-Yüzbaşı & Şef-

1721 Words
Araçların farları Hatay’ın dar ve tozlu yollarını aydınlatırken, uzaklarda gökyüzünü kızıla boyayan dev alevler görünmeye başlamıştı. Araç içindeki herkes sessizdi. Ateş Alper’in sert bakışları ön camda yansıyor, yüzündeki kararlılık adeta tüm ekibe güven veriyordu. Araçlar, yangın bölgesinin girişindeki açık alana girdiğinde canlı yayın yapan haber muhabirlerinin sesleri yankılandı. Ekran başındaki Türkiye bu anları izliyordu. “Evet sayın seyirciler!” diye bağırıyordu genç bir muhabir. Arka planda köylüler ellerinde kovalarla alevlere su taşıyor, çiftçiler traktörleriyle yol açıyor, hatta beton mikserleri bile yangın hattına ulaşmak için sıraya girmişti. “Gördüğünüz gibi herkes seferber olmuş durumda! Köylüler ellerinde bir tas olsun yardım etmeye çalışıyor. Çiftçiler traktörleriyle itfaiye ekiplerine destek veriyor, sırayla beton mikserleri bile bölgeye akın etmiş durumda!” Tam o sırada kameramanın gözü, gelen yedi askeri araca ilişti. Motorların gürültüsüyle birlikte muhabir heyecanla sesini yükseltti: — “Evet sayın seyirciler! Türk Silahlı Kuvvetleri de yangına destek için bölgeye intikal etmiş bulunuyor! Görüyorsunuz, şu an yedi askeri araç birden olay yerine ulaştı. Tüm Türkiye tek yürek olmuş durumda!” Araçların öncüsü durduğunda yüzbaşı rütbesi omzunda parlayan Ateş Alper Sipahi indi. Kameranın merceği hemen ona odaklandı. Çelik bakışları ve sert hatlarıyla tüm dikkatleri üzerine çekmişti. “Evet sayın seyirciler… Şu an gördüğünüz asker bir yüzbaşı! Askeri birlikler koordinasyonu sağlamak üzere buradalar!” diye devam etti muhabir. Ateş, muhabirin söylediklerini duymadı bile. Etrafındaki kaosu analiz ediyordu. Bir elini kaldırdı, Yalaz Tim ve yanındaki askerler etrafında toplandı. Ateş net ve kısa komutlar verdi: “Baran! Oğuz! Giray! Cem! Derhal bölgeyi tarayın.Şüpheli gördüğünüz herkesi tespit edin, gerekirse sorguya alın. Terör unsurlarını bulacağız!” Baran dik durdu, sesi tok ve kararlıydı: — “Emredersiniz komutanım!” Tam gidecekleri sırada Ateş’in gözü kalabalığın içinde itfaiye araçlarını fark etti. Bir anlık duraksama yaşadı. Gözleri, yangın sırasında hayatını kurtaran Alev’i aradı. Onu göremedi ama ekip arkadaşlarından bir kaçını görmüştü.Kendi bile bu tepkiye anlam verememişti ama o an zihninde kadının yüzü belirdi. Derin bir nefes aldı ve timine döndü: “Siz dediklerimi yapın! Baran, Cem, benimle geliyorsunuz. Sabotaj varsa yapanları bulacaksınız. Biz buradaki itfaiye ekibine destek vereceğiz.” Yanına on asker daha aldı ve itfaiye araçlarının olduğu bölgeye hızla ilerledi. Yoğun duman ve alevler arasında Muzo’nun ekibini buldu. Yüzler terden ve isten kapkara olmuştu. Ateş, sert ve net bir tonla sordu: “Durum nedir?” Muzo başındaki kaskı geriye itti, nefes nefeseydi: “Komutanım, havadan destek gelirse kontrol altına alabiliriz. Şu an sınırlar korundu ama içeride bir at çiftliği var. Hayvanları çıkaramadık, çok tehlikeli bir durum!” Ateş gözlerini kısıp konumu sordu: “Nerede bu çiftlik?” Muzo elindeki haritayı gösterdi, konumu işaret etti: “Şu vadinin hemen arkasında. Yol kapalı, alevler etrafı sarmış durumda ama içeride en az 12 at var. Birini bile kurtaramazsak çiftlik komple yanacak!” Ateş başını salladı, hiç vakit kaybetmedi. “Anlaşıldı. Ben ve ekibim oraya gidiyoruz. Siz buradaki hattı koruyun, yangının çiftliğe yayılmasını engelleyin.” Yanına aldığı askerlerle birlikte hızla çiftliğin bulunduğu bölgeye doğru yola çıktı. Kalın duman nedeniyle görüş neredeyse sıfıra düşmüştü. Yol boyunca karşılarına çıkan itfaiye ekiplerine yardım ettiler; devrilen hortumları kaldırdılar, araçların geçişine yol açtılar. Birkaç itfaiyeci Ateş’in yanına gelip kısa süreli durum raporları verdi. Ateş, tek bir saniyeyi bile boşa harcamadan çiftliğe ulaşmak için ilerledi. Bir anlığına geride bıraktığı itfaiye araçlarından birinde Alev’in olup olmadığını düşündü. Ama bu düşünceyi hemen zihninden sildi. Görevi, çiftlikteki canlıları kurtarmak ve yangının genişlemesini engellemekti. Çiftliğin etrafı tam bir kaos içindeydi. Alevler çevreyi tehdit ediyor, ormanın içinden yükselen duman yoğunlaşıyordu. İtfaiye ekipleri hortumlarla hattı korumaya çalışıyor, bir yandan da çiftliğin ahşap yapılarının alev almasını engelliyordu. Ancak içerideki atların durumu kritikti; korkudan deliye dönmüş gibi kişniyor, kapalı kaldıkları için birbirlerine çarpıyorlardı. Ateş Alper, gürültüye ve dumanın boğucu baskısına rağmen kararlı bir şekilde komut verdi: “Atları hemen çıkaracağız! Baran, Cem, dokuz asker! Herkes birer ata binecek. O atlar sağ salim buradan çıkacak, kimse bana kayıp getirmeyecek, anlaşıldı mı?!” On asker birden tok bir sesle bağırdı: “Emredersiniz komutanım!” Ahır kapısı açıldığında atlar korkuyla geriye sıçradı. Askerler hızla içeri girerek kontrolü sağlamaya çalıştı. Hayvanlar kişniyor, kimi şahlanıyor, kimi zincirlerini kıracak kadar debeleniyordu. Ateş, bir yandan kendi atını sakinleştiriyor, diğer yandan da ekibine talimat veriyordu: “Sert davranmayın! Sakin konuşun, yavaşça yanaşın! Korkutursanız kontrolden çıkarlar!” Baran, genç bir doru ata yaklaşırken yumuşak bir sesle konuştu: “Tamam oğlum… Korkma, biz buradayız. Sakin ol…” Cem ise şahlanan bir kısrağın yanına çömelip ellerini uzattı: “Tamam kızım… Tamam… Hadi bize güven…” İtfaiye araçları, askerlerin çıkacağı güzergâhı korumak için yollarına paralel olarak su sıkarak ilerliyordu. Hortumlardan çıkan güçlü su jeti, alevlerin ilerlemesini durdurmaya çalışıyordu. Askerler, her bir atın dizginlerini sıkıca kavradı ve üzerlerine atlayarak hazır hale geldiler. Ateş son kez bağırdı: “Beş dakika içinde bu yolu açacaksınız!” diye itfaiyecilere seslendi. Onlardan aldığı onayla birlikte dizginlerini çekti ve atını ileri sürdü. Atlar gergin, kulakları dik, göz bebekleri büyümüş haldeydi. Yol dar ve dumanlıydı. Cem’in sesi duyuldu: “Sakin ol oğlum… Hadi biraz daha…” Baran, ilerlemeyen atını uysallaştırmak için hafifçe boynunu okşadı: “Bak buradayım… Hadi, sadece biraz daha…” Sonunda itfaiye ekipleri hattı genişletti, önlerindeki alevlerin şiddeti azaldı. Bir anda yol açılmıştı. Ateş dizginleri çekti ve bağırdı: “Hadi! Çıkıyoruz!” Ormanın içinden on iki asker, on iki atın üzerinde süratle ilerlemeye başladı. Tırnakların toprakta çıkardığı ses, yangının uğultusuna karışıyordu. Alevler, dumanlar geride kalırken havada yangın söndürme uçaklarının motor gürültüsü duyuldu. Gökyüzünden bırakılan tonlarca su, ormanı sanki gökten gelen bir sel gibi kapladı. Askerlerin bakışları kararlıydı. Yüzlerinde dumanın isleri, saçlarında ter damlaları… Ama tek bir şey belliydi: Atların hepsi buradan sağ çıkacaktı. Ateş ön safta, bakışları ileriye kilitlenmiş, atını ustalıkla yönlendiriyordu. Baran atını yanına yanaştırdı, aralarında kısa ama güçlü bir bakışma oldu. Cem arka taraftan bağırdı: “Komutanım, yol açıldı! Hız kesmeyelim!” On iki atlı asker, yangın hattının arasından yıldırım gibi geçip güvenli alana ulaştıklarında büyük bir tezahürat yükseldi. İtfaiye ekipleri, köylüler ve askerler onları karşıladı. “Evet sayın seyirciler… Çok şükür! Çok şükür!” Muhabirin sesi titriyordu, kelimeler boğazında düğümlenmişti. Kameranın objektifine doğru dönerek elini alnına götürdü, yüzündeki terle karışmış isleri silmeye çalıştı. Gözleri arkada oluşan görüntüye kilitlenmişti. “Mahsur kalan atlar… Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından güvenli alana getirildi. Şu an hepsi kurtuldu mu tam bilmiyoruz ama öğreneceğiz. Az önce yaşanan anlar… tüylerimizi ürpertti. Askerlerimiz, o cehennemin ortasında, hayvanları sağ salim buraya getirmek için adeta kendi canlarını hiçe saydı.” Kamera, güvenli bölgeye giren on iki askeri ve yanlarındaki atları tek tek gösteriyordu. Atlar hâlâ korkudan ürküyor, kulaklarını dikiyor, kişniyorlardı. Askerler dizginleri sıkıca tutuyor, onları sakinleştirmek için boyunlarını okşuyordu. Ateş Alper en öndeydi. Kaskının siperliği yüzünü gölgelese de rütbesi net bir şekilde görünüyordu. Kameraman yakınlaştığında muhabirin sesi heyecanlandı: “Bu ülkenin kahramanı bitmez!Türk milletinin kahramanı her zaman her yerde!" Kamera geri çekildi, etraftaki hareketliliği gösterdi. Köylüler ellerinde su kovaları, kimisi traktörle su taşırken, kimisi çocuklarıyla birlikte hortumları tutuyordu. Şehirden gelen gönüllüler çuvallarla toprak taşıyor, yangının ilerlemesini engellemeye çalışıyordu. Muhabir, arka plandaki manzaraya dönüp sözlerini sürdürdü: “Bir yanda köylülerimiz, bir yanda şehirlerden akın eden vatandaşlarımız… ve bir yanda en güçlü kahramanlarımız...İtfaiye çalışanlarımız. Afad ekipleri..ne varsa hepsi burada. Görüyorsunuz, yangın söndürme uçakları ardı ardına geliyor, helikopterler tonlarca suyu bırakıyor. Şu anki tabloya bakacak olursak… tahmin ettiğimizden daha kısa sürede ve daha büyük bir alanı korumayı başardık. Bu… bu gerçekten mucize gibi bir şey.” Kamera bir kez daha Ateş’e döndü. O sırada Yüzbaşı, bir askerin dizginlerini bıraktığında ürken atı sakinleştiriyor, sessizce başını okşuyordu. Sert çizgileri olan yüzünde belli belirsiz bir rahatlama vardı. Atların hepsi güvenli alana ulaştığında başını kaldırıp etrafına baktı. Yangın hâlâ devam ediyordu, ancak kritik alanlar kontrol altına alınmıştı. Muhabirin sesi, izleyen herkesin yüreğine işleyen bir tonla son cümleyi kurdu: “Bu yangın, ciğerlerimizi yakmaya devam ediyor… Ama bu ülkenin insanı, el ele verdiğinde neler başarabileceğini bir kez daha gösterdi. Şimdi bu kahramanların çalışmalarını takip edeceğiz. Söz yeniden merkezde.” Kamera kapanırken, arka planda askerler ve itfaiye ekipleri atları emniyete alıyor, yangının kalan kısımlarına müdahale için tekrar organize oluyorlardı. Ateş Alper, güvenli bölgedeki askerleri kısa bir bakışla kontrol ettikten sonra hızla Muzaffer’in yanına yöneldi. Sesini yükseltmeden ama sert bir tonla sordu: “Şefin nerede?” Muzaffer bir an durdu, yüzündeki ifadeden kendisinin de bilmediği belliydi. “Bilmiyorum Yüzbaşım…” Ateş dişlerini sıktı. Yanındaki başka bir itfaiye erine dönüp, sert bakışlarla aynı soruyu tekrarladı: “Alev Gökçe nerede?” İtfaiye eri yutkundu. “En son… bir köylü vardı, ağlıyordu. ‘Bir koyunum kaldı’ diye. Ona gitmiş olabilir komutanım.” Ateş daha fazla beklemedi. “Nerede bu koyun?!” İşaret edilen yönü gördüğü gibi koşmaya başladı. Alevlerin artık en kritik olduğu köyün son evi oradaydı. Duman kesifleşmiş, sıcaklık dayanılmaz bir hâl almıştı. Çoban, önünde sürüsünü aceleyle ilerletiyor, itfaiye erleri su tazyikleriyle yolları açık tutmaya çalışıyordu. Ateş yanlarından geçerken birine seslendi: “Alev Gökçe nerede?” Genç er başını iki yana salladı, telaşla su hortumunu tutuyordu. “O kim bilmiyorum komutanım! Ama bir kadın itfaiyeci içeri girdi… çıkmış olması lazım. Eğer çıkmadıysa… durum vahim, komutanım!” Bu cümleyi duyar duymaz Ateş’in bakışları sertleşti. Bir an bile durmadan alevlerin arasına, en öndeki eve doğru koştu. Duman yüzüne vuruyor, gözleri sulanıyordu ama ilerledi. O sırada, evin önündeki tel çitlerin dibinde bir gölge gördü. Alev Gökçe, demir parmaklıklara sıkışmış bir koyun yavrusunu kurtarmaya çalışıyordu. Yanında doğru düzgün ekipmanı yoktu, çıplak elleriyle demir çitleri açmaya çabalıyordu. Ateş hızla yanına geldi, hiçbir şey söylemeden iki eliyle parmaklıkları kavradı. Kaslı kollarındaki damarlar belirginleşmişti. Demirleri yana doğru zorladı. Alev irkilip ona döndü, şaşkınlıkla: “Siz… sizin ne işiniz var burada?” Ateş, kan ter içinde yandan ona baktı. “Türkiyemin ciğerleri yanıyor… gelmesemiydim?” dedi alaycı ama ciddi bir tonda. Son bir hamlede demir parmaklıkları açtı, koyun yavrusu özgür kaldı. Hayvan korkuyla kişner gibi meledi. Ateş yavruyu kucağına aldı ve sert bir sesle bağırdı: “Gel benimle buradan!” Alev arkasından hızla ilerlerken, hem alevlerin hem de çığlıkların ortasında bağırmak zorunda kaldı: “Demiştim size, Yüzbaşım!” Ateş bir eliyle koyunu kucağında sıkıca tutuyor, diğer eliyle Alev’i önünde iterek yol açıyordu. “Neyi?” diye sordu koşarken, sesi rüzgârda kayboluyordu. Alev’in saçlarının ucu isten kararmıştı. Alevler ardında kalıp sönmüş alanlara geldikçe yüzüne biraz rahatlama geldi. Nefes nefese ama net bir şekilde söyledi: “İnşallah ihtiyacım olmaz demiştim! Bak, bu iki mesleğin yolları… güzel şeyde birleşmezdi işte!” Ateş’in yüzündeki sert çizgiler arasında hafif bir tebessüm belirdi. Önünde hızla ilerleyen kadının sırtına baktı, saçlarının aralığından boynuna süzülen teri gördü. Kendi kendine, kısık bir sesle mırıldandı: “Ciğerimiz yanmasaydı da… ben seni sadece rüyamda görmeye razıydım.” Sözleri sadece rüzgârın uğultusuna karıştı. Alev onu duymadı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD