-Küllerden Filizlenen Umut-

1670 Words
Aradan bir hafta geçmişti. Yüzbaşı Ateş Alper, odasında masasının üzerindeki evraklara gömülmüş haldeydi. Önünde bir harita, yanında güncel operasyon raporları vardı. Kalemiyle bazı notlar alıyor, bölgedeki birliklerin değişim planlarını kontrol ediyordu. Hafif alnında ter birikmişti. Dışarıda kavurucu yaz sıcağının uğultusu hâkimdi, odanın içindeki sessizliği sadece duvardaki saatin tik takları bozuyordu. Masanın üzerinde duran telefon bir anda çaldı. Ateş, hızlı bir hareketle ahizeyi kaldırdı. “Efendim?” Telefondan Turan’ın sesi geldi. “Yüzbaşım, haber ver demiştiniz. Alev Gökçe Sönmez… izin gününde şu an arkadaşları ve birkaç gönüllü vatandaşla birlikte orman yangını alanına gittiler. Ağaç dikimi yapacaklar.” Ateş başını kaldırıp kısa bir an düşündü. “Ne zaman?” “Gitmiş olmaları lazım, Yüzbaşım. Sabah çıkmışlar.” Ateş kısa bir sessizliğin ardından, “Peki… teşekkür ederim, Turan.” dedi ve telefonu kapattı. Kalemi masanın üzerine bıraktı, derin bir nefes aldı. Bir an bile beklemeden ayağa kalktı ve dolabından yaz sıcağına uygun sivil kıyafetlerini çıkardı. Spor bir pantolon, açık renk bir tişört ve güneşten korumak için şapkasını aldı. Kapıya yöneldi, hızlı adımlarla tim ekibinin kaldığı yere geçti. Kapıyı açıp içeriye girince herkes başını kaldırdı. “Çıkıyoruz. Herkes sivil giyinsin.” Baran şaşkınlıkla sordu: “Niye, komutanım?” Ateş’in yüzünde açıklama yapmayacağını belli eden bir ifade vardı. “Soru sorma. Hadi, çabuk!” “Emredersiniz!” diye hep bir ağızdan karşılık verdiler. Kısa sürede herkes yaz sıcağına uygun sivil kıyafetlerini giydi. Ateş kendi şahsi aracıyla öne geçti, Baran ise kendi arabasıyla arkadan takip etti. Bagajları, giderken uğradıkları fidanlıktan aldıkları ağaç fidanlarıyla tamamen doluydu. Her araç yeşilliklerle taşmış gibiydi. Yangının yaşandığı ormanlık alanın yakınlarına vardıklarında, hâlâ yanmış ağaçların is kokusu havada asılıydı. Toprak kavrulmuş, ağaçların yarısı siyaha dönmüştü. Ama bu karanlık manzaraya inat, onlarca vatandaş, gönüllü, itfaiye eri ellerinde fidanlarla sahadaydı. Ateş gözleriyle etrafı tararken onu gördü: Alev Gökçe. Üzerinde turuncu bir bahçıvan tulumu vardı. Sarı saçlarını yanlardan örmüş, alnına düşen birkaç tutam saç terle birleşmişti. Sivil kıyafetleriyle, bu kadar sade ve masum bir halde görmek Ateş’i derinden etkiledi. Onun güçlü ve otoriter tavrının altında bambaşka bir yan olduğunu ilk defa böyle fark ediyordu. Alev, vatandaşlarla samimi şekilde sohbet ederek ağaç dikiyordu. Yanında arkadaşları ve gönüllü ekipler vardı. Ellerinde kısa, ince küreklerle toprağı kazıyor, fidanları tek tek yerleştiriyorlardı. Ateş ve ekibi, kucaklarında fidanlarla birlikte ilerlediler. Alev kafasını kaldırıp onları görünce şaşırdı. “Hayırdır, Komutanım?” Ateş, elindeki fidanı yere bıraktı, hafifçe başını eğdi. “Ağaç dikmeye geldik. Siz de buradaymışsınız… güzel tesadüf oldu.” Alev gözlerini kıstı, gülümsemeden söyledi: “Öyle olmuş…” Ateş ise gülümsemesini saklamadan ekledi: “Demek ki her zaman tesadüfler kötü olmak zorunda değilmiş. Yollarımızın kesişmesi de…” Alev, bu sözleri duyunca hafifçe başını eğdi, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. “Öyle, Yüzbaşım.” Herkes fidanları dikmeye başladı. Yanmış ağaçların arasına yeni filizler yerleştiriliyordu. Toprak her darbede hafifçe dağılıyor, kürek sesleri yankılanıyordu. Bazıları toprağın üzerine su döküyor, bazıları köklerin iyice tutunmasını sağlamak için elleriyle bastırıyordu. Kuşlar uzaklardan cıvıldıyordu; yangının yarattığı karanlık havaya rağmen ortam umut doluydu. Ateş, fidan dikerken Alev’in yanına geldi. Hafifçe yanına eğilip sordu: “Nerelisin?” Alev başını kaldırmadan cevap verdi: “İzmirliyim, Komutanım. Siz?” “Kırıkkale’liyim ben de.” “Anladım…” dedi Alev, kısa bir sessizlik oldu. Fidanını dikmeyi bitirdiğinde Alev, Ateş’e dönüp gözlerinin içine baktı. “Bu arada teşekkür etmeye fırsatım olmadı. Siz olmasaydınız o koyunu kurtaramayacaktım.” Ateş yüzünde ciddi bir ifadeyle, “Ve sen de yanana kadar uğraşacaktın, kurtarmak için.”dedi. Alev omuzlarını silkti, toprağı düzeltmeye devam ederken: “Bırakamazdım ki… nasıl bırakayım? En iyi beni siz anlarsınız, belki de.” Ateş yavaşça başını salladı. “Anlarım elbette…” Alev bu kez ona hafifçe gülümsedi. “Ödeşmiş olduk o zaman, değil mi?” Ateş bir an durdu, elinde tuttuğu fidanın yapraklarına baktı, sonra onunla göz göze geldi. “Öyle görünüyor…” Güneş tepede parlıyor, dikilen her yeni fidan yanmış toprağa umut gibi düşüyordu. Vatandaşlar çocuklarına yeni dikilen ağaçları gösteriyor, toprakla buluşan köklerin üzerine elleriyle su döküyordu. Ateş, Alev’in yanındaki güçlü ama narin duruşuna bakarken, ilk defa bu kadar huzurlu hissetti. "Ateş, şu iti alsana yanına! Bak sinirimi bozuyor!" diye bağıran Baran’ın sesiyle Ateş, çöktüğü yerden omzunun üzerinden baktı. Alev ile sohbetinin bölünmesine sinir olmuştu. "Sorun ne?" dedi kibar olmaya çalışarak. Yoksa küfrü basmak üzereydi. Baran dişlerini sıkarak cevap verdi: "Diyor ki can suyu bu kadar koyulmaz! Suyun zararı mı olur kardeşim!" Kerem ise altta kalmadı: "Lan, diğer ağaçlara yetmeyecek diyorum man kafalı! Anlamıyor musun? Kaç kere ağaç diktin sen?!" Baran kollarını iki yana açtı: "İlk defa dikiyorum gerizekâlı kardeşim! Benim ilk diktiğim ağaçlar özel olmalı, daha çok suya ihtiyacı vardır!" Alev kıkırdadı. Ateş’in sağ kulağına gelen bu minik kıkırtı yüzünde tebessüm oluşturacakken kendini toparladı ve ciddi bir şekilde, "Kavga etmeden dikin şunları. Baran, sen de idareli dök suyu. Her ağaca yetsin." Baran umursamazca, "Banane!" dedi. Ateş’in sesi sertleşti: "Baran" Baran omuz silkti: "Sen karışma, rütben kolunda yok. Sivil geldiysek emir almıyorum, biliyorsun." Ateş içinden derin bir "puf" çekti ve tekrar önüne dönüp diktiği fidanla ilgilenmeye başladı. Bu sırada Alev, başka bir fidan almak için uzanmıştı; omzu kısa bir süreliğine Ateş’e değdi. Alev fark etmezken, Ateş bu temasta bir an duraksadı. "Sen kafayı yedin, bundan da etkilenmezsin Kurtbaş..." diye söylendi içinden. Bir anda Alev’in sesiyle kendine geldi: "Komutanım, bu arada su sıkıntımız yok. Sağ olsun köylüler saatte bir su tedarik ediyorlar." Ateş başını hafifçe salladı: "Onlar bundan kavga etmese başka şeyden yine sebep bulurlar. Kendi haline bıraktım." Alev hafifçe gülümsedi: "Bu arada..." dedi ve Ateş’e baktı. Ateş de onun mavi gözlerine kilitlendi. "Siz sanırım yakın arkadaşsınız. Bu şekilde konuşulduğuna göre." "Öyle," dedi Ateş, dudaklarının kenarında hafif bir gülümsemeyle. "Kardeş gibiyizdir. Sivil giyindiğimizde rütbe konuşmaz bizde." "Ne güzel." dedi Alev, hafif bir tebessümle. Fidanı dikmek için toprağı kazacağı sırada Ateş erken davrandı, küreğiyle onun için bir oyuk açtı. "Teşekkür ederim." dedi kadın. Fidanı dikkatlice yerleştirdi ve toprağı örttü. Ardından yanındaki şişeden suyu dökerek fidanın can suyunu verdi. "Evli misiniz komutanım?" diye sordu Alev. "Değilim," dedi Ateş kısa ve net bir ses tonuyla. Kadına aynı soruyu sormak istemedi; zaten hayatında hiçbir erkeğin olmadığını biliyordu. Bunu çoktan soruşturmuştu. "Anladım. Kaç yaşındaydınız?" "Otuz iki." "Yirmi altı, komutanım." Ateş zaten biliyordu bu cevabı ama bilmiyormuş gibi başıyla onayladı. Ardından, resmiyeti kıran ilk cümlesini kurdu: "Bu arada, sivilken mesleki hitaplar kullanılmasını sevmem. Ateş diyebilirsin." Alev, bir anlık tereddüdün ardından, "Peki öyleyse... Sen de Alev diyebilirsin," dedi. Ateş’in aklına daha önce duyduğu bir şey geldi: "Gökçe denildiğini duymuştum sanki. Hangisini daha çok kullanıyorsun?" Alev, fidanın etrafındaki toprağı bastırırken, "İsmim Alev olduğu için iş esnasında Gökçe derler. Karışıklık olmasın diye. Ama gündelik hayatımda Alev derler," dedi. Ateş bir an duraksadı ve, "Ben Gökçe desem sorun olmaz herhalde," dedi. Bu ismi seviyordu. En sevdiği türkü “Gökçe Kız”dı. Hatta bir gün kız çocuğu olursa adını Gökçe koymak istiyordu. Karşısındaki kadına da bu isim daha çok yakışıyordu. Alev başını kaldırmadan, "Nasıl istersen," diye karşılık verdi. Alev ona bakmadan fidan dikmeye devam ediyordu. Ateş ise her fırsatta onu izlemeye çalışıyordu. Orman yangınından sonra bir daha görüşememişlerdi. Kadın hep aklındaydı ve artık inkâr etmeyi bırakmıştı. Alev, zihnine kazınmıştı; onu görme isteği her geçen gün daha da artıyordu. "Senin Allah canını almasın Baran!" Ateş, dişlerini sıkarak arkadaşlarının olduğu tarafa baktı. Geldiklerinden beri çocuk gibi didişip duruyorlardı. "Oğlum siz insan gibi yapamıyor musunuz bir işi?" diye sertçe çıkıştı. Cem, Baran’ın elindeki fidanı kaptı: "Baksana şu salağın yaptığına! Fidanı kırdı. Şarjöre mermi koyar gibi toprağa ağaç dikiyor!" Ateş bu sözlere hafifçe gülümsedi. O sırada Alev ayağa kalktı ve onların yanına doğru ilerledi. "Bakabilir miyim?" dedi sakin bir sesle. "Tabi yen— ay, şey… şefim!" dedi Cem ve fidanı ona uzattı. Ateş, gözlerini belertip uyarı dolu bir bakış attı Cem’e. Cem, hatasının farkına varmıştı; son anda rezil olmaktan kurtulmuştu. Alev’in Ateş üzerindeki etkisini bilirdi, hatta aralarında şakalaşırken artık ondan “yenge” diye bahsederdi. Az önce bunu yüksek sesle söyleyecek olmanın eşiğinden dönmüştü. Alev, Cem’in elinden aldığı fidana dikkatle baktı. Kök kısmından yukarıya doğru kırılmıştı. Kaşlarını çattı, kırığın olduğu yeri parmağıyla nazikçe yokladı. Ateş'de hemen sol arkasında dikilmişti. “Kurtarabilir miyiz, bilmiyorum…” diye mırıldandı. Sonra toparlanarak sesini yükseltti: “Bu şekilde belki tutar yine de. Bir deneyelim.” Baran hemen elini kaldırdı, hafif utanmış bir gülümsemeyle, “Tamam, verin… Bu sefer gerçekten çok nazik olacağım.” dedi. Cem, kaşlarını kaldırarak şüpheli bir bakış attı ama fidanı Baran’a uzattı. Baran, bu kez dikkatlice açtığı çukura fidanı yerleştirdi ve etrafını özenle toprakla doldurdu. Alev başını sallayıp onayladı: “İşte böyle… Umarım tutar.” Tam o sırada, uzaklardan gelen ayak sesleri ve çocukların cıvıltısı duyuldu. "BİZ GELDİK!" diye neşeyle bağırdı çocuklar. Köylüler ellerinde büyük tepsiler, sürahiler ve sepetlerle geliyordu. Kadınlar kollarına taktıkları örtülerden çıkardıkları tabakları, bardakları taşırken çocuklar ellerinde poşetlerle peşlerinden geliyordu. “Emekçilerimize yemek getirdik!” dedi yaşlı bir köylü kadını, elindeki bakır tepsiyi havaya kaldırarak. Tepside sıcacık börekler, mis kokulu poğaçalar, tatlı çörekler ve tepsi tepsi baklavalar vardı. Yanlarındaki gençler sürahilerde ayran, ev yapımı limonata ve soğuk su taşımıştı. Köylülerden biri Alev’in yanına gelip gülümseyerek, “Artık biraz dinlenme vakti, gelin bir şeyler yiyin. Sonra devam edersiniz,” dedi. Zaten ağaçların yarısı çoktan dikilmişti. Herkes birbirine bakıp onayladı; kısa bir mola iyi gelecekti. Köylüler yere büyük renkli piknik halıları serdiler. Çocuklar bir yandan servis için plastik tabak ve bardakları çıkartırken kadınlar yiyecekleri teker teker yerleştirmeye başladı. Sıcak böreklerin kokusu havaya karıştı, ortalık neşeli bir uğultu içindeydi. Alev’in ekibi—Serhat, Muzo ve Yasir—onunla birlikte bir halıya oturdu. Yan taraftaki halıya ise Ateş ve Tim ekibi yerleşti. Herkes hafifçe yorgun ama keyifliydi. Alev, oturduğu yerden yanına gelen köylü kadının uzattığı börek tepsisini aldı, teşekkür ederek tabaklara dağıtmaya başladı. Ateş, bir yandan önüne konan ayranı alırken diğer yandan Alev’e göz ucuyla baktı. Kadın, güneşin altında yanakları hafif kızarmış, turuncu tulumunun içinde çocuklarla şakalaşıyor, ekip arkadaşlarına servis yapıyordu. Ateş bu manzarayı farkında olmadan bir tebessümle izledi. Baran ise hemen yan taraftan seslendi: "Ciğerim! Gel şuradan bir tatlı ye, en çok senin yemen gerek. Enerji lazım. Daha yenge yorulmasın diye onun fidanlarını da dikersin kesin!” Ateş, kaşlarını çatarak Baran’a baktı. Dişlerini sıkmıştı; son birkaç gündür arkadaşlarının ağzında alay konusu olmuştu. "Çok konuşma, ye yemeğini!" diye sertçe uyardı. Baran ise sırıtarak börekten kocaman bir ısırık aldı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD