8. Bölüm

1184 Words
Hala bilmediğim koca şehir İstanbul'un sokaklarında elimdeki adresi arıyordum. Sanki bu şehir bana sadece bunu vermişti; sürekli elimde bir adres aranıp duracak, ayaklarımın yorgunluğu ve gözlerimin gördükleri ile bu şehrin büyüklüğü, karmaşıklığı, keşmekeşi ama hepsinden öte tüm karışıklığının içindeki gizemini de zamanla sevecektim. Banu "Selim'den iş bulmasını mı istedin?" diye hayretler içinde kalmışken ben ona; "Ne yapayım, bunu kendi başıma yapmam kolay olmayacaktı." dedim. Eğer benim böyle bir istekte bulunmamış olmama rağmen onun bana böyle bir yardımla geldiğini söylersem Banu'ya, beni yanlış anlardı. Aslında beni değil de Selim'in tavırlarını sorgulardı. Onun sorguları benim aklımı karıştırır, ben de bu karmaşa içinde Selim'den daha çok kaçar, ona daha uzak davranırdım. Onunla aramda herhangi bir şey olacağını hiç düşünmezken bunun telaşına düşmüş olmamı sorgulamıyordum bile. Sadece mümkün olduğu kadar onun tavrını normal algılama gayretindeydim. Her şey olması gerektiği gibi, abartmamak lazım. Mutlu Sezgin uzun boylu, heybetli, hafif kilolu fazlasıyla güler yüzlü bir adamdı. Karısı da kendisine tezat ufak tefek ama tıpkı onun gibi sürekli tebessüm eden sarışın, tatlı bakışlı bir kadındı. Yanlarında kendilerinin dışında dört kişi çalışıyordu ve büyük bir serada yetişen gülleri ve o seranın bittiği yerdeki ofise bakan fundalığın önünde de çeşitli saksı çiçekleri vardı. Yer olarak, şehirden biraz uzakta kalmasına rağmen, adresi bulmakta çok da zorlanmadığım o çiçek serasında her yer cennet gibi kokuyordu. Ve aslında eminim ki cennet oradan bile daha güzel kokuyor. Beklediğimden çok daha samimi bir tavırla karşıladılar beni. Tecrübesiz, eğitimsiz hatta fazlasıyla karamsar oluşum ile ilgilenmediler bile. Tamamen her şeyin çok zor olmadığını, işi çabuk öğreneceğimi, işlerinin keyifli taraflarını anlatıyorlardı bana. Ben ise ısrarla; "Ben çiçek adlarını bile doğru düzgün bilmem." derken Mutlu'nun eşi Yağmur; "Ben de bilmezdim Mutlu ile ilk tanıştığımda." dedi. Tabi ki onlara ilk zamanlarda isimleri ile hitap etmiyordum. Bey veya Hanım diye hitap ederken zamanla çok yakınımda insanlar olacaklarından da haberdar değildim. Elbette ilk gün için her türlü samimi tavırlarıma rağmen, güler yüzlü iki işveren olmaktan da öte birer yabancılardı bende. İşi kabul ettim. Tahmin ettiğimden çok daha iyi bir maaşla başlangıç yapacaktım ve aslında kabul etmiş olmaktan daha öte kabul edilmiş olmakla yetiniyordum. Üstelik, bana Selim'in referansı nedeniyle pek soru sormamış olmalarının da rahatlığı ile ertesi gün tam olarak işe başlamak üzere oradan ayrıldım. Mutlu olmuştum... Yıllar sonra mutlu olmak için böyle bir nedene sığınıp şen bir halde eve dönüp Banu'ya hevesle güler yüzlü patronlarımdan bahsedecek, onu da kendi halimizde bir hayat kurmak için teşvik edecektim. Yapacaktım bunu, yapmalıydım; Neriman abla için. Onun karşısına birlikte çıkıp her şeyin yolunda olduğunu anlatırken yalan söylememek için. Ellerim ceplerimde bir türlü toparlayamıyordum ağzımı. Durup dururken gülümsüyor, hatta kendimi şen kahkahalar atmamak için de zor tutuyordum. Apartmanın önüne geldim, yine aynı gülümseyen suratım ile çantamda Banu'nun benim için yaptırdığı yedek anahtarları ararken; "Bayan!" diye seslenen o sesi duydum. Birisi, adımı bilmediği için bana bu sıfatla sesleniyordu. Hemen arkamdaki sakallı genç adamı tanıdığıma emindim ancak tam olarak nerden tanıdığımı hemen bulmam güç görünüyordu. "Kusura bakmayın. Banu'nun kuzeniymişsiniz. Ben sizi yabancı sandım, o yüzden..." Neden bahsettiğini çok da anlamadım, neyin özrünü diliyordu ki benden. "Kimsiniz?" diye sordum, daha fazla konuşmasına tahammül edemeyerek. "Ben..." diye başladı söze ve yolun karşısındaki emlak dükkanını göstererek. "Tanımadınız mı?" Çiçekçi ararken adres sormak için girdiğim yerde alay ettiği için kendime kızmama neden olan emlakçıydı o. Hatırlamam zaman alsa da unutmuş olmama şaşırdım. Cevap verme lüzumu görmeden ne istediğini merak ederek bakmaya devam ettim. "Çiçekçi arıyordunuz." diye hala kendini hatırlatmaya çalışınca, mecburen; "Evet." dedim. Hatırlanmış olmaktan memnun olup siyah sakallarını beyaz dişleri ile araladı. "Adım Yalçın!" dedi sonra elini uzatıp. Uzattığı eli adımı söyleyip sıkmam gerektiğini bile bile görmezden gelip; "Evet?" diye söyleyeceği şeyi sordum kendimce. Suratını asıp elini indirdi; "Banu iş aradığınızı söyledi." deyince adamın cesaretinin Banu'nun hafifliğinden geldiğini anlamam zor olmadı. Derin bir nefes aldım! Yaşamak istediğim hayatı zorlaştıran şey şu an sadece Banu'nun hayatı gibiydi. "Ben de uzun zamandır birini arıyordum. Ben yokken büroda duracak, telefonlara bakıp not alacak; yani sekreter..." Fazlasıyla itici olmasının giydiği takım elbisenin içindeki düğmeleri açık beyaz gömlekten olmadığını biliyordum aslında ama tahammül edemediğim zoraki kibarlığına dur demek için; "Sağ olun ama ben iş buldum." dedim. Ve bir kez daha sevindim iş bulmuş olduğuma. Ona mecbur olmadığım için gerçekten ihtiyacım olan bir teklifle karşımda olmadığı için. Şaşırdı... Kim bilir, Banu beni işe alması için ne diller dökmüştü ona. İçten içe işte bu yüzden Banu'ya kızarken bir taraftan da beni düşündüğünü bilip kendimi sakinleştirdim. "Yaaa..." dedi ağzını açarak. Başımı salladım ve kendimden emin; "Ya!" dedim. Sonra konuşmaya devam etmemesini umarak çantamın içinden anahtarımı aramaya başladım yeniden. Tam bulduğumda; "Peki sizin adınız ne?" dedi. Adımı soran sesi beynime vururken bulduğum anahtarla kapıya döndüm, onu hiç duymamış gibi. "Sizin Malatya'nın kızları da hep güzel oluyor herhalde." deyince rol yapamadım artık. Gözlerimi o abartılı iltifatına karşılık üzerine diktim; "Sizin İstanbul'un erkekleri de hep gereksiz oluyor herhalde." dedim. Sonra da kapıyı açıp içeri girdim. Öfkeden ellerimin titrediğini fark ettiğimde kendime kızdım. Ona cevap verdiğim için. Susmalıydın Derya, konuşup kendine daha çok zarar vereceğine susmalıydın. Apartmanın içine girip sinirim yatışmadan adım bile atamayacağımı fark edip durdum. Duvara yaslandım, titreyen ellerim geçmişten bana miras kalmış gibiydi. Sakin olmak için kendimi telkin ederken apartman girişindeki ağır demir kapı açılınca korkuyla gözlerimi kocaman açtığımda karşımda iki mavi göz vardı. Denizin o en derin yerinde yeşille birleşen hali gibi dümdüz, pırıl pırıl bana bakıyordu. Ben ise karşısında öfkesine yenik düşmüş bir zavallıdan başka biri değildim. Eskimiş duvarlardan güç alıp kendimi telkin ederken onun şaşkınlıkla çatan kaşlarının altında parlayan gözleri ile ne yapacağımı bilemez oldum, yeniden. Önce etrafına bakındı; "İyi misin?" diye sordu. Başımı salladım... "Birşey den mi korktun; yüzün bembeyaz?" Korku değildi bunun adı aslında. Üstelik yerine koyabilecek başka bir kelime de yoktu, o anki halimi anlatmak için. Belki uzun uzun anlatsam her şeyi ancak anlardı ve belki de o zaman bile beni anlamayacaktı. Karşısında sorduğu soruya kaşlarımı kaldırarak cevap verince; "İyi değilsin sen!" deyip omzuma dokundu. Elinde tuttuğu bir elektrikli değnek tarafından çarpılmış gibi yerimden sıçrayıp geri çekildim. Sonrasında sanki karşımda bir canavar varmış gibi; "Dokunma bana!" diye bağırıp koşarak merdivenleri çıkmaya başladım. Bir kez söylediğim iki kelime kulaklarımda çınlıyordu sanki. "Derya?" diye seslenirken o, ben halen kendi sözlerimi duyuyordum. Dokunma bana! Öyle büyük bir hızla kendimi eve atıp koridorda yere diz çöküp ağlamaya başladım ki hıçkırıklarım Banu'yu önce karşıma dikti. Sonra ise benimle göz mesafesine getirmek için onu yere oturttu. Sonrasında Selim'in dokunduğu omzuma elini koydurdu ve sordurdu; "Neyin var?" Elini itekledim ve ona da bağırdım; "Dokunma bana!" Banu belki o an benim bir deli olduğumu düşündü belki de beni anlamak için kendini dinlemesi gerekti. Belki de sadece benimle uğraşmamak için kalktı yerinden ve beni orda yalnız bırakıp içeri girdi. Ben orda öylece ne kadar zaman ağladım bilmiyorum. Belki çok uzun belki sadece bir kaç dakika ama yerimden kalktığımda yorgundum. Bütün geçmişimin yükünü bir kez daha taşıyarak kendimi yatağın içine attım. Artık hıçkıra hıçkıra ağlamıyordum ama gözlerimden zaman zaman sıcacık yaşlar akıyordu. Akan yaşlar yanağımdan süzülüp yastığımı ıslatırken böyle zamanlarda Banu'nun yapmadığı ama annesinin yaptığı şefkatle başımın okşandığı o günleri hatırladım. "Ağladığında dünyan başına yıkılacak sanırsın ama eğer doya doya ağlarsan birçok şeyin daha kolay taşındığını görürsün. Gözyaşı şifadır kızım bizim gibiler için, dermandır." diyen sözlerini. Sımsıkı sardım kollarımı bedenime, azabımın hiç dinmeyeceğini bile bile ağladım. Doya doya...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD