Elime minik bir diken battı... Minicik, ince bir gül dikeni. Usulca tuttum kanayan parmağımı, onu görmemek için kapadım gözlerimi. O kırmızı sıvıyı görmek içimde tuhaf bir ılıkla yayılan bir korkuya, sonra beraberinde gelen baş dönmesi ile kayıp giden ayaklarımın sebebi oluyordu.
Kan tutuyordu beni, tam tamına iki senedir, kan göremiyordum ben. Adını anamıyordum, bahsini edemiyordum. Rüyamda bile kanadığında bir yerim feryat figan fırlıyor yerimden, ter içinde banyoya atıyordum kendimi. Soğuk suya sokuyordum başımı, yıkıyordum her yerimi. O kiri pası arındırmak için tek şey suymuş gibi.
Şimdi de o korku ile sımsıkı tutuyordum parmağımı, gözlerimi de açmıyordum görürüm diye. Görür de orda düşüp bayılırım diye.
"Diken mi battı eline?"
Sesini duyduğumda hatırladığım utanç ile gözlerimi açtığımda karşımda duruyordu Selim. İki gün önce apartmanın içinde ona fazla abartılı davranıp sonrasında da özür dilemek için cesaretimi toparlayamadığım için onu gördüğümde mahcup, yutkundum.
Yanıma yaklaştıktan sonra güllerin arasında eğilip bir süre onları inceledi sonra doğrulup;
"Daha ince dikenleri, çok kesmez." dedi.
Küçük bir çocuk gibi sıkılgan bir sesle;
"Beni şey tutar." dedim.
Dudaklarını kıvırıp;
"Kan mı?" dedi.
Adını duyar duymaz yüzümü buluşturdum.
"O kadar mı?" dedi gülerek.
Beni kan tutuyor oluşu onun için eğlenceli gibiydi aslında. Öyle ya, böyle zaafları olan insanlar olmayanlar tarafından fazlaca alay edilir olmaz mıydı?
Yine de kızmadım ona, kızamadım. Başımı salladım, ona karşı mahcubiyetim sürerken;
"Belki de kanamadı bile." dedi.
Bunu anlamak için bile cesaretim yoktu. Telaşla salladım elimi, gözlerimi kapadım;
"Sen bakar mısın?" dedim.
Neşeli bir sesle; "Diğeri ile boğmazsan parmağını bakarım." dedi.
Ellimi çektim diğerinin üzerinden, usulca biraz daha uzattım ve beklemeye başladım. Sabırla herhangi bir şey söylemesini beklerken o susuyordu.
"Çok mu fena?" dedim.
Güldü...
Gülüşü onu görmezken bile karanlık gözlerimin önüne hayalini getirince korku ile açtım gözlerimi, parmağımda ince bir kan vardı. Hafif bir mide bulantısı ile yeniden kapadım gözümü;
"Kanıyor!" diye haykırdım.
"Dur, korkma!" derken elimde hissettim elini. Elinin sıcaklığı elime değerken ürpertici bir hisle sıktım dişimi. Diken ile kesilen parmağımı az sonra uyuşturmadan dikecekmiş gibi gerilirken kendimi telkin ettim. Karşımdaki adam bana yardım etmeye çalışıyordu. Yardım etmekten başka da niyeti yoktu. Tekrar bana dokunduğu için saldıracak olmam fazla kaba olurdu, üstelik onu bu defa alındıracak bir tavır takınmış olurdum.
"Dur, bak, bir şey saralım eline, görme sen kanı; sonra da geçer, zaten küçük bir şey." diye konuşurken parmağıma değen yabancı bir maddeyi hissedip gözlerimi açtım. Peçete sarıyordu kanayan yere hem de müthiş bir dikkat ve özenle. Altı üstü ince bir diken değil miydi elime batan? Neyin özeniydi bu? Bir anda tenime değen yabancı elini unutup şefkatine teslim oldum. İçimde unuttuğum o güven duygusunu bir kez daha anımsarken;
"Aslında bu güllerin dikenlerinin başıma bir iş açacağından emindim." diye anlatmaya başladım. O elimi bırakınca ben kendim tuttum sardığı mendil açılmasın diye;
"Ama öğrenmem lazım budama işini. Değil mi?" dedim.
Gözlerini kapadı beni onaylamak için ve hemen geri açtı;
"Belki böylece kan görmeye alışırsın." dedi.
Yeniden buruşturdum yüzümü;
"Söyleme şunu." dedim.
Keyifle bir kez daha güldü. Sonra bir şey söylemek için ağzını araladı ve tam da o esnada Mutlu;
"Ooo, Selim Can; ne zaman geldin ya?" diye karşılayınca onu, yeniden güllerin arasına eğildim. Onların neşeli şakalarla biraz ötemde sohbet ediyor olmalarını dinleyerek devam ettim işime. İnce yaramı saran mendil kayıp elimden düşmesin diye itina ederek.
Ve belki de o günden sonra güllerin dikenlerinin elimi kesmesinden bir daha hiç korkmadım.
Yerimden doğrulurken başkasına da bana güldüğü gibi gülerken gördüğüm halini fark edip durdum öylece. Gözlerim benden bağımsız ona dalıp giderken;
"Ne güzel adam değil mi?" dedi.
Yağmur'un sesi beni endişe ile kaçırırken;
"Kim?" dedim.
Yağmur, hiç kırmadan beni tebessümle;
"Kardeşim!" dedi.
Sarı saçlarının ucundaki küçük buklelerin topladığı tepesinde hoş bir topuz yaptığı mavi gözlü kadına şaşkın baktım;
"Kim?" diye sordum bir daha.
"Selim canım, kardeş olduğumuzu biliyorsun herhalde değil mi?" dediğinde daha büyük bir şaşkınlığa boğuldum. Bana kız kardeşinin patronu olduğu bir işi önerecek kadar güvenilir mi gelmiştim ben ona?
İyide nasıl? Ne yaparak? Hangi büyük mucize ile?
"Kardeş?" diye yineledim.
"Evet ikiziz." dedi.
Bir kardeşi olmayan herkes gibi kardeş olmanın ne demek olduğunu hiç bilmezken gururla söyleyen Yağmur'a bir kez daha baktım. Oysa ne çok benziyordu Selim'in o temiz yüzüne, yüzü! Ne çok benziyordu gülüşündeki güzellik, ne çok benziyordu mavi gözlerinin ışıltısı. Belki de sadece o aynı renk gözlerin bakarkenki şefkati farklıydı Yağmur'da. Belki herkes için aynı ama benim için farklı.
"Bilmiyordum!" dedim, gözlerim yeniden Selim'e bakarken.
"Yaa, ben Selim söylemiştir diye düşünüyordum. Neyse zaten pek benzemeyiz. " deyip benden uzaklaşırken Yağmur güldüm ardından.
Benzemez misiniz? Şaşkın kadın!
Ufak tefek tavrı sanki Selim'e büyüsün, böyle uzun, yapılı bir adam olsun diye hakkını vermiş gibi fedakâr bir tavır katarken Yağmur'a, bir kez daha emin oldum ki sadece Selim değil onlar ailece başka türden iyilikte kimselerdi.
Benim bildiğim herkesten farklı.