İKİ KARDEŞ+18Updated at Jul 27, 2026, 20:39
Karadeniz’in o bitmek bilmeyen, göğün yedi kat yukarısına uzanan sisli dağlarının arasında, yeşilin her tonunun insana hem nefes hem de keder verdiği bir köy vardı. Çatallı Köyü derlerdi oraya. Yamaca kurulu, evlerin birbirine uzak ama dedikoduların birbirine rüzgardan hızlı ulaştığı, toprağı dik, insanı dik kafalı bir yer. İşte bu köyün en dik yamaçlarından birinde, ahşap ve taş karışımı iki katlı eski bir Karadeniz evi yükselirdi. O evde, isimleri suların berraklığından ve gecenin karanlığından gelen iki kız kardeş yaşardı: Nehir ve Gece.Büyük olan Nehir’di, yirmi yaşındaydı. İsmi gibi çağlayıp akması, bendini yıkıp geçmesi beklenirdi belki ama kader onun önüne öyle büyük taşlar yığmıştı ki, Nehir sadece kendi içine akan, derin ve sessiz bir göle dönüşmüştü. Küçük olan ise on sekiz yaşındaki Gece’ydi. Ablasının aksine, o kapkaranlık isminin altında her an patlamaya hazır bir volkan, haksızlığa karşı duran bir fırtına saklardı. Nehir doğduğunda babası Aslan, "Bu uşak pir nehir gibi aksun, bereket getursun yurdumuza," demişti. İki yıl sonra Gece doğduğunda ise, dışarıda göz gözü görmeyen bir Karadeniz fırtınası vardı, gökyüzü zifiri karanlıktı. Annesi Emine, "Yine mi kiz doğurdum, bahtı da bu gece gibi kara olsun bari," diyerek fırlatmıştı adını ortaya.Bu iki kız kardeşin hayatı, dışarıdan bakıldığında Karadeniz’in o eşsiz doğası içinde sakin akan bir su gibi görünse de, o ahşap evin duvarları ardında bitmek bilmeyen bir zulmün, aşağılanmanın ve sevgisizliğin gölgesindeydi. Nehir ve Gece, doğdukları günden beri anne ve babalarının gözünde birer "hata", birer "fazlalık" ve en acısı da birer "yük" olarak büyütülmüşlerdi. Erkek çocuk özlemiyle yanıp tutuşan baba Aslan ve kocasına bir erkek evlat veremediği için tüm hıncını kızlarından çıkaran anne Emine, bu iki fidanı her gün sözleriyle, bakışlarıyla döverek büyütmüşlerdi.Ancak Nehir’in omuzlarında, Gece’ye göre çok daha ağır bir yük vardı. Nehir doğuştan gelen, sol bacağındaki ve kalbindeki bir rahatsızlıkla maluldu. Bir bacağı diğerine göre biraz daha kısa ve zayıftı, yürürken hafifçe aksar, hızlı yürüdüğünde ya da heyecanlandığında göğsünün sol tarafına amansız bir sancı saplanırdı. Kalbi, bu dünyadaki kötülüklere dayanamayacak kadar yorgundu daha yirmi yaşında. Karadeniz’in o dik patikalarını tırmanırken nefesi kesilir, durup soluklanmak zorunda kalırdı. İşte bu rahatsızlığı, babası Aslan için en büyük utanç kaynağıydı.Aslan, köy kahvesinde oturduğunda başını öne eğen, "Bir sağlam uşak veremedun bana," diye karısına hırlayan gaddar bir adamdı. Nehir’e hiçbir zaman ismiyle seslenmezdi. Ya "topal" derdi ya da "eksük". Evin içinde Nehir’in ayak sesleri duyulduğunda, o ahşap zemin hafifçe gıcırdadığında Aslan kükrerdi:"Yine ne tıkırdatursun o sakat ayağuni? Yer kaplayisun yeryüzünde, bereketsuz şay! Bi işe yaraduğun yok, kurutun bizi burada!"Annesi Emine de kocasından geri kalmazdı. Sabahın köründe çay bahçesine gitmeden önce Nehir’in odasının kapısını tekmeyle açar, yatakta nefes almakta zorlanan kızının üzerine yürürdü:"Kalk ula kalk! Geberemedun gittun başımıza! Bak o sakat halunla çay sepetini sırtlayamayisun, bari evun buni muni yap! Ha bu yaşa geldun, seni kim alsin bu bacakla? Evde kalup ekmeğumi yiyecesun daha ne kadar? Haçan seni doğuracağıma taşa doğursaydım da ocağum tüteydi!"Nehir bu sözleri her duyduğunda, kalbindeki o ince sızı büyür, boğazına bir düğüm otururdu. Ama o tek bir kelime bile etmezdi. Gözlerini yere indirir, babasının ve annesinin yüzüne bakamazdı. Çünkü Karadeniz’in o hırçın dalgaları gibi esen bu öfkenin karşısında duracak ne dermanı vardı ne de takati. O, kaderine boyun eğmiş, sessizce akan bir nehir gibi acısını içine gömerdi.Ama Gece öyle değildi. Gece, adının aksine bir kıvılcımdı. Ablasına yapılan her haksızlıkta, ona söylenen her ağır sözde içi parça parça olur, gözlerinden ateş fırlardı. Henüz on sekiz yaşındaydı, hayatın sillesini erken yemişti ama ruhu hala teslim olmamıştı. Anne ve babasının bu acımasızlığına karşı durabilen tek kişiydi o evde. Ne zaman Aslan, Nehir’e bağırsa, Gece hemen ablasının önüne siper olur, o küçük gövdesiyle dev gibi babasına kafa tutardı.Yine böyle bir kış akşamı, dışarıda fırtına uğuldarken, ahşap evin oturma odasında soba zar zor yanıyordu. Nehir, titreyen elleriyle babasına çay götürürken, ayağı eşiğe takılmış ve tepsideki sıcak çay Aslan’ın dizlerine dökülmüştü. Aslan acıyla yerinden fırlamış, koca elini havaya kaldırıp Nehir’in suratına indirmek üzere hamle yapmıştı."Seni gebertur kopek ederim! Bi bardaği tutamayisun, ha bu sakat elunle ayağun kurusun da kurtulayum senden!" diye kükremişti Aslan.Tam o sırada odanın kapısından bir fırtına gibi giren Gece, babasının kolunu tutmuş, onu tüm gücüyle geriye doğru itmişti. On sekiz yaşındaki bir kızın gücü babasını sarsmaya yetmezdi belki ama o gözlerindeki cesaret Aslan’ı bir an duraklatmıştı."Dokunma ona!" diye bağırmıştı Gece, Laz şivesinin en hırçın tonuyla. "Yeter da, yeter! Ne istersun ablamdan? Onun suçi ne? Onu bu hale geturen