarı gitti. Sadece Alparslan yüzbaşının ve Tolga'nın aile üyeleri burada, onlar da Alparslan Komutan uykuya daldığı için az önce yemek yemeye gittiler." Başımı hafifçe sallayarak onayladım, sonra koridorun derinliklerine doğru bir göz attım. "Benim timimden Kaya vardı, onu gördün mü Ali?" Diye sordum yeniden Ali'ye dönerken. Ali kafasını iki yana sallarken "buralardaydı ama kayboldu komutanım" dedi ensesini kaşırken. Ne işler karıştırıyorsun Kaya acaba? Beni odada asla yalnız bırakmazdı. Bir şeyler olmuş olmalı ki yanımda değildi. İçimde garip bir boşluk vardı; her şey yoluna girmişti ama ben hâlâ operasyonun gerilimini üzerimden atamamıştım. Bir de Sungur ailesi beni aşırı geriyordu. Özellikle Ceylin denen kızları... "Şimdi benim eve gitmem lazım, Ali" dedim, sesimde biraz yorgunlukla. "Ama gitmeden önce Alparslan yüzbaşıyı görmemde bir sakınca var mı? Doktorlar ne diyor?" "Girebilirsiniz komutanım tabii ama şu an uyuyor" diye yanıtladı Ali. "Tamam, sadece bir bakıp çıkarım ben. Kolay gelsin sana." "Sağ olun komutanım. Odası şurası" diyerek kaldığı odayı işaret etti. "Eyvallah Ali." Odanın kapısına doğru yürüdüm. Elim kapı koluna uzanıp hafifçe ittim. Kapı sessizce aralandı. İçeriden gelen düzenli bip sesleri odayı dolduruyordu. Alparslan Yüzbaşı yatağa sırt üstü uzanmış, yüzü tavana dönüktü. Yüzündeki o ölümcül solgunluk gitmiş yerine hafif bir renk gelmişti. Verdiğim kan işe yaramıştı demek ki. Kolundaki sargılar, bedeninde birkaç kablo ile öylece uyuyordu ama en azından hayati tehlikesi kalmamıştı. Tam geri çekilip kapıyı kapatacaktım ki fısıltıya yakın sesini duydum: "Hayatımı kurtardın!" Ses o kadar hafifti ki, ilk başta duyduğuma emin olamadım. Donup kaldım. Bakışlarım hemen Alparslan'ın yüzüne kaydı. Gözleri hafifçe aralanmış bana bakıyordu; o keskin, derin yeşil gözleri kısıktı. Derin bir nefes aldım ve kapıyı biraz daha açarak tok adımlarla içeri girdim. Elimde tuttuğum üniforma ceketine bir an baktım, sonra gözlerimi ona çevirdim. "Geçmiş olsun Yüzbaşı" dedim, sesim olabildiğince düzdü. Selam verip gidecektim. Adamı uyandırmıştık iyi mi. Keşke direkt çıkıp gitseydim. Alparslan yastığında hafifçe kıpırdandı. Bakışları kolundaki sargıya kayıp yeniden gözlerime döndü. Sesinde zayıflık vardı ama netti. "Karargâhta Avcı Timinin geleceği haberini ilk duyduğumda merak etmiştim sizi," diye mırıldandı. "Adınızın hakkını veriyorsunuz. Gerçek bir avcısınız. Demek onların komutanı sensin. Öncesinde soruşturdum ama hakkında fazla bilgiye ulaşamadım." Yatağının yanına doğru birkaç adım atıp tam karşısında durdum. Adama selam verip gidecektim ama sohbet konusu açıyordu iyi mi. "Ulaşamazsınız da dosyam gizli" dedim göz bağımızı koparmadan. Birbirimize bakarken kısa bir an ikimizin de kaşları çatıldı. Siyah kısa saçları, alın yapısı hatta göz rengine kadar benimle aynı tonlardaydı. Sadece onun ten rengi benden daha kavruktu. Bu saçma bakışmayı bozarak sargılı koluna çevirdim bakışımı. "Usulünce tanışamadık. Yüzbaşı Feza Duman ben" diye kendimi tanıttım. Kafasını zar zor salladı. Bakışları önce elimde tuttuğum üniformaya kaydı, sonra gözlerini kırpıp açarak gözlerime ulaştı. Gözlerini bedenimde başka hiçbir yere değdirmemişti. Sadece yüzüme odaklanmıştı. "Zaten beni tanıyorsun yüzbaşı" dedi, sesi biraz daha güçlenmişti. "Yüzbaşı Alparslan Sungur. Tanıştığıma çok memnun oldum." "Ben de yüzbaşı" diyerek gitmek için kapıya göz attım. Ama Alparslan devam etti sözlerine. "Timimin hayatını sana borçluyum. Bana ne olduğu önemli değil ama düştüğüm tuzakta bile tek önceliğim timimi hayatta tutmaktı. Bugün ailelerine kötü haber gitmediyse senin sayende." Duraksayarak devam etti. "Üstelik bana kendi kanını vermişsin. Sana borcum katlanarak arttı yüzbaşı." "Hiç önemli değil," dedim. "Kanımızın en nadir kan olduğunu biliyorum. Sizin yerinizde ben olsaydım eminim siz de düşünmeden tanımadığınız bir askere kanınızı verirdiniz." "Orası öyle" dedi bakışlarını ayaklarına indirirken. Yorgun ve düşünceli duruyordu. Orada esir edildiklerinde neler yaşadığını düşünmek bile istemiyordum. Timindeki kadın askere o pislikler imalar yapmış ve onu zorla alıp götürmüşlerdi. Delirmiş olmalıydı. Zaten bu yüzden kurşunlanmıştı. Allah'tan Melek denilen askere pislikler dokunamadan yetişmiştik. Yoksa asla uyuyamazdım. Melek'i odasında görmeye gittiğimde uyuyordu. Şimdi de taburcu olduğunu öğrenmiştim ve konuşamamıştık. Taburcu olduğuna göre durumu iyi olmalıydı. Şu an Tolga sıkıntıydı sadece. Kafamı hafifçe eğerek kımıldadım. Tek ayağımı yere sürterek, "o zaman siz dinlenin. Karargahta görüşürüz inşallah" diyerek bedenimi yana çevirip kapıya doğru yürümeye başlamıştım ki bir anda "DUR!" Diye bağırdı. Çıkan güçlü ses ve o sesteki ton yüzünden adımlarım yere çakılıp hızla ona döndüm. Kaşlarım ne oluyor gibisinden derince çatılmıştı. Makinedeki kalp atışlarının hızlanan bip sesleri odayı dolduruyordu. Alparslan yüzbaşı şok olmuş bir ifadeyle omzumun yan kısmına doğru bakıyordu. Ben şu an ona döndüğümden görebilmek için kafasını yana çekmişti hatta. Bakışlarım istemsizce koluma kayıp yeniden Alparslan'a döndüm. Bir bana bir omzuma doğru bakıyordu. "O ne!" Diye sordu. Yatakta kendini toparlanmaya çalışarak ama hareketleri delicesine bir hal almış gibiydi. Yüzü kıpkırmızı olmuş, gözleri tuhaf bir ifadeyle bakıyordu. Onu hiç tanımadığım için sinirli gibi duruyordu ama sanki sinir de değildi. Anlayamamıştım. "Doğum lekemi mi soruyorsunuz?" Dediğimde makinadaki bip sesleri mümkünmüş gibi daha da hızlandı. Ne oluyordu şu an? Bir sıkıntı vardı ve kalbi çok hızlı atıyordu. Bir tür kriz anında falan mıydı? Endişelenerek "yüzbaşı?" Dedim ama gözleri takılı kalmış gibi yıldıza benzer büyük lekemdeydi. Ben kendimi bildim bileli omzumda bu kahverengi iz vardı. Küçükken iğrenç bulup ağlardım çok çirkin diye. Sanki doğum lekesi gibi değil de yanık izi gibiydi de. Saplama gibi bir şeydi ama hiç geçmiyordu. Ne olduğunu açıkçası bilmiyordum. Hatta küçükken o kadar çirkin bulurdum ki kısa kollu giymek istemezdim. Yetimhanedeki diğer kızlar da dalga geçerdi. Kaya "çok güzel bir iz" diyene kadar o ize bakmak istemezdim. "Yıldıza benziyor Feza. Hatta büyüdüğümüzde bu izinin aynısını ben de dövme yaptıracağım biliyor musun. O kadar güzel yani" diyerek benim ağlamalarımı susturuyordu. Gerçekten de benim izimden minicik bir dövme yaptırmıştı ama askeri kurallar gereği gözükmeyen bir yere yapması gerektiğinden onun dövmesi bacağındaydı. Ve tabii şekli daha düzgündü. "Yaklaşsana bir bakayım" diyen Alparslan kendinden geçmişçesine kımıldamaya başlayınca panik oldum. Adam tam iyileşti derken kötüleşmiş gibi ötüyordu makinalar. Kolundaki serumu bir çırpıda söküp çıkarıp sanki bana ulaşmaya çalışıyormuş gibi olunca ciddiyeti kavrayarak ona doğru yürüdüm. Yürürken kirli üniformamı üzerime geçirdim daha fazla kötü olmasın diye. "Yüzbaşı ne yapıyorsunuz?" Dedim yanına varıp kollarını tutarak. Onu yatağa geri yatırmaya çalıştım ama o benim kolunu tutup kendine çekti. Üzerime geçirdiğim üniformayı çekiştirince neye uğradığımı şaşırdım. Ne yapıyordu lan bu adam? Az önce bedenime bakmaktan bile kaçınırken bir anda beni soymaya mı çalışıyordu? "Alparslan yüzbaşı!" Dedim sertçe. "Kendinize gelin!" Kendimi ondan sıyırmaya çalıştığımda anlamsız sesler çıkarmaya başladı. "Yaklaşma demiştim bırak onu!" Diye bağırdığında kaşlarım derince çatılmaya devam etti. Ne diyordu bu şimdi? Adam sanırım bir tür krize girmişti. İyi sanmıştım ama hala durumu kötü olmalıydı. Alparslan'ın gözleri nihayet yavaşça yüzüme doğru yükseldi. O derin yeşil gözlerde ne gördüğümü tam olarak anlayamıyordum. Korkutucu görünüyordu ama yaralı olduğu için anlayış gösterecektim bu davranışına. "Özür dilerim," demeye başladı bu defa da, sesi biraz daha yumuşak. Bedeni gergindi, sanki başka bir zamanda, başka bir yerdeydi ve tüm gücüyle direniyordu. Ben hala onu yatağa yatırmaya çalışıyordum. Onun ne yapmaya çalıştığını ise anlayamıyordum. Neyin özrü, ne oluyordu? Birden sesini yükseltti, bu sefer daha gür ve ürpertici bir tondaydı. "Sen...sen kimsin?" Bakışları titriyor, odaklanamıyordu. "Feza...sen kimsin?" Sikerler ama! Acilen doktorun gelmesi gerekiyordu. O anda odanın kapısı pat diye açıldı. Duvara çarparak ses çıkardı. Kafamı çevirdiğimde gelenlerin Albay Sungur, eşi Handan Hanım ve kızları Ceylin olduğunu gördüm. Kapının önünde durmuş öylece bize bakıyorlardı. Hepsinin yüzü bembeyazdı; şaşkınlık, endişe ve sivri bir öfkenin karışımı bir ifadeyle bana bakıyorlardı. Odanın havası aniden elektriklenmişti. "Ne oluyor burada?" diye gürledi Albay Sungur, sesi odayı dolduran bir emir gibi yankılandı çünkü Alparslan bir şeyler mırıldanarak yakamdan çekiştirip üniformamı çıkartmaya çalışıyordu hâlâ. Ben de elini itip onu yatağa yatırmaya çalışıyordum. Bakışlarımı albaya çevirdim zorla, boğazımdaki düğümü yutkunarak, "Komutanım, kendinde değil" diyebildim, sesim titriyordu. "Uyandı aslında iyiydi ama aniden böyle oldu." Annesi Handan hanım ağlayarak yanımıza yaklaştı. Benimle birlikte diğer taraftan Alparslan'ın kolunu tutup "oğlum" diyerek yatağa yatırmaya çalıştı ama Alparslan beni bırakmıyordu. Albay ise bir bana bir Alparslan'a bakıyordu hâlâ. Alparslan onun sesini bile duymamış gibiydi. Onları duymuyor, görmüyordu bile. Bakışları sadece bana kilitlenmişti. Beni değil de, ardımdaki bir hayali görüyormuş gibiydi ilginç bir şekilde. Dudaklarından dökülen kelimeler boğuk ve yorgundu: "Feza…Feza, gitme oraya… Lütfen gitme…" Handan Hanım, oğlunun bu halini görünce çığlık atmamak için ağzını kapadı. Gözlerinden oluk oluk yaş akıyordu. Albay da transtan çıkıp karısının yanına gelirken "bulduk sizi oğlum geçti artık kendine gel!" Dedi. Adamın da gözleri dolmuştu. Ne diyordu bunlar? Tam o sırada Ceylin yanıma geldi. Elini koluma atıp beklenmedik bir sertlikle beni geri itti. Bir an sendeleyip şaşkınlıkla yüzüne baktım. Albay ve eşi oğluyla ilgilenirken fark etmemişti bile. Alparslan'ı sakinleştirmeye çalışıyorlardı. Ceylin'in ise gözlerinde saf bir öfke parlıyordu. "Ne yapıyorsun sen?" diye bağırdı, sesi odada çınladı. "Abim daha yeni ölümden döndü! Ona kan verdin diye, burada ona bir şeyler yapmaya, onunla böyle garip bir şekilde konuşmaya hakkın olduğunu mu sanıyorsun?" Başlayacağım ama ona da, annesine de, abisine de. Yüzüm yanıyor, kalbim hızla atıyordu sinirden. Bütün vücudum buz kesmişti. "Kimseye bir şey yaptığım yok,Ceylin Hanım" dedim. "Yüzbaşı kendinde değildi, ona yardım etmeye çalışıyordum. Görmüyor musun abin bir tür transa girdi. Gelmiş bana çemkiriyorsun!" Ceylin geri adım atmadan yüzüme meydan okudu. Onun gereksiz kıskançlığı fazlaydı artık. "Kapıdan geldiğimizde gördüğümüz manzara neydi o zaman?"diye sordu, sesi öfkeden titreyerek. "Sen ona yaklaşmışsın belli ki. O da sana 'gitme' diye yalvarıyor! Bu neyin sahnesi? Abimi transa sokacak ne söyledin? Sana demedim mi ben bizden uzak dur, ismin bile ailemi kötü etkiliyor demedim mi? Yaptığın iyiliği abimin başına kakmaya mı geldin?" "Senin o zehirli dilin yorulmuyor mu, Ceylin?" Dedim sertçe. Yeterdi ama! Albaya saygımdan susuyordum ama artık yeter. "İsmim ailenizi kötü etkiliyormuş. Peki ya senin yaptığın? Senin bu nefret dolu suçlamaların, abinin şu anki halinden daha mı iyi ailen için? Bana bak," diye sesimi alçalttım ama her hecemi bir bıçak gibi keskinleştirdim. "Ben burada bir askerim. Görevimi yaptım. Senin ise tek derdin, kendi ailenin içindeki karanlıkları başkasının kapısına yıkmak. Çok yazık." Oda bir anda tamamen sessizleşti. Albay'ın ve Handan Hanım'ın bakışları üzerimdeydi. Sadece monitörden gelen, daha sakinleşmiş bip sesleri yankılanıyordu; tıpkı her şeyin, her nefesin o ritme göre attığı gibi. Ortada henüz adını koyamadığımız büyük bir yanlış anlaşılma vardı ve her saniye daha da derinleşiyordu. Ve bu Ceylin denen kızın suçlamalarından bıkmıştım. Kızları ölmüştü daha neyin tatavasını yapıyordu bana! "Ceylin!" Diye fısıldadı albay. Alparslan uykuya daldığı için sessiz konuşuyordu ama bağırsa bu etkiyi gösterirdi. "Yeter Ceylin. Abinin hep böyle olduğunu biliyorsun. Yüzbaşıya boşuna yüklenme!" Alparslan yüzbaşı sık sık böyıe transa mı giriyordu yani? Şu an yaralı olduğu için oluşan bir durum değildi demek ki. Yani psikolojik bir sorunu vardı ve albay bunu saklıyordu. Bir asker olarak bu tip sorunlar sıkıntılıydı ve askerliği bile yanabilirdi! Albayın oğlunu ve Ilgaz'ı asla kayırmadığını duymuştum. Hatta en zor görevlere insanlar kayırıyor demesin diye hep ikisini yollarmış. Alparslan bu haldeyken nasıl tedavi ettirmiyorlardı ve göreve yolluyordu? "Ama baba!" Dedi Ceylin hırsla. "Görmedin mi abim onu soymaya çalışıyordu. Böyle krize girmesi için büyük bir tetikleyici olması gerekiyor. Neden yüzbaşıya ne yaptığını sormuyorsun?" Handan hanım burnunu çekerek bana baktı. Gözleri ağlamaklı olsa da bakışları sertti. "Oğluma kardeşinden mi bahsettiniz yüzbaşı?" Diye sordu burnunu çekerek. Ne? Handan hanım da beni mi suçluyordu gerçekten de Ceylin gibi? "Hayır ben kimseden bahsetmedim Handan hanım" dedim hızla. Ceylin'in sinirli bir gülüşle "tabi tabi" dediğini duydum. "Sadece geçmiş olsun demek istemiştim ama anlaşılan yanlış yapmışım." "Tamam Handan sen de başlama!" Dedi albay karısına dönüp. Ben de bakışlarımı albaya çevirdim ve sinirli bir şekilde ekledim. "Komutanım" dedim. Bakışları bana döndü. "Yarın raporumu size sunarım. Ama şu andan itibaren, lütfen beni bir daha şahsen ailenizle aynı ortama sokmayın." Hiçbirinin cevap vermesini beklemeden arkamı dönüp kapıya yürüdüm. Alparslan'ın lekeme bakarak krize girmesi aklımda bin tane soru işaretleri doğursa bile ardından gelişen olaylar yüzünden düşünememiştim. Kapıyı sessizce kapattığım an derin bir nefes aldım. Ali hâlâ buradaydı ve bakışları üzerimdeydi. Ona selam bile vermeden hızlı adımlarla koridor boyunca yürüdüm. Tam köşeyi dönmüş, o boğucu odanın, suçlayıcı bakışların ve Alparslan'ın çılgınca fısıltılarının etkisinden kurtulmaya çalışıyordum ki Kaya karşıma çıktı. Üzeri hâlâ aynı toz toprak içindeydi. Demek ki eve gitmemiş beni bekliyordu. Yüzündeki olağanüstü gergin ifade beni görür görmez yerini derin bir rahatlamaya bıraktı; ciğerlerinden dışarı ittiği o ağır nefes sanki saatlerdir nefesini tutuyormuşçasına gür çıkmıştı. "Feza! Neredeydin? Seni arıyorum bir saattir." Sesim içimdeki fırtınanın gölgesi kadar kırılgandı. "Hemen gidelim abi" dedim. Gözlerimdeki kırgınlığı ve ortalık yerde ona abi dememe şaşırmış olacak ki gözleri büyüdü. Hiç tereddüt etmeden koluma girip yürümem için hafifçe destek oldu. "İyi misin?" diye sordu telaşla. Koridorda hızla ilerlerken, "Hayır" diye fısıldadım. Sesim bir cam çatlağı kadar ince ve kesiciydi. Öfke her zerremi sarmalamıştı ama onun altında tarifsiz bir kırgınlık ve yorgunluk yatıyordu. Tek istediğim eve gitmekti. Çok sinirliydim. Tam bu sırada Ilgaz'ın elinde iki dolu poşetle bize doğru geldiğini gördüm. Bakışları önce bana, sonra Kaya'ya, sonra tekrar bana kaydı. Ama bu sefer gözlerini daraltıp o bildik soğuk ifadesini takınmamıştı. Tam tersine dudaklarının kenarında belirsiz, neredeyse hayal meyal bir yumuşama ifadesi vardı. Kaya'nın abim olduğunu biliyordu artık. Ondan mı kızgın bakmıyordu şimdi yani? Cidden beni kıskanıyor muydu bunca zaman acaba? Sinirlerim o kadar gergindi ki acaba yanılıyor muyum diye düşündüm. Tam karşılaştığımızda adımlarımı yavaşlatmadan başımı hafifçe eğerek selam verdim. Durup lafa girecek, açıklama yapacak enerjim yoktu. Ilgaz da bu acil halimi anlamış olacak ki aynı şekilde kafasını eğerek karşılık verdi ve yanımızdan sessizce süzülüp geçti. "Sana anlatmam gereken çok önemli bir şey var Feza!" Kaya'nın sesi gerginliğiyle koridorda yankılandı. Konuşmaya devam edemeden hastanenin ana çıkışına varmıştık. Döner kapıdan geçerken dışarıdaki sert rüzgar yüzümü çarptı. "İyi haber mi, kötü haber mi?" diye sordum. Sesimde umursamaz bir ton varmış gibi çabalamakla birlikte, içimde bir şeylerin daha da kötüye gideceği hissiyle doluydu artık. Cidden bitmiyordu yani! Kaya cebinden Nuriye'nin anahtarını çıkartırken arabayı buraya ne zaman getirdiğini düşündüm. Belki de bizimkilerden biri getirmişti. Arabanın kapısını açıp yan koltuğa binerken bakışlarım Kaya'nın yüzüne kaydı. Kaç gündür onda bir şey vardı zaten ve sanırım dökülecekti sonunda. O da şoför koltuğuna bindiğinde arabayı çalıştırmadan bana döndü. Bakışlarından anladığım kadarıyla çok kötü bir haberdi. "En yüksek derecede acil" dediğinde meraklandım. Valla süper bir gün! Geldi mi üst üste geliyordu. "Çok kötü haberse evde söylesen?" diye mırıldandım, camdan dışarı bakarak. Alparslan'ın olayından sonra düşünmem gerekiyordu. Başka bir olay kaldıramazdım cidden. Ceylin sinirlerimi öyle bozmuştu ki Handan hanımın tepkisi de eklenmişti. Resmen oğullarına zarar verdim sanmışlardı. Ne yani gidip yaralı adama kardeşinden mi bahsedecektim? İsmim aynı diye saçma yere suçlanıyordum. Madem kızlarına bu kadar düşkünlerdi, ne diye kız evlat edinmişlerdi? Kızlarının yerini doldurmaya çalıştıkları çok barizdi ve bunun acısını sanırım Ceylin yaşıyordu. Ölen kızın gölgesinde büyümüştü belki de. Bu yüzden tüm zehrini Feza isimli insanlara kusuyordu. Alparslan'ın da anladığım kadarıyla eskiden kalma bir tetikleyicisi vardı. Ailecek sıkıntılıydılar yani. Kaya bir an daha baktı yüzüme. İçinde bir savaş verdiği her halinden belliydi. Sonra ağır ağır başını salladı, önüne döndü ve kontağı çevirdi. Motorun uğultusu aramızdaki ağır sessizliği doldurdu. Kolunu koltuğumun arkasına atarak arkaya baktı ve arabayı geriye doğru çıkardı. Sessizce evin yolunu tutmuştuk. Ama şu an bilmediğim bir şey vardı. Bu sessizlik ikimiz arasında ilk defa bir huzur değil, fırtına öncesi durgunluktu. Ve ben, Kaya'nın söyleyeceği şeyin, Alparslan Sungur'un o delice bakışlarından daha fazla içimi ürperteceğini ve hayatımı kökten değiştireceğini henüz bilmiyordum...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD