-Kanlı İtiraf-

1751 Words
Hava kararmaya başlamıştı. Alev, son fidanını da toprağa yerleştirip ayağa kalktı. Sırtını hafifçe esnetti. Yorulmuştu; eve gidip buz gibi bir duş almak istiyordu. Gözleri ilerideki Ateş’i buldu—o da malzemeleri topluyordu. Sessizce onun yanına yürüdü. "Bitti mi?" diye sordu. "Bitti," dedi Ateş, malzeme çantasını omzuna alırken. "O halde gidelim." Ateş başıyla onayladı. Yan yana yürümeye başladılar. Araçların bulunduğu alana geldiklerinde Alev’in içine bir huzursuzluk çöktü. Bir şeyler garipti… Özellikle de arabaların orada olmaması. "Aa? Bizimkiler nerede?" diye sordu şaşkınlıkla. "Bilmiyorum," dedi Ateş, hafifçe kaşlarını çatarak."Bizimkiler kışlaya dönecekti, o kadarını biliyorum ama..." Cümlesini yarıda bıraktı. Aslında olup biteni az çok tahmin ediyordu. Büyük ihtimalle arkadaşları, Alev’le baş başa kalabilmesi için küçük bir jest yapmıştı. "Dur, ben bir arayayım," dedi Alev endişeyle ve telefonuna sarıldı. Arkadaşlarını teker teker aramaya başladı, fakat kimse açmıyordu. "Açmıyorlar... Bir şey mi oldu acaba?" "Olsa, bizimkiler çoktan haber verirdi. Merak etme," dedi Ateş sakin bir tonla. Ardından,"Neyse, benim arabayla gideriz. Bırakırım seni." Alev bir an duraksadı. Başka çaresi yok gibiydi. "Zahmet olmazsa..." dedi nazikçe. "Ne zahmeti? Zaten aynı yöne gidiyoruz sayılır. Buyrun," diyerek aracını işaret etti. Alev arabaya ilerlerken Ateş bagaja malzemeleri yerleştirdi. Ardından ikisi de araca binip yola koyuldular. Araba ilerliyordu. Camdan içeri giren gece esintisi, Alev’in yorgunluğunu biraz olsun hafifletmişti. İkisinin de bir süre konuşmaya niyeti yoktu, yalnızca motorun sesi duyuluyordu. Ateş, direksiyona odaklanmış görünüyordu ama aklındaki düşünceler farklıydı. Birkaç defa Alev’e bakacak gibi oldu, sonra vazgeçti. Cümleleri kafasında kuruyor ama bir türlü söyleyemiyordu. En sonunda toparlayıp sordu: "Bir gün... bir kahve içmeye ne dersin?" Sesi ne çok kendinden emin ne de mahcuptu, tam sınırda bir tondu. Alev bir an tereddüt etti, sonra camdan dışarıya bakarak cevapladı: "Şu sıralar çok yoğunum. Vaktimin olacağını sanmıyorum." Ateş kısa bir “Hıh…” sesi çıkardı. Bir cevap değildi bu, ama susmak için yeterliydi. Yine bir sessizlik oldu. Ateş’in aklında bin türlü şey geçiyor, ama hiçbiri doğru cümleye dönüşemiyordu. Sonunda içinden geçirdi: "İnceliği falan boşver... inceldiği yerden kopsun anasını satayım." Aniden arabayı yolun kenarına çekti. Motoru kapatmadı ama vites boşa alındı. Alev şaşkınlıkla döndü: "Neden durduk?" Ateş gözlerini yoldan çevirip ona baktı. "Ben... numaranı istiyorum senin." Alev gözlerini kırpıştırdı, şaşkınlıktan tek kaşını kaldırdı. "Anlamadım?" "Numaranı istiyorum," diye tekrar etti Ateş, bu sefer daha net ve doğrudan. "Neden?" diye sordu Alev. Tonu soğuk değildi ama oldukça mesafeliydi. Ateş biraz duraksadı, sonra sakince konuştu: "Bir dahaki karşılaşmamız... kötü bir sebeple ya da bir tesadüf sonucu olmasın. İsteyerek olsun." Alev başını hafifçe eğdi. Gözleri karanlıkta parlıyordu. "Kusura bakmayın," dedi sessiz ama net bir tonda. "Veremem." Ateş’in gözlerinde hayal kırıklığı belirse de bunu dışa vurmadı. Başını çevirdi, tam kontağa dokunacakken durdu. "Bak Gökçe," dedi ona dönerek. "Telefonun bende var zaten. Ama kibarlık olsun diye iznini istiyorum." Bu söz Alev’i yerinden sıçratmış gibiydi. "Ne?!" dedi, gözleri büyüdü. "Nereden buldunuz numaramı? Üstelik… bu söyledikleriniz hiç de kibarca gelmedi bana." Ateş bu tepkiden afalladı. Gerçekten kaba olduğunu düşünmemişti. "Yani... biz sahada çalışırken numaralar listede vardı. Bi' iş için bakmıştım, o kadar." Savunma gibi duruyordu söyledikleri, ama samimiyet taşıyordu. Gerçekte ise doğru değildi. Bir ay önce öğrenmişti Alev’in numarasını. Alev derin bir nefes aldı, başını cama çevirdi. İçinde bir yer sinirle dolarken, başka bir yanı garip bir sıcaklıkla ürperiyordu. Bu adam tehlikeli biçimde samimiydi. Ve bu, onu daha da huzursuz ediyordu. "Bak Ateş... Eğer niyetin birbirimizi tanımaksa, yani arkadaşlığın ötesinde bir isteğin varsa..." Gözlerini çevirmeden devam etti: "...ben o işlerle ilgilenmiyorum." Ateş, alt dudağının içini dişlerinin arasında hafifçe kemirdi. Aklından geçenleri durduramadı. "Biliyorum... İki yıldır hayatında kimse yo—" Cümle tam çıkmadan durdu. Ağzından kaçırdığını fark ettiğinde iş işten geçmişti. Alev ise bir anda başını çevirdi, gözleri kocaman açıldı. Dumura uğramış gibiydi. Ardından sinirle, küçümseyen bir gülümsemeyle: "Yoo... Bu çok fazla," dedi ve hızla kapıyı açarak arabadan indi. Ateş içinden bir küfür savurup hemen kapıyı açtı, ardından koştu. "Bak, öyle değil. Dinle bir!" "Neyi dinleyeceğim?" dedi Alev, gözleri öfkeyle dolmuştu. "Resmen araştırmışsın! Daha ne biliyorsun acaba? Bu yaptığın suç! Üstelik bir askersin!" İkisi arasında yalnızca birkaç adımlık mesafe vardı. Ateş’in yüzü gerildi. "Haklısın, tamam... Ama emin ol, bu benim kontrolüm dışında gelişti. Yani öyle planlı falan değildi." Alev bir kahkaha attı, acı ve alay dolu: "Gerçekten iyi biri gibi görünmüştünüz Yüzbaşı! Ama bir sapık olduğunuzu tahmin edememişim." Ateş’in tek kaşı kalktı, dudak kenarı seğirdi. "Resmiyete devam yani?" "Devam eden bir şey yok. Bir daha görüşmemek üzere. Umarım yollarımız bir daha kesişmez." Ve yürümeye başladı. "Üç saat yürümeyi mi düşünüyorsun gerçekten?" diye arkasından seslendi Ateş. "Sizi ilgilendirmez!" Cevabı sertti, başını bile çevirmemişti. Ateş gözlerini kapadı, dişlerini sıktı. Ardından öfkesini bastırarak tekrar arabaya bindi ve Alev’in ardından sürdü. Yanına geldiğinde camı indirdi, hızını yavaşlattı. "Bu şekilde söylemem kabalık oldu, biliyorum. Ama başka nasıl—" "Gider misiniz? Yoksa polis çağıracağım!" Ateş’in yüzünde kısa bir anlığına alaycı bir ifade belirdi. Polis lafı ona işlemezdi. Ya da işlemesine izin vermezdi. Ama hemen kendini toparladı, yüzündeki ifadeyi sildi. "Gidemem. Sizi burada bırakamam, şefim." "Başımın çaresine bakarım. Şu an midemi bulandırıyorsunuz." Araba boşta ilerliyor, arada bir frenle Alev’in hızına göre yavaşlıyordu. Ateş sabırlıydı. O sabırla konuşmaya devam etti: "Bak, amacım seni takip etmek, seni araştırmak değildi. Sadece... sadece merak ettim." Alev birden durdu, döndü. Ateş de frene bastı. "Böyle saçma bir bahane olabilir mi?!" Ateş yüzünü ona çevirdi. Bu kez sesi sertti: "Daha saçması var. Duymak ister misin?" "Neymiş?" "Beni kurtardığın o günden beri, yoğun bakımdayken başlayıp düne kadar... rüyalarıma giriyorsun." Alev’in bakışları boşlukta asılı kaldı. Ne düşüneceğini bilemedi. Gerçek miydi bu? Yoksa sadece onu tavlama yöntemlerinden biri mi? Kaşlarını çattı, soğuk bir gülümsemeyle: "Siz askerlerin klasik kız tavlama taktikleri işte..." dedi ve yürümeye devam etti. Ateş dişlerini sıktı ama susmayı tercih etti. Tekrar arabasını yanına sürdü. Bir eli direksiyonda, gözleri Alev’deydi. "Birincisi, bu bir asker taktiği olsaydı, çoktan seni tavlamıştım. Ama bu işlerde ne kadar acemi olduğum ortada, değil mi?" Alev oralı bile olmadı. Sessizce yürüyordu. "Bak Gökçe... tamam, bu fidan dikme işi bir tesadüf değildi. Sadece seni görmek için bir fırsat kolluyordum." "Aman ne güzel!" "Güzel tabi. Hem sevap işledim, hem de kafamın içini azıcık susturdum." Alev, bu son cümlede duraksadı. Umursamıyor gibi görünmek istedi ama adımları yavaşladı. Ateş bunu fark etti. "Senden hoşlanmam suç değil. Bu gayet normal bir şey. Ama sen öylece yanına gidip konuşabileceğim biri değildin." "Tabii ya… hemen numaramı istemeyi biliyorsun. Aaa pardon! Zaten sende numaram varmış. Bu arada numaramı değiştireceğim." Ateş başını iki yana salladı. "Bak, numaranı istemeden önce aylarca kafamın içinde seninle yaşadıysam, bu erken bir hareket değildi. Hem, yeni numaranı bulmam iki dakikamı almaz." Alev birden durdu. Gözleri öfkeyle büyüdü. "Ne hakla!" Ateş bir an duraksadı. İşleri daha da kötüleştirmişti. İçinden geçirdiği tek şey, “Keşke bu konuyu hiç açmasaydım.” "Bir adam senden hoşlandıysa ve sana ulaşmaya çalıştıysa bu suç mu?" "Beni gizlice araştırmak evet, suç." "Ben kontrol manyağı biriyim Gökçe. Merak ettim. Sordum, soruşturdum. Ama gel sevgili olalım, evlenelim demiyorum. Sadece tanışmak istedim. Senin beni tanımanı istedim. Rahatsız olduysan tamam. Bir daha karşına çıkmam. Şimdi bin şu arabaya, hızlıca seni istediğin yere bırakayım." "Benimle emrivaki konuşma!" "O zaman sen de aklımda gezinmekten vazgeç!" diye sesini yükseltti. Alev irkildi. "Benim ne suçum var?" "Benim ne suçum var? İstemeden seni düşünüyorsam bu benim suçum mu?" İkisi de sessiz kaldı. Gözleri birbirine bir şeyler anlatmaya çalışıyordu ama kelimeler artık yetersizdi. Ateş derin bir nefes aldı, gözlerini kapadı. "Biner misin şu arabaya? Seni burada bırakıp gideceğimi düşünme!Söz veriyorum, tek kelime etmeden götüreceğim seni." Alev hâlâ sessizdi. Hava iyice kararmıştı. Issız bir yerde yürüyerek gitmek imkânsızdı. Yorulmuştu, yolu uzundu. Ateş o an belindeki silahı çıkardı, ona doğru uzattı. "Eğer seni rahatsız edecek bir şey yaparsam, sıkarsın." Alev kısa bir duraksamayla silahı aldı. Ateş’in kaşı havaya kalktı. Almaz sanmıştı ama hoşuna da gitmişti. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Hemen bakışlarını yola çevirdi. Alev sağ koltuğa geçti. Kollarını kavuşturdu. Sağ eliyle tuttuğu silah, Ateş’in sağ tarafına, kaburgalarına doğru doğrultuluydu. Ateş göz ucuyla silaha baktı. Hafifçe gülümsedi. Ardından yola döndü ve arabayı sürmeye devam etti. Ateş arabayı sürüyordu. İkiside tek kelime etmiyordu. Canları sıkkındı. Ateş hızını arttırmıştı. Kadının ne kadar rahatsız olduğunu hissedebiliyordu. Bir anda... "THUMP!" Araba yüksekçe bir tümsekten geçti ve sarsıldı. Alev istemsizce sarsıldı. Parmağı, tetiğin üzerinde durmuşken istemsizce bastı: "PAT!" Arabada birden bir patlama sesi yankılandı. Ardından bir çığlık değil ama sert bir fren sesi... Ateş refleksle fren yapmış, araba bir anda yol kenarında duruvermişti. Alev’in gözleri kocaman açıldı, kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Şoktan çıkan kurşunun elindeki silahtan olduğunu bile kavrayamadı. "Ne... ne oldu?! Ne... neydi o ses?! Ateş?" Başını yavaşça çevirdi. Gördüğü manzara, içini buz gibi etti. Ateş’in çenesi kilitlenmişti. Boynundaki damarlar çıkmış, gözleri hafif kısmıştı. Dişlerini sıkmış, soluk alışı hızlanmıştı. Alev’in bakışları yavaşça adamın beline kaydı. Ateş’in tişörtü, sağ tarafında kararmaya başlamıştı. Kan. Alev’in rengi soldu. Gözleri daha da büyüdü. "Sen... vuruldun... Ben mi sıktım?! Vuruldun sen!?" Ateş hâlâ direksiyona bakıyordu, ama çenesi titriyordu. Göz ucuyla kıza baktı. "Sanırım… evet… sıktın." dedi alaylı bir ifadeyle, ama sesindeki güç düşmeye başlamıştı. Alev bağırdı: "Sen bana DOLU ŞARJÖR MÜ VERDİN?! MANYAK MISIN SEN?! KAFAYI MI YEDİN?!" Ateş hafifçe kaşlarını çattı, şaşırmış gibiydi: "Ne bileyim, sık dediğimde CİDDİYDİM! çünkü seni rahatısz edecek hiçbir şey yapmamakta emindim.Dolu tabii… boş verilir mi hiç silah?" Alev bir anda ağzını açık bıraktı. Şok içindeydi: "Ben... ben boş zannettim! Boş sanıyordum ben onu! Seni KORKUTMAK için sadece!" Ateş, nefesini zorlayarak aldı, alnından birkaç damla ter süzüldü. Ama sesi hâlâ sakindi, hatta hafif alaylıydı: "Şimdi suçlu ben miyim yani? Hem ciddiydim o lafımda... Canımı sıkacak bir şey olursa sık diye verdim. Ama bir TÜMSEKTEN GEÇTİK diye bu kadar sinirleneceğini ben de tahmin etmedim Şefim." Kız bu kez sadece korkuyla baktı ona. Gözleri yaşarmaya başlamıştı: "Vurdum seni... seni vurdum ben... Allah’ım... ben SUÇ işledim! Ne yapacağız?!" Arkaya dönüp panikle arabanın arka koltuğuna uzandı. Bir tişört buldu, elleri titreyerek Ateş’in beline bastırdı. Ateş dişlerini sıktı ama yine de ses çıkarmamaya çalıştı. "Hastaneye gidelim! Hemen!" Ateş başını iki yana salladı: "Olmaz." "NEDEN OLMAZ?!" "İkimizin de başı belaya girer. Beni sen vurdun. Benim silahımla. Nasıl açıklayacağız? Nişan mı attık diyeceğiz gece vakti?" "Ya ölürsen? Ne yapayım? Bekleyeyim mi burada?" Ateş başını geriye yasladı, derin bir nefes aldı. Sonra gözlerini açtı. "Bir arkadaşım var. Doktor. Evde. Oraya gideceğiz." Alev gözlerini kısmıştı, hâlâ titriyordu. "Adres ver! Hemen! Arabayı ben süreceğim!" Ateş yavaşça koltuğunu geriye yatırdı. Gömleği iyice kana bulanmıştı. "Tamam. Sen geç direksiyona... ben yolu tarif edeceğim. Sakin ol." Alev indi. Ateş'i çıkarmak için yardım edecekken adam çoktan sağ koltuğa atmıştı kendini. Mahcubiyetinden bir şeyde diyemedi. Arabanın direksiyonuna geçti. Titreyen ellerini sertçe kavradı. Motoru çalıştırdı. Ateş göz ucuyla ona baktı. Dudaklarında yine hafif bir gülümseme vardı: "Duygularımın itirafı biraz kanlı oldu ama... fena gitmiyor ha..." Alev bir bakış attı: "Sakın bir daha konuşma. Sakın." Araba tozu dumana katarak karanlıkta kayboldu...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD