İsminin anlamını taşımıyordu Mi Hi. Çirkindi, çok çirkindi. Yüzündeki o yara izi onun çirkinliğinin simgesiydi. Seveni yoktu ama sevdiği vardı. Her şeye rağmen, ağaçların arkasına saklanıp başka bir kızın elini tutarken izlediği çocuğu seviyordu. Yanından geçip gittiği zaman onu görmeyen görse de iğreneceğini bilen çocuğu seviyordu. Biliyordu, bu yüzle onu sevmesi çok imkânsızdı. Buna rağmen seviyordu onu çünkü kalp kimi isterse onu seviyordu. Sonunda yanıp kül olsada seviyordu Jeon Jungkook'u. Canından bile çok. Tek taraflıydı gece saçlarına sahip olan çocuğa beslediği duygu. Ya da o sadece öyle sanıyordu... {Love yourself, love myself.} Jeon Jungkook / Fanfiction ©Tüm Hakları Saklıdır.
Yaşadığı travma sonucu konuşma yetisi körelen Jungkook, uzun zaman konuşamamış, konuştuğunda ise kekelemek durumunda kalmıştı. Bu durum, içine kapanmasına neden olurken, toplumda da hor görülmeye başlamıştı. Kendi halinde sessiz bir şekilde hayatını devam ettiren Jungkook'a, sınıf arkadaşının attığı iftira ile hayatı kararır ve daha kötü günler geçirmeye başlar. Dönem sonunda sınıfa yeni gelen kızın dikkatini çeken Jungkook, daha gizemli olaylara karışır. Hem daha zor hem de daha iyi geçirdiği bu dönemde, kız onu yalnız bırakmaz. Birlikte ilerledikleri bu yolda, nelerle karşılaştıklarını bilmek ister misiniz?
Lisede yaşanan bazı sorunların ardından bağlarını koparan dört arkadaşın yolu, bir cinayete teşebbüs vakasıyla tekrar kesişir. [gizem gerilim, polisiye, romantizm] 16.03.2019 Heilly ig:castkiddin
saudade, bir kimsenin yokluğunda hissedilen derin özlemi ve bir zamanlar kaybettiğin bir şeyin bir daha asla senin olmayacağını anladığın an yaşadığın his anlamına gelir.
•••"Seni kahrolası pislik! Bu koğuşa nasıl gelirsin!Hepimizi öldüttüreceksin." Öfkeli bir haykırışla söylendi, karşımda ki gözleri öfkeden kızaran adam. Ve sertçe koluma yapıştı.Beni kendine doğru sertçe çekiştirirken, yerimde sarsıldım.Şaşkınca bakıyordum, ne öldürmesiden bahsediyordu.Arkasında yıpranmış sarı saçlı, oldukça yaşına göre yüz hatları kırışık olan kadın, beni baştan aşağı süzerken, donuklaştı.Beni tutan adam ise beni sarsıp duruyordu."Seni öldüreceğim, hiç birimiz yıllardır bu koğuşun dışına çıkmadık.Şimdi senin gibi bir pislik yüzünden ölmeyeceğiz." Hala, yüzüme yüzüme öfkesini savuruyordu.Ben ise anlamayan gözlerle bakıyordum.Ne anlatıyordu, anlamıyordum.Arkadaki sarı saçlı kadın, donuk ve beynine kan sıçramış gibi bir edayla, buz gibi bakarak konuştu. "Kelepçelenmiş."dedi.Soguk düz sesiyle, ne dedigini anlayamamıştım.Biz zaten hapisaneye gelirken kelepçelenmiyormuyduk?Herkese kelepçe takmıyorlarmıydı?Arkada ki paslanmış zanralarda oturan kadın,"Kırmızı kelepçe mi yoksa.."dedi.Gelişimin onu tedirgin ettiğini belli eden bakışları, ürkekçe bana bakıyordu.Yanında ki zanrada oturan çocuk elinde ki şey ile meşgülken "Umarım kırmızıdır.Biri bunu gebertir ve biz bu pislikten kurtuluruz." Ne dediklerini anlamazken sarı saçlı kadın, beni tutan adamın yanına geldi.Ve onu sakinleştirmek adına kolunu şefkatle tuttu. "Bırak."adam öfkeli gözlerle, bana bakıyordu.Onu bir şeylerin tuttugu belliydi.Eger bir şeyler onu durdurmamış olsaydı beni kesinlikle, burada lime lime doğrayacağı kesindi.Sarı saçlı kadın,"Ona bir şey yapamazsın.Onda kelepçenin mührü var." Dedi.Ne anlattığını anlamıyordum.Arkadan gelen bir adam ise biraz umursuz bir edayla, alaycı tavırla"Bakalım bu koğuşa girer girmez prenses olan bu kız da ki, kelepçe neymiş.."diyerek bize yaklaştı.Beni tutan adam bunları duyunca dahada hararate gelirken, öfkeyle beni bıraktı.Ben olduğum yerde bir kaç saniye sarsılırken, kendimi toparladım.Bende ne gördüler bilmiyordum ama neyse onları durduracak kadar güçlü ve acımasız olduğu kesindi.Beni bırakan adam öfkeli bir şekilde geriye doğru giderken, sarı saçlı kadın onunla ilerliyordu.Yanıma gelen adam ise gözlerime bile bakmadan, direk koluma, sağ bilegime baktı.Bense donuk ifadeyle çatık bir şekilde ona bakıyordum ki, Sert olmayacak şekilde, sağ bilegimi eline aldı.Bende bu hareketle bileğime baktım."Siyah kelepçe..Kelepçe mührü..."diye sayıkladı.Ben de bileğimde ki yabancılığa, bilegimin tüm etrafını saran düz siyah çizilmiş olan yere baktım.Bu ne ara olmuştu?Buraya geldiğimde hiç bir şey yoktu.Hangi ara çizmişlerdi bunu bileğime..Adam gözlerini bana dikti.Şaşkındı, birazda hayret ettigini belli eden bir bakışı vardı."Ölümünle yaşamın sadece ona ait, seni kalkanı seçmiş...SERGER NARVAL, kendini sana, seni kendine mühürlemiş..." dedi.Bense söylediği şeyde sadece isme takılmıştım.o kolidorda gördüğüm adamdı,SERGER NARVAL... "Nefesim ol."Dediğinde oldukça ciddiydi..•••
Genç Eren, gizemli sembollerin izini sürerek tuhaf rüyalarına anlam katmaya çalışır. Semboller, onu gizemli bir dünyaya, Xulian'a götürür. Eren, burada Yıldız Taşıyıcı olarak adlandırılır ve kendisine verilen güçleri kullanarak Xulian'ın sırlarını çözmeye çabalar. Ancak, Eren'in geçmişi hakkında hiçbir şey hatırlamaması, hikayeye daha fazla gizem katar. İçsel güçlerini keşfederken Xulian'ı koruma ve sırları çözme yolunda çeşitli zorluklarla karşılaşır. Bu fantastik macera, Eren'in kimliğini bulma yolculuğunu merak uyandırıcı bir şekilde anlatıyor.
▪︎ Kim Taehyung ( Hikaye 100/60 gerçek hayattan alınmadır ) Taehyung dudakarını onun titreyen ellerine bastırdı. * Keşke sana o gün o sözleri söylediğimde Tanrı canımı alsaydı Briana. Keşke seni ve bebeğimi bıraktığım gün Tanrı da beni cezalandırsaydı. Briana derin nefes alarak, ellerini çekti oğlanın elleri arasından. Kalbinde birazda olsa rahatlık hissediyordu şimdi , sanki acılarını onunla paylaşmak iyi gelmişti kendine. ○ Tanrının sana ne yapıp ne yapmayacağı artık beni ilgilendirmez Taehyung. Taehyung kafasının kaldırarak kendisine bakan yeşil irislerle buluşturdu gözlerini. ○ Bir söz vardır Taehyung ' Geçmişin acılarının, bu günü mahvetmesine izin vermeyin ' Briana'ın yüzünde buruk gülümseme belirdi. ○ Bir zamanlar sen bizi istememiştin değil mi? Şimdi zaman değişti, artık biz seni istemiyoruz Taehyung.
Kaygı treninden valizimi dahi almadan iniyorum. Sanki istasyonlar kovalıyor beni, durumun vehameti kadar iz bırakıyorum kaldırımda. Nefes nefeseyim; şehrin alacasından kopan fırtınalar kadar hasretin imdadı bozulan araçlara yürümekten aciz, psişik bir heyecandayım. Kıvırcık saçımın lüle mutsuzluğu burnumu kaşındırıyor, burnuma değiyor sapsarı bir saadet yanlışlığında. Yaşlı çiftler görüyorum, tekilliğim kral bir soytarılıkta... Elim titriyor, baş parmağımda ucuz bir aidiyetlikle duran sarı ojem kendini tırnağımda imha ediyor sanki. Kime süslendiysem bu kadar? Saçımı geriye atıp kaldırımda topuklu ayakkabımın şovunu yapıyorum, tam karşımda ergenlik döneminin hormonal sancılarıyla bana bakmakta olan bir genç kız görüyorum; kulaklığını bluetooth yalnızlığına mıhlamış dinlediği müstehcen şarkının duyulmadığını zannediyor. Ben bu kasabaya geldim, çok daha önce. Aslında o kadar da çok zaman geçmedi, daha hikayenin buzullarına kendimi kardan kadın misali atıp donmayı dilemezden önceydi. Namusum gibi gördüm, bana masallar anlatan çocukluğumun örülen saçlarındaki o toka kadar beyazdı bana bu kasaba. Rengini kaybetmiş, daha şu kadarcık zamanda. Topuklu ayakkabımın sesi kesiliyor, zaman duruyor, yürümek eyleminin paydos düdüğü onu karşımda gördüğümde çalmaya başlıyor çünkü. O... O işte, tam karşımda! Benim, benimle türlü yanlışlara girmekten caymaz mıhlamasına mıh gibi saplanıp kalır sandığım; tehlikeli, imdat sevgilim... Beni görür görmez bulutlu gözleri aydınlanıyor. Biz bu yanlışa adımlarımızın hızından önce girmiştik bu inanç kasabasında. Çünkü yüreğine inanmıştım, çünkü sevmek inanmaktı. "Merhaba, Ayşin, nasılsın?"Bana, nasıl olduğumu sormaya cesaret edecek kadar medeniyet sahibi. Görmüş, geçirmiş, bir de unutmuş beni; belli..."Merhaba, Ümit, iyiyim, sen?"Kıvırcık saçlarım gözlerime çarpıyor, Bulut gözlerini görmemi saçlarım da istemiyor."Ben de iyiyim..." Derin bir sessizlik oluyor aramızda. Aramızda mı? Bizim, ikimizin arası mı kaldı? Ara veren her şehrin sözü gibi kaldı vedamız... Buruk, sadece kendine köklenmiş...Sol elinin yüzük parmağına takılıyor gözlerim. Alyansının parıltısı gözlerime veda dikeni gibi batıyor. Ben onun beni sevdiğine bu inanç kasabasında inanmıştım. Alyansının parıltısı değil; gözlerinin güzelliği gözlerimi kamaştırırdı meğer o, bu kasabadan çıkıp aktarmalı olarak yalan şehrine uğruyormuş... Yürüdüm, yürüyebildim, suskunlukla. Varışım, onun teninin değmediği yerlere olacaktı, bundan sonra. Yanından geçtim, geçebildim; kalbim ona rastlamadan... Ardımdan baktığını hissettim. Gözlerim, yağlı bir boyanın üstüme dökülüşü gibi nem düşürdü yanaklarıma. Postaneye uğradım, göndermem gereken bir mektup vardı. "Merhaba, Hayri amca, nasılsın?""Oooo... Merhaba Ayşin kızım, hoş geldin. Sen nasılsın?""İyiyim, teşekkür ederim. Mektup...""Evet, her zamanki adrese; öyle değil mi?"Gülümsedim. Çenem bile tebessümümü yadırgadı, onun bana yalan söylediği ve benden medeni durumunu sakladığı o günlerden sonra gerçeği öğrenmek deformasyona uğratmıştı her yanımı. Çenem, yadırgama mühendisi; aklım, inanç kasabasının kül döken güvensizi olmuştu. Mektubum, her zamanki adrese ve her zamanki cümleler ile gidecekti. Benden önce mektubum gidecekti. Çıktım, postaneden. Valizimi neden bırakmıştım? Titreyen ellerim, cebimde bozuk param ve bir de kalemim kalmıştı bana. İstasyonlar kabul etmiyordu artık; bedeni diri, ruhu ölü olanları..."Mektubunuz var efendim...""Yine aynı kişiden mi?""Evet, efendim. İmzasız, isimsiz..." Küpemin kulağımı rahatsız edici sesi, onu çıkarmama neden oldu. Kırışmış ellerimle açtım mektubu; yazı, yine eğik, umut yine ön sayfadaydı."Merhaba Düzen Hanım, size yazdığım bu sonsuz mektupların ardı arkasının kesilmediğini biliyorum. Kasabamız bir insanın bile umutsuzluğunu kaldıramayacak kadar kötü durumda. İnanç kasabası sakinleri çok umutsuz durumdalar. Buna ben sebep oldum. Bir adam sevdim, onu o kadar çok sevdim ki; aşk yağmurlarına açılan şemsiyeler beni korunaklı öz anneleri saydılar. Evli olduğunu öğrendim. Bulut gözleri, başkasının tenine ışıldıyormuş meğer. O günden sonra ettiğim ahlar, güvensiz keşkelerim bu her şeye inançla bağlanan insanlara lanetli bir öfke kustu. Şimdi pişmanım trenle geldim buraya; durumları çok kötü. Hiç kimse hayatta bir şeylerin düzeleceğine inanmıyor. Daha önceki mektubumda kustuğum nefretler, şimdi pişmanlık dergahında... Bize, bu insanlara yardım edin; düzen kurun. Kasabamıza gelin, yoksa inançsızlıktan ölecek hepsi..."Mektubu zarfa koydum. Çenemi kaşıdım, düşündüğüm vakit hep Çenem kaşınırdı. Düzen, inancın artık hakim olmadığı bir yerde Düzen, ne kadar düzeltir ki bir şeyleri?Cinboz, ayaklarıma dolandı. Havladı. Mesajını aldım. Bir kişinin inançsızlığı inancı öldürebiliyorsa bir düzenin inancı, inancı geri getirirdi."Haydi, gel bakalım cinboz. Gidiyoruz, oğlum."Cinboz, peşimden havlayarak koştu.Kapının kirişinde bir umut yığını buldum...
Пророчества ломают судьбы. Заставляют задумываться. Однажды Слизерину предсказали, что его род угаснет, прервется. И тогда он решился на ритуал, чтобы сохранить свое наследие. Рассказ о дочери великого Слазара Слизерина, которая провела тысячу лет во сне и, проснувшись после исчезновения Темного Лорда в 1981 году, попытается выжить в этом мире. Чью сторону примет она, как изменится магический мир от такого вмешательства. Возродит ли она род Слизерин или окончательно его погубит.
Девушка из нашего времени попадает в тело наложницы-рабыни во дворец Топкапы и невольно становится фавориткой Султана Сулеймана. Попаданка наивно думает, что теперь она - хозяйка вселенной, что чинить препятствия ей будет только главная конкурентка Хюррем. Поэтому главная героиня собирается жонглировать каноном пяткой левой ноги со спокойной душой, но реальность оказывается куда интересней и опасней.